Gazze’de yaşanan katliamlardan dolayı haklı olarak İsrail devletine ve yöneticilerine duyulan kızgınlık ve öfke çığırından çıkıp Yahudi düşmanlığına, nefret söylemine dönüştü.

Kimi medya ve sosyal paylaşım alanlarında ırkçı ve nefret söylemleri yine tavan yaptı. Sosyal medyada "boykot edilecek İsrail ürünleri" arasında kitapları da gösterilen, Türkçe edebiyatın usta kalemi, yazar Mario Levi de nefret söyleminin hedefi oldu.
Tepkiler karşısında bir açıklama yapan Levi, "Hangi dine mensup olursa olsun, vicdan sahibi hiçbir insan, yaşanan ölümler karşısında kayıtsız kalamaz. Ancak sabırlı, itidalli olmalıyız ve şunu bilmeliyiz ki, herkes bizim dostumuz değil, ama herkes düşmanımız da değil" diye konuştu. Ama herkes biliyor ki bu ülkede kin ve nefret kültürüyle eğitilip yetiştirildi insanlar. "Türkün Türkten başka dostu yoktur" şablonu yerleştirildi zihinlere…
Siyaset erbabının kışkırtıcı, ayırımcı diline, medyanın nefreti makamındaki tarafgir ve önyargılı dili de eklenince, Türkiye’de zaten öteden beri var olan "öteki"ne yönelik düşmanca algı ve tutumlar giderek büyüyen bir soruna dönüştü. Bu durum da kaçınılmaz olarak toplumun farklı kesimlerinde kırılma  ve kopmalara çanak tutuyor.
***
Nietzsche; "Nefret Kültürü’nün yerleştiği ve dal budak saldığı toplumlarda, yaşamı geliştirecek ve güzelleştirecek bir yapı kurmak mümkün değildir" der. Konunun uzmanları da; nefret söyleminin temelinde önyargılar, ırkçılık, yabancı korkusu ve düşmanlığı, tarafgirlik, ayrımcılık, cinsiyetçilik ve homofobi gibi etmenlerin yattığını ifade ediyorlar.
Nice şoven, milliyetçi, ırkçı, cinsiyetçi ve benzeri ne çok nefreti makamlı söylemlerin veri tabanına rastlarız o nefret kültüründe. Önce evde, okulda başlayan ve giderek hayatın her alanına zerk edilmiş bir zehirdir bu. Zehir sistem patentli, zerk eden ise devlet ve bilcümle avanesi…
Bu anlamda ırkçılığın sıradan ve olağan karşılandığı ve aynı zamanda meşrulaştırıldığı bir toplumda bireyin tek başına bu illetin üstesinden gelmesi düşünülemez. Bırakınız üstesinden gelmesini, medyanın ırkçılığı yayan yayın politikası, devlet kurumlarının halkın duygu ve inançlarını istismar etmesinde sınır tanımayışı kişinin kendisini bu memleketin tek sahibi gibi görüp diğerlerine kapı gösteren, ağzına geleni söyleyerek kin ve nefret saçan bir toplum haline getirdi. Oysa nefret söylemi  bir suçtur. Buna uygun yayın yapmayanlara müeyyide uygulamak da devletin görevi olmalıdır.
Herşeye olduğu gibi  basına da bu paradigmayı devlet dayattı. Hep kültürel bir sindirme ve kendi kimliğini dayatma çabasında oldu bu devlet. Başkalarının farklılıklarını kabul etmemek, buna saygı duymamak ve bunu reddetmek üzerine kurdu paradigmalarını. Buna karşı duranları da sindirdi, sürgünlere yolladı, zindanlara attı, imha etti.
***
"Benden nefret edenlerden nefret edecek vaktim yok. Çünkü ben, bana değer verenleri sevmekle meşgulüm" diyordu G.G. Marquez. Aynaya baktığında kılıf bulmadan, mazeret üretmeden, kendini sorgulama dürüstlüğünü ortaya koyabilenler kötülük üretenlere karşı direnmek gerektiğini de bilenlerdir.
Bu sorumluluk bilincinin ideallerimizin gerçekleşmesine engel olabilecek her türlü önyargı ve koşullandırmanın karşısında bir kalkan görevi üslenmesi adına anlam kazanması için gerekli bir söylem ve dili bulmak, bunu yaygınlaştırmak gerekiyor.
Okurların yeni çalışmalarını bekliyor sevgili Mario.