- Tutuklanıp görevden alınarak yerine kayyum atanan, hem tahliye, hem de berat etmesine rağmen görevine iade edilmeyen Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer, gaspın sona ermesini istedi.
- Özer, şunları söyledi: "Kayyumluk, bir hak gaspıdır, seçme ve seçilme hakkına saldırıdır, milli iradeyi tanımamaktır. İktidar, milli iradeyi ayaklar altına almış durumda. Birçok belediyeyi adeta gasp etmektedir.
- Çözüm sürecinin ilerlemesi için atılacak birinci ve en öncelikli adım, kayyumların kaldırılması; AYM ve AİHM kararlarının bir an önce uygulanmasıdır. Bu, iktidarın sürece dair samimiyet testidir aynı zamanda.
- Toplumun kahir ekseriyeti barış sürecini destekliyor ama iktidara inancı ve güveni çok az. Hiçbir adım atmış değil. Bir senedir tahliye olmuşum, neden görevimin başında değilim? Halk bunu soruyor.
AZİZ ORUÇ/ İSTANBUL
İktidarın, sürecin gerektirdiği adımları atmakta istekli davranmadığını, yavaştan alarak erteleyip ötelediğini belirten Prof. Ahmet Özer, şunların altını çizdi: "Kendine göre bir seçim ajandası var, süreci seçime endeksli olarak yürütmek istiyor. AKP, devlete fazlasıyla nüfuz ettiği için kendi çıkarlarını devletin çıkarlarıyla eşleştirerek bu gücünü kendi isteği doğrultusunda kullanmaya çalışıyor. Bu da sürecin hızını kesiyor, atılması gereken adımları geciktiriyor, atılacak adımlar arasında gereğinden fazla boşluk bırakıyor. Niyet çözmekse bir an önce gerekli adımlar atılmalı, sürece güven oluşturulmalıdır. Bu adımların da başında kayyumların kaldırılması geliyor."
Esenyurt Belediye Başkanı Prof. Dr. Ahmet Özer, 30 Ekim 2024’te evine düzenlenen baskınla gözaltına alındı ve ardından tutuklanarak görevinden uzaklaştırıldı. Tahliye edilmesinin üzerinden bir yıl geçmesine ve kayyum atanmasına gerekçe gösterilen davadan beraat etmesine rağmen görevine iade edilmedi. Esenyurt’ta kayyum olarak görev yapan Can Aksoy, 19 Ekim’de belediyeye yönelik yolsuzluk soruşturması kapsamında görevden alınırken yerine Van Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreteri Ulaş Akhan atandı. Ahmet Özer’in göreve iadesi yönünde ise herhangi bir adım atılmadı. Yaklaşık iki yıldır devam eden Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nde kayyum uygulamalarına son verilmesi, iktidarın atması beklenen temel adımlardan biri olarak öne çıkıyor. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin “Ahmetler göreve” çağrısına rağmen kayyum uygulamasının sona erdirilmesi yönünde atılmış somut bir adım yok. Prof. Ahmet Özer ile kayyum sürecini, Esenyurt’taki uygulamaları, Devlet Bahçeli’nin açıklamalarını, iktidarın tutumunu, muhalefetin sürece yaklaşımını ve çözüm sürecinin geleceğini konuştuk.
Esenyurt’ta kayyum süreci nasıl başladı; tutuklanıp görevden uzaklaştırmanızın arkasında ne olduğunu düşünüyorsunuz?
Düzmece, içi boş bir dosya ve mesnetsiz iddialarla evime baskın yapılarak adeta bir bombacı yakalar gibi gözaltına alındım, sonra da tutuklandım. Birçok nedeni var. Bazılarını şöyle sıralamak mümkün:
* Bir Kürt’ün gelip İstanbul’un ve Türkiye’nin en büyük ilçesini başarılı bir biçimde yönetmesini hazmedemediler.
* Bizim Kürt seçmenle kurduğumuz, demokrasinin olmazsa olmazı olan diyaloğu ve uzlaşıyı kriminalize ederek sabote etmek istediler.
* Daha önce yıllarca Esenyurt’u rantçı bir anlayışla yönetmişlerdi, tekrar bu anlayışla Esenyurt’u ele geçirmek istediler.
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ile görüşmenizde bu konu gündeme geldi mi?
Bahçeli, barış sürecini başlatmanın siyasi riskini üstlenerek devam ettiren bir siyasi figüre dönüştü ve başından beri de sürecin en önemli aktörlerinden biridir. Einstein’ın dediği gibi, bir sorun, o sorunun yaratıldığı düzlemde kalınarak çözüme kavuşturulamaz; bunun için yeni bir düzleme geçmek gerekir. Bahçeli, sorunun çözümü için devlet adına sorumluluk ve sözcülük üstlenerek adeta yeni bir düzleme geçti.
Bahçeli, sürecin boşa gitmemesi için de zaman zaman çıkışlar yapıyor ve açıklamalarda bulunuyor. Bunlardan en çarpıcısı, birçok şeyi bir cümlede özetleyen şu çıkışıydı: “Anadolu huzura, Öcalan umuda, Ahmetler makama, Demirtaş yuvaya dönünceye kadar kararımız nettir” demesiydi.
Bunları söylemiş olması bile kıymetli. Tabii asıl mesele, bu söylemin gereğinin yerine getirilip getirilmemesi. Hayata geçmesi için iktidarın adım atması gerekir, ancak iktidar bu konularda çok istekli davranmıyor. Ne Bahçeli kadar samimi ne de Bahçeli kadar istekli davranıyor. Biraz işi yavaştan alıyor, erteliyor, öteliyor.
Sizce iktidar partisi çözüm sürecinde neden ağır davranıyor?
Kendine göre bir seçim ajandası var, süreci seçime endeksli olarak yürütmek istiyor. O zaman da sürecin başarılı olması zarar görüyor, çünkü AKP’nin seçim kazanması ile sürecin başarısı seçenekleri her zaman üst üste oturmuyor.
Şunun altını çizelim: Bu, ulusal bir mesele ve muhatabı devlettir. AKP de bugün iktidarda, devleti yöneten parti olarak gereğini yapmak durumunda fakat devlete fazlasıyla nüfuz ettiği için kendi çıkarlarını devletin çıkarlarıyla eşleştirerek bu gücünü kendi isteği doğrultusunda kullanmaya çalışıyor. Bu da sürecin hızını kesiyor, atılması gereken adımları geciktiriyor, atılacak adımlar arasında gereğinden fazla boşluk bırakıyor.
Bu yaklaşım tehlikelidir. Zira ne kadar sürüncemede kalırsa o kadar provokasyonlara açık hâle gelir. Niyet çözmekse bir an önce gerekli adımlar atılmalı, sürece güven oluşturulmalıdır. Bu adımların da başında kayyumların kaldırılması geliyor. Toplumun kahir ekseriyeti, demokrasiye darbe olan bu hak gaspının ortadan kalkmasından yana.
Süreç devam ederken kayyum uygulamasından vazgeçilmemesini nasıl anlamak gerekiyor?
Tamamen tezat bir durum. Bir taraftan etraf ateş çemberi, öte yandan barış süreci yürütülüyor ve başta Cumhurbaşkanı olmak üzere yetkililer “İç cepheyi güçlendirelim” diyor. Âmennâ, iç cepheyi güçlendirelim. Peki, bir yandan bunları deyip öte taraftan barışı sabote eden, iç cephede ayrışmaya yol açan uygulamalar neden yapılıyor? Anlamak mümkün değil.
Bir yandan “İç cepheyi güçlendirelim” deyip öte yandan kayyumları sürdürmek büyük bir çelişki değil mi? AKP bir karar vermeli: Toplumsal barış mı, kutuplaşma mı istiyor? İç cepheyi güçlendirmek mi, yoksa siyasi operasyonlarla iç cephede yarılma yaratmak mı istiyor? İkisi bir arada olmaz.
Bir yandan barış diyor, öte yandan ana muhalefete her gün operasyon yapılıyor. Seçilmiş belediye başkanları günlerce nezarethanelerde tutularak aşağılanıyor, sonra da henüz kanıt yokken, henüz bir karar verilmemişken aylarca, hatta yıllarca hapiste tutuluyor.
Bunlar olunca iç barış nasıl olacak? Hem bu uygulamalar hem de iç barış için demokratikleşme bir arada yürür mü? Daha da önemlisi; hukuk, iktidar partisinin kendi rakiplerini susturmasının, sindirmesinin aracı hâline getiriliyor. Bu, kabul edilemez. Bu gidişat ne iyidir ne de sürdürülebilir.
Çözüm sürecinin kalıcı bir sonuca ulaşması için yerel demokrasinin güçlendirilmesi neden önemli, bu süreçte hangi adımlar atılmalı?
Bu sürecin başarılı olmasının iki boyutu var:
* Silahların bırakılmasıdır ki bu adım son derece önemli ve tarihidir. Bu noktada Sayın Öcalan, üstüne düşeni fazlasıyla yapıyor ve gerekli adımların atılmasını sağlıyor.
* Silahların bırakılması, Kürt sorununun çözümü demek değildir. Bunun için eşit yurttaşlık, ana dilde eğitim ve yerel yönetimlerin güçlendirilmesi gibi yasal ve anayasal adımların atılması gerekir.
Meclis Komisyonu’nun hazırladığı raporun 6. bölümü müstakil, kapsayıcı ve entegre edici bir yasa öngörüyordu. O yasa çıktı ama henüz uygulamaya geçmedi. Asıl mesele, bu yasanın bir an önce uygulanmasıdır. Komisyon raporunun bir de 7. bölümü var, o da atılacak demokratik adımları sıralıyor. Diğer bir deyişle, bunlar da demokratikleşmeyle ilgili adımların atılmasını gerektiriyor.
Bu adımların bir kısmı yasal ve anayasal değişiklikler bile gerektirmiyor. Örneğin tutuksuz yargılama, kayyumların kaldırılması, hasta tutuklu ve hükümlülerin serbest bırakılması, AYM ve AİHM kararlarının uygulanması ve seçilmişlere, gazetecilere, aydınlara yapılan operasyonların son bulması gibi… Bunları yapmak için yasa çıkarmaya gerek yok. İktidar, süreci salimen yürütmek ve başarıya ulaştırmak istiyorsa bunları hemen yapabilir. Burada niyet önemli. İktidar sürecin uygulanması ve ilerletilmesinde samimiyse, başka bir ajandası yoksa bunları hemen uygulamalı ki sürece olan güven de artsın.
Belediyeler bu sürecin neresinde duruyor?
Anayasada yönetimin iki ayağı öngörülmüş. Biri merkezi yönetimdir, diğeri yerel yönetimdir. Yerel yönetimler, halkın seçtiği temsilcileri yoluyla yönetilir. Siz bu ilkeyi rafa kaldırıp tutuklamalarla, transferlerle, zorla, baskıyla yerel yönetimleri el değiştirirseniz hem demokrasiyi ortadan kaldırırsınız hem de toplumsal barışı zedelersiniz.
Demokrasilerde seçimle gelenin seçimle gitmesi esastır. Anayasa’nın 127. maddesi, “Hiç kimse halktan almadığı bir yetkiyi halk adına kullanamaz” diyor. Anayasayı tanımamazlık, yasaları eğip bükmek, başkasına şiddetli uyguladığın yasayı kendi taraftarlarına ve belediyelerine uygulamamak ikili bir hukuk yapısını ortaya çıkarır. Bu da yargının, siyasetin aracı hâline geldiğini gösterir ki en tehlikelisi de budur.
Bizi bir arada tutan temel çimento hukuktur. Hukuk bozulursa toplum çözülür. Geleceğe dair umutlarımızı diri tutan, adaletin varlığına olan inancımızdır. Adalet, demokrasinin ruhudur. Adalet zaafa uğrarsa devlet zaafa uğrar. Zaafa uğramış bir devletten de kimseye hayır gelmez.
Kayyumluk, bir hak gaspıdır, seçme ve seçilme hakkına saldırıdır, milli iradeyi tanımamaktır. Bu iktidar “milli irade” diye diye geldi, bugün milli iradeyi tanımamanın ötesinde ayaklar altına almış durumda. Kendine göre uygulamakta, birçok belediyeyi yargıyı kullanarak adeta gasp etmektedir. Bu kabul edilemez.
Hukuk düzeni, hepimiz için geçerli olmalı, yargı herkesin yargısı olmalı. Yargının iktidarın aracı hâline getirilmesi kabul edilemez. Bilinmeli ki bu durum çözüm sürecine de zarar veriyor.
AKP neden bunda ısrar ediyor?
AKP, artık halktan rıza üretemiyor; baskı politikasıyla iktidarını daim etmek ve yapılacak seçimi kazanabilmek için bugünden siyaseti dizayn etmek istiyor. Muhalefet partilerinin buna şiddetle karşı çıkması lazım, çünkü barış meselesi bir parti meselesi değil. Bu durum seçim kazanıp kaybetmekten de önemli, çünkü bu bir düzen, bir rejim meselesi.
Çözüm sürecinin ilerlemesi için atılacak birinci ve en öncelikli adım, kayyumların kaldırılması; AYM ve AİHM kararlarının bir an önce uygulanmasıdır. Bu, iktidarın sürece dair samimiyet testidir aynı zamanda.
Bu adımlar, toplumsal güveni de büyütür mü?
Toplumun kahir ekseriyeti barış sürecini destekliyor ama iktidarın bunu yapacağına dair inancı ve güveni çok az. İktidar bugüne değin güven verecek hiçbir adım atmış değil. Beklenti, bu adımların bir an önce atılmasıdır.
Örneğin; anayasa yapmaktan bahseden iktidar, Anayasa Mahkemesi'nin (AYM) kararlarına neden uymuyor? Böyle bir iktidar nasıl anayasa yapacak, topluma nasıl bu güveni verecek? Demokrasiden bahseden iktidar, Van ve Mardin gibi büyükşehirleri, Esenyurt gibi Türkiye’nin en büyük ilçesini kayyumla yönetiyor. Bir senedir tahliye olmuşum, hâlâ görevime dönmedim. Neden görevimin başında değilim? Sokakta halk bunu soruyor.
Bir referandum yapılsa halkın kahir ekseriyeti kayyumun derhal belediyeleri terk etmesini ve seçilmiş belediye başkanlarının görevinin başına dönmesini söyleyecektir. Eminim, bunu diyenlerin içinde AK Partililer de olacaktır.
YENİ Parti'nin çözüm sürecine yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz?
İktidar partisinin elindeki yürütme gücünü, özellikle de yargıyı araçsallaştırarak siyasi rakibi olan YENİ Parti’yi sindirmek için kullandığı bir dönemden geçiyoruz. Önce Esenyurt’a operasyon yapıp belediyemize kayyum atadılar. Ardından Cumhurbaşkanı adayı İmamoğlu’nu devreden çıkarmak için diplomasını iptal edip hapse attılar, onlarca belediyeye operasyon yaptılar, belediye başkanlarını, meclis üyelerini ve bürokratları tutukladılar. Şimdi de hiçbir dönem olmadığı şekilde, her gün bir belediyeyi yargı gücüyle el değiştiriyorlar ya da transfer ediyorlar. "Butlan” denilen bir şey icat edip CHP’yi böldüler.
Özel ve arkadaşları, halkın da desteğiyle YENİ Parti’yi kurdular. Özgür Özel, başından beri süreci destekleyen bir yol izledi. Eleştirilere rağmen Komisyon’a üye verdi, “Kürt sorunu vardır, bugün çözmek isterlerse katkı veririz, çözmezlerse de biz Kürt sorununun çözümüne talibiz, bizim iktidarımızda Kürt sorununu çözeceğiz” dedi. En son tabandan gelen tepkiler nedeniyle bir kısım milletvekili yasaya ‘hayır’ oyu verdi. Bu, bazı kesimlerde bir hayal kırıklığına yol açtı. Aynı şekilde ‘evet’ verilmiş olması da karşı tarafta tepkilere neden oldu. Bu oylama işi, iyi bir başlangıç yapan ve güçlü bir çıkış yapan YENİ Parti’yi hazırlıksız yakaladı. Şimdi bu süreç toparlanmaya çalışılıyor.
Ne yapabilir?
İktidar “Kürt sorunu yok” diyor. Oysa YENİ Parti, “Bir Kürt bile ‘sorunum var’ diyorsa Kürt sorunu vardır ve onun çözümüne de biz talibiz” diyor. Bu son derece kıymetli bir yaklaşım. Şimdi YENİ Parti’nin önünde büyük kurultay var. Bu kurultayda iki şey çok önemli:
* Topluma yönetme konusunda güven verecek güçlü ve nitelikli bir kadro oluşturup halkın önüne çıkmaktır.
* Kürt sorunu konusunda cesur bir biçimde bu argümanlarının altını doldurarak ve demokratikleşme konusunda iktidarı zorlamaktır.
Bu nedenle öncelikle bu konuda kendi programını netleştirip cesurca ortaya koyarak yola daha güçlü devam etmeli. Zira AKP, 24 yıldır Kürt sorununu çözüyormuş gibi yapıp sorunu çözmedi. Zamanın ruhu, gelinen noktada bu sorunu tamamen çözecek bir partiyi bekliyor. O parti, ana muhalefet partisi olarak YENİ Parti olabilir.
Beraat etmenize rağmen hâlâ göreve iade edilmiş değilsiniz, beklentiniz nedir?
Esenyurt’ta her iki seçmenden birinin oyunu alarak seçilmiş bir belediye başkanı olarak mazbatam bir kağıt parçası değildir; halkın mühürlenmiş iradesidir. O mazbatanın çiğnenmesi, yalnızca benim değil, bana oy veren 227 bin 608 yurttaşın anayasal hakkının yok sayılması, bir milyonu aşkın nüfusu olan Esenyurt halkının mağdur edilmesidir.
Seçimle elde edilen yalnızca bir makam, yalnızca siyasal bir yetki değil, halkla yapılan bir toplumsal sözleşmedir. Bu sözleşmenin tek taraflı olarak, halkın onayı olmadan feshedilmesi, ahlaki ve demokratik değerler açısından da kabul edilemez bir durumdur.
O nedenle bunca olan bitenden sonra buradan, seçmen iradesine yapılan müdahaleye karşı vicdani ve demokratik itirazımızı bir kez daha dile getiriyor, bir an önce göreve iademizi bekliyoruz. Talebimiz, hak gaspının ortadan kaldırılması, egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunun ihyası için gereğinin yapılmasıdır.
***
Kayyumlara son vermenin üç yolu
Kayyumlar derhâl kalkmalı, seçilmişler görevlerinin başına dönmeli, halka kaldıkları yerden hizmet etmeye devam etmelidir. Kayyumların kaldırılmasının birkaç yolu var:
* İstanbul İdare Mahkemesi'ne açtığımız ve kazandığımız bir dava var. “Kayyum anayasaya aykırıdır” dedik ve 9. İdare Mahkemesi bu talebimizi kabul ederek konuyu Anayasa Mahkemesi'ne taşıdı. Anayasa Mahkemesi, gelen talep konusunda 14 Mayıs 2025'ten beri henüz bir değerlendirme yapmış değil. Eğer AYM, bu haklı talebimizi onaylarsa sadece Esenyurt için değil, bütün Türkiye için emsal olur ve kayyumlara son verilir. Böyle bir karar sadece muhalefetin değil, aynı zamanda iktidarın da elini rahatlatır. Üstelik bu konuda hemen hemen bütün partiler aynı düşünüyor.
* İçişleri Bakanı'nın görevimize dönmemiz konusunda bir yazı yazması yeterli. Bizler ikinci gün görevlerimizin başına dönmüş oluruz.
* Meclis'ten çıkan son 'çerçeve yasa' uygulamaya başladığında bunun bir sonucu olarak kayyumların da kalkmasıdır. Burada fiili bir uygulama olacağı gibi OHAL koşullarında KHK olarak çıkarılan ve sonra Yerel Yönetimler Yasası’na eklenen ilgili maddede küçük bir değişiklikle bu iş halledilebilir.