İktisatçı Prof. Dr. Mustafa Durmuş'a fon vurgununu, vurgunun politik ve finansallaşmanın toplumsal sonuçlarını sorduk.
- İşin içinde 7 büyük portföy yönetim şirketi ve 131 fon var. Ancak bunlardan 3’ü (Tera ve Pusula gibi) asıl manipülasyonu gerçekleştirilen hisselerin sahibi olan açık fonlar. Hepsi iktidara yakın, hatta iktidar mensupları ve regülatör konumundaki kuruluşların bazı yöneticileriyle açık işbirliği halinde.
- Türkiye, Yolsuzluk Algı Endeksi’nde 180 ülke arasında 124. sırada yer aldı. 10 yılda puanı 50’den 31’e ve endeksteki yeri 2017’den bu yana 81’den 124. sıraya geriledi. Türkiye uluslararası örgütlü suç örgütlerinin en fazla faaliyet gösterdiği ülkeler sıralamasında, toplam 193 ülke arasında 10. sırada yer alıyor.
- Balon patlamadan önce, en yüksekten bu çete gibi çalışanlar hızlıca hisselerini satarak kazandıkları milyarlarla sistemden çıkarken, bu satışlarla balon sönümleniyor. Bunu fark eden diğer yatırımcılar da çıkmak istiyor ve balon patlıyor, hisselerin değeri çer-çöp oluyor. Bu aşamaya da “Keriz Silkeleme” adı veriliyor.
MIHEME PORGEBOL
Türkiye’de yüz binlerce insanı etkileyen fon vurgunu, bir ayı aşkındır Türkiye’nin en önemli gündemlerinden biri. Ne kadar etkili olacağı bilinmeyen bir soruşturma sürerken vurgunun nasıl yapıldığı, kimlerin işin içinde olduğu, devlet ve iktidarın bu konudaki sorumluluğu tartışılıyor. İktisatçı Prof. Dr. Mustafa Durmuş ile fon vurgununu, vurgunun politik ve sistematik zeminini, finansallaşmanın toplumsal sonuçlarını, emek ile sermaye arasındaki uçurumu, devletin sorumluluğunu ve krizin faturasının kime çıkarılacağını konuştuk.
Fon gündemini bir finansal dolandırıcılık örneğinin ötesinde, ekonomi ve finansın işleyişine ve onların toplumsal etkilerine dair tespitler üzerinden ele alıyorsunuz. Finans sektörünün üretimden bağımsız biçimde büyümesi ve hakimiyetini tesis etmesi ne anlama geliyor? Neyin sonucu ve neye gebe?
Bu soru “fon vurgunu” tartışmalarında sorulmayan bir soru, oysa meselenin özünde bu var: Aşırı finansallaşma. Geçen yüzyılın son 40 yılına damgasını vuran ve halen de hükmünü sürdüren şey kapitalizmin neo-liberalizm versiyonu. Bu da küreselleşmenin ve finansallaşmanın hızlanmasıyla beraber yürüyor. Elbette finans da küreselleşiyor. Finansallaşma; kısaca, bankacılık- finans, sigortacılık ve emlak-gayrimenkul gibi alt parçalardan oluşan finans sektörünün (FIRE), ekonomiye hakim hale gelmesi, deyim yerindeyse, “reel üretimin finansın hizmetine girmesi” anlamına geliyor. Bu gelişimin asıl nedeni, reel sektördeki yani sanayideki azalan kârlılık.
Finansallaşma bu kâr oranlarındaki azalma eğilimini tersine çeviren bir olgu çünkü reel sektörde elde edilen kârların değerlenebilmesi için ciddi imkanlar yaratıyor. Menkul kıymetleştirme, CDO, CDS ve diğer türev araçlar gibi cazip finansal araçlar sunarak finansal seçkinlerin daha da zenginleşmesini sağlıyor. Hem kendi sektöründe yeni istihdam yaratıyor hem de varlık zenginleşmesiyle reel sektör için efektif talep oluşturuyor. Diğer yandan böyle bir finansallaşma, yapısı gereği, finansal manipülasyonlara ve vurgunlara da zemin hazırlıyor. Bu sektörün temel güdüsü ise manipülasyonlarla büyütülen servet.
Finans ve borsa üzerinden sık sık duyduğumuz “manipülasyon” ne demektir öyleyse, vurgunlar bağlamında önemi nedir?
Finansal vurgunların tetikleyici mekanizması manipülasyondur. Çünkü bu denli finansallaşan bir ekonomide, servetin büyümesi ancak finansal balonlar şişirilerek sağlanabiliyor. Örneğin ABD’de yakınlarda açıklanan göreli olarak yüksek ekonomik büyümenin asıl nedeni; yapay zeka teknolojisi sektöründeki 7 dev şirketin yaptığı trilyon dolarlık veri merkezi yatırımlarının bu şirketlerin borsa değerlerini hızla yükseltmesiyle ortaya çıkan büyümedir. Borsada manipülasyon ise, hisse senedi fiyatlarını veya işlem hacimlerini suni/yapay yollarla etkileyerek yatırımcıları yanıltmak ve haksız kazanç sağlamak amacıyla yapılan yasa dışı bir piyasa dolandırıcılığı faaliyetidir. Manipülasyon; yanıltıcı haber veya sosyal medya paylaşımları yaymak (bilgi bazlı), manipülatörlerin kendi aralarında alım-satım yaparak hacim yaratmak (işlem bazlı) ve hisse fiyatlarını suni olarak yukarı çekmek veya düşürmek (fiyat yönlü) olarak yapılır. Son fon vurgununda yapılan da bütünüyle organize bir manipülasyondur.
Türkiye’deki örnek üzerinden anlatır mısınız? Bizim ülkece üzerine konuştuğumuz fon vurgununda manipülasyon nasıl gerçekleşti?
Basında artık iyice gün ışığına çıkarıldığı için şöyle özetlemek yeterli olur: İşin içinde 7 büyük portföy yönetim şirketi ve 131 fon var. Ancak bunlardan 3’ü (Tera ve Pusula gibi) asıl manipülasyonu gerçekleştirilen hisselerin sahibi olan açık fonlar. Hepsi iktidara yakın, hatta iktidar mensupları ve regülatör konumundaki kuruluşların bazı yöneticileriyle açık işbirliği halinde. Az sayıda yatırımcı bir araya geliyor ve belli hisseleri kendi aralarında alıp satarak (hacim bazlı) işlem hacmini ve fiyatı artırıyor. Öyle ki çok kısa bir sürede bir hisse 8 bin kat değer kazanıyor. Bundan sonraki aşama “Sazan Sarmalı” olarak adlandırılıyor. Yani dışarıdaki yatırımcıları bu sarmalın içine almak. Bunun için SPK’ya (Sermaye Piyasası Kurulu) başvurup söz konusu şirketlerin halka arz iznini alıyorlar ve şirketi BİST’te (Borsa İstanbul) halka açıyorlar. Bu noktada “inanılmaz kazanç fırsatları” gibi haberleri de dolaştırıyorlar ve böylece yüzbinlerce küçük-büyük yatırımcı hisse almaya başlıyor. Bu arada Fatma Betül Kaya Sayan ve eşi gibi yakın siyasetçilere de haber salıp onları da sisteme dahil ediyorlar. Hisselere alım arttıkça, hisse fiyatları daha da artıyor ve konulan milyonlar milyarlara dönüşüyor ve elbette bir gün patlayacak olan balon daha da şişiyor. Çünkü her balonun bir şişme potansiyeli var.
Balon patlamadan önce, en yüksekten bu çete gibi çalışanlar hızlıca hisselerini satarak kazandıkları milyarlarla sistemden çıkarken, bu satışlarla balon sönümleniyor. Bunu fark eden diğer yatırımcılar da çıkmak istiyor ve balon patlıyor, hisselerin değeri çer-çöp oluyor. Bu aşamaya da “Keriz Silkeleme” adı veriliyor. Balon patlamadan önce çetedekiler haberi kimden alıyorlar, kuşkusuz içeriden alıyorlar. Zira SPK, 28 Ağustos’ta büyük bir manipülasyon olduğundan söz ediyor. Bu haber basına sızmadan çeteciler paralarını alıp çıkıyorlar. Bu nedenle de bu vurgunda iktidara yakın eski bakanlar, siyasetçiler, iş insanları kadar; SPK, BDDK gibi denetleyici kuruluşlar ve BİST ve Takas Bank’ta görev yapan bazı üst düzey bürokratların da suç ortaklığı var.
Peki denetimsizliğin ya da denetleyici kurumların gerekli denetimleri yapmamasının rolü yok mu? Yani sistemin ötesinde siyaset ya da insan faktörü?
Elbette var. Neo-liberalizm ile birlikte bu kurumların içi boşaltıldı ve kolayca ele geçirilebilir kurumlara dönüştürüldüler. AKP iktidarları ile birlikte tamamen iktidara siyasal rant ve yandaşlarına kadro ve finansal imkanlar sağlamak için kullanıldılar. Daha AKP iktidarının ilk yıllarında “Nereden buldun” düzenlemesine son vermesi ve “vergi cennetleri”ne giden servetlerin hesabının sorulmasının engellenmesi, aslında bu günleri hazırlayan politik işlerdir.
Yani, devlet, denetlemelerden çekilmeli, kuralsızlaştırma esas olmalı ve en önemlisi de kimseye servetinin kaynağı sorulmamalıydı. İşte bu yüzden AKP, daha iktidarının ikinci yılında, “Nereden Buldun Yasası” olarak da bilinen bir önemli denge-denetleme mekanizmasını ortadan kaldırdı. Bunların sonucunda ne oldu: Türkiye, Yolsuzluk Algı Endeksi’nde 180 ülke arasında 124. sırada yer aldı. ‘Küresel Yolsuzluk Algısı Endeksi’nde son 10 yıldır ciddi bir düşüş yaşıyor. 10 yılda puanı 50’den 31’e ve endeksteki yeri 2017’den bu yana 81’den 124. sıraya geriledi. Keza, Türkiye uluslararası örgütlü suç örgütlerinin en fazla faaliyet gösterdiği ülkeler sıralamasında, toplam 193 ülke arasında 10. sırada yer alıyor.
O halde bunu sadece bir vurgun olarak değil, politik ve finansal bir kriz olarak görmemiz gerekiyor…
Her ne kadar siyasal iktidar bunu inkar etse de fon vurgunu kapitalizmin sistemik krizlerinin bir biçimidir. Fonlarda başladı, borsada büyüyerek sürüyor. Devlet tahvili faizlerini, dış borçları, kurları ve döviz rezervlerini etkiliyor. Daha da önemlisi, etkisi sonradan görülen artçı depremler gibi reel sektöre de sıçrayacak gibi görünüyor. Nitekim hem 1929 Büyük Buhranı hem de 2008 krizi önce finans piyasalarında başladı, sonra reel ekonomiyi vurdu.
Birikimini enflasyon ve yaşam pahalılığına karşı korumak için finans piyasalarına yönelenler ile fonlar üzerinden servetlerini büyütenler arasındaki ayrımı nasıl kuruyorsunuz?
Bir ekonomide bu ve benzeri vurgunların yapılabilmesi için; öncelikle gelir ve servet eşitsizliğinin çok büyük boyutlarda olması gerekiyor. Yani birilerinin çok büyük servetlerinin olması, diğerlerinin ise geçim sıkıntısı içinde olmaları lazım. Toplumun büyük bir kısmı ücret gelirleriyle geçinemediği için -küçük de olsa- tasarruflarını büyüterek ihtiyaçlarını karşılayabilmek için bu yola başvurmak zorunda kalmalı. Oysa bireysel kurtuluş bir yol olabilir ama asıl gerçekçi kurtuluş toplumcu kurtuluştur. Büyük servetlerin sahipleri ise, genellikle iktidarı arkalarına aldıklarından, büyük çaptaki paralarıyla ya da devlet bankalarından aldıkları düşük faizli, uygun kredilerle bu oyunu başlatarak bu küçük yatırımcıların birikimlerini hortumlamalılar.
Türkiye’deki eşitsizlik çok büyük: En zengin yüzde 20’lik nüfus, milli gelirin yüzde 48’inden fazlasına sahip iken, en alttaki yüzde 20’nin payı yüzde 6’nın biraz üzerinde. Nüfusun en zengin yüzde 10’u toplam gelirin yüzde 53’ünü alırken, en alttaki yüzde 50’lik nüfus yalnızca yüzde 15’ini alabiliyor. En üst yüzde 10 ile en alt yüzde 50 arasındaki gelir farkı ise 32 kattan 35 kata yükseldi (2014-2024 yılları arasında).
Servet ise en zengin azınlığın elinde birikmiş durumda. En zengin yüzde 10 toplam servetin yüzde 68’ini elinde tutuyor. Tek başına en üst yüzde 1’lik nüfus toplam servetin yüzde 35’ine sahip. Kısaca, Türkiye’de izlenen ekonomi politikaları gelirin ve servetin zenginlere doğru da aktarılmasını sağladığından hem gelir hem de servet giderek üst gelir ve servet gruplarının elinde birikiyor. Halk ise mülksüzleşiyor ve yoksullaşıyor. Bu da onları bu tür vurgunlara açık hale getiriyor.
Bir de “yüksek enflasyon ve geçim krizi” olgusu var. Öyle ki 2002 yılında yüzde 29,75 olan TÜFE (enflasyon), 2025 yılı temmuz ayında yüzde 33,5 (2026 yılı aynı ayda yüzde 31,75) oldu. Bu haliyle Türkiye, enflasyon açısından dünyada en yüksek enflasyona sahip 5’inci ülke konumunda. Daha da önemlisi; artık enflasyon yüksek bir düzeyde asılı kaldı ve bu da ciddi bir geçim krizine ve toplumsal tükenmişliğe neden oluyor. Halk enflasyona karşı bir yandan birikimini korumaya çalışırken, bir kısmı da alternatif gelir elde etme yoluna gidiyor. Yani yüksek hayat pahalılığı karşısında ücretlerin düşüklüğü ve derinleşen yoksulluk insanları fon, borsa gibi ponzi oyunlarının sergilenebildiği tuzaklara itiyor.
Finans piyasalarına yönelimi “emek harcamadan para kazanma arzusu”na vurgu yaparak değerlendiriyorsunuz. Bir disiplin olarak ekonomi, insana has arzu, güdü, duygu, refleks ve yönelimlerle nasıl bir ilişki kurar?
Ben bunu, “toplum diye bir şey yoktur, birey vardır”, biçiminde özetlenebilecek olan neo-liberal bireyciliğin tavan yapması ve son yıllarda da bunun siyasal İslamcılık şemsiyesi altında korunarak geliştirilmesi olarak değerlendiriyorum. Burjuva iktisadı zaten piyasaları fetişleştirir, özel mülkiyeti ve serveti kutsar ve bireyciliği teşvik eder ama son zamanlarda bu adeta tartışılması imkansız bir hale dönüşen bir dinsel öğretiye de dönüştü. Bu bütün dünyada böyle. Türkiye’de ise bu durum kendi özgün karakteriyle kendini sürekli var ediyor. Bu bağlamda, bir ay önce patlayan şey; sadece finansal balon değil, aynı zamanda artık adeta büyük bir lağıma dönüşmüş bir düzen ve ortaya saçılan devasa pisliktir. Bu pisliğin merkezinde; iktidar partisine mensup bazı politikacılar, devleti yönetenlerin atadıkları, sözüm ona denetleyici olması gereken kurumların bazı yöneticileri ve bir kumarhaneye dönüşmüş olan finans piyasaları var. Aslında, 23 yıldır ülkeyi yöneten neo-liberal/siyasal İslamcı zihniyetin ülkeyi, kurumları ve insanımızı ne hale getirdiğinin ibretlik bir tablosu ile karşı karşıyayız. Öyle ki, haramdan ya da kul hakkı yemekten korktuklarını söyleyen bu insanlar, haramın en büyüğünü yemekten hiç korkmamışlar ki yüzbinlerce insanın birikimini hortumlamakta hiçbir sakınca görmemişler. Diğer yandan, mağdur olarak tanımlanan 450 binden fazla yatırımcının önemli bir kısmı; yaşam standardını devam ettirebilmek için finansal piyasalara yönelen, aynı zamanda emek sarf etmeden parasını büyütmek isteyen yatırımcılardan oluşuyor. Belli ki onlar da emek sarf etmeden para kazanmanın dayanılmaz cazibesine kapılmışlar.
Bize devletin bu konudaki sorumluluğu, denetim yapısı ve devlet-piyasa ilişkisine dair mekanizmayı da anlatır mısınız?
Devletin fonlarla ya da borsalardaki paralarla ilgili verdiği bir garanti yok aslında. 1 milyon TL’ye kadar fonlarda ana parası olanların paralarının ödeneceğine ilişkin düzenleme ise yaklaşan seçimler dikkate alınarak, 400 bin civarındaki küçük yatırımcının ve ailelerinin iktidarın karşısına geçmesinin önlenmeye çalışılmasından ibaret. Zira yatırımcıların yüzde 88’inin portföy büyüklüğü 1 milyon TL’nin altında. Ayrıca borsada da çok daha büyük bir çöküş yaşansın istenmiyor zira sistemik olarak çok risk yaratır. Diğer taraftan Emlak Katılım gibi kamusal girişimlerin ve devlet fonunun batan bazı fonlardaki hisseleri satın almaları manidar. Bu, fonların sahibi olan şirketlerin kurtarılması anlamına geliyor. Elbette bu satın almanın gerçek değerinde mi yoksa bu değerin çok üzerinden mi satın alındığı da meselenin sınıfsal bir boyutu olduğunu gösteriyor. Yani küçük yatırımcı kurtarılırken, asıl olarak bu büyük fonlar mı kurtarılıyor, onu ayrıntılar netleştikçe görebileceğiz.