Haklı olarak pek çok Kürt siyasetçi, AKP faşizminin “sınır bölgelerini” hedef aldığını söylemekte.

Bu doğrudur. Şehir savaşlarından beri devlet sınır boylarında tipik bir soykırım politikası yürütüyor. Buralarda kimi şehir ve ilçeler neredeyse yeryüzünden silindi. Yüzlerce mahalle günümüzde artık yok. Mahalleler yok olunca nüfus da yok. Bunun adına soykırım deniyor.

Ancak ben yerel seçimlerde sınır boylarındaki sonuçları hiç bir şekilde sürpriz olarak görmüyorum. Sürpriz, kayyımlarla işgal edilen belediyelerin ezici çoğunlukla geri alınmasıdır. Sınır boylarında bu sonuçlar seçim günü ya da seçimler sırasında ortaya çıkmadı. Çoktan beri ortaya çıktı. Örneğin Şırnak’taki seçim sonuçları soykırımın kanıtıdır. Buralara yığılan “silahlı seçmenleri”, “sahte seçmenleri” saymanın bile gereği yok. Çünkü Şırnak’taki mahallelerin büyük çoğunluğundan eser yok. Şırnaklı göç ettirildi.

Kürdistan’da seçim, şehir savaşlarının bir devamıydı. Öyle olunca kaybedillen “oyları”, savaşta kaybedilen oylar olarak görmeliyiz.

Neredeyse yarım yüzyıldır süren savaşlarda on binlerce gerillanın kaybedilmesine “şaşırmayanların”, bir belediye seçiminde bir kaç belediyenin, yüzde bilmem kaçlık oyun kaybedilmesine şaşırmasına ben çok şaşırıyorum.

Bu seçim değildi. Kürdistan’a karşı ilan edilen savaşın bir parçasıydı. Dağda silahlıya karşı silahlının savaşı sürerken, “ovada” ve sözde “seçimde”, silahsız Kürt seçmene karşı tepeden tırnağa silahlı bir devlet savaştı. Amaçları Rojava’da “güvenli bölge” kuramayacağını anladıktan sonra, Türkiye sınırları boyunca Kürt nüfusu yok etmek, bölgenin demografik yapısını yıkmak, soykırımla sınırı “güvenli” bölge haline getirmektir.

Ortaya çıkan gerçek kesinlikle şudur: Türk devleti ister faşist diktatörlükle yönetilsin, ister parlamenter rejimle yönetilsin, askeri yolla Kürt silahlı direnişini yok edemez. Tarih bunu kanıtladı. Eruh’ta bir avuçken, bu hareket şimdi sınırları aştı, evrensel bir davanın gücü haline geldi.

Buna karşılık Kürdistan’da seçim mücadelesinin başarısı kesinlikle demokrasinin hangi düzeyde olduğuna bağlıdır. Bir başka ifadeyle, Kürdistan’da demokrasi “seçim yoluyla” gerçekleşmez. Faşist diktatörlük altında seçim olmaz ve kazanılamaz. Faşizme karşı demokrasi halkın her türlü yöntemle direnişiyle gerçekleşir, ondan sonra demokrasi koşullarında seçimler bir anlam kazanır ve anlam kazanan seçimleri de HDP kazanır.

O halde bu seçimlerde kayyımların Kürdistan’ın ezici çoğunluğunda seçim yoluyla devrilmesi basit bir seçim sonucu değildir; Kürdün bilincinin, Apocu dünya görüşünün şaşırtıcı bir zaferidir.

Ve bir de şu “belediye” denilen, Ankara’nın basit bir uzantısı olan kurumların abartılmasına da hayret ediyorum. Demokrasi koşullarında belediye, yerinden öz yönetimin ve demokratik özerkliğin, -kendisi değilse de- bir kaldıracı ya da imkanı olarak hayati önemdedir. Faşizm koşullarında ise HDP’nin elindeki belediye yalnızca ve yalnızca halk örgütlenmesi ve faşizme karşı direnmek için bir araçtır. Kayyım atanana kadar elbette. Bunun dışında belediye denilen kurumun elinde ne öz savunma gücü vardır, ne de her hangi bir yetki. Hele son değişikliklerden sonra, değil Kürdistan’da, İstanbul’da bile belediyenin çalışanlarına ödeyeceği ücret bile Erdoğan’ın iki dudağı arasındadır. Faşist diktatörlük altında bir belediyeyi kaybetmek ölüm değildir. Kazanmak ise aklın almayacağı bir büyük başarıdır. Yeter ki, diktatör o belediyeye yeniden el koyana kadar zaman kazanmayı bilelim ve halkı belediyelerin etrafında bir “emek ordusu” gibi örgütleyelim, genç kadın ve erkekleri çöpleri toplama, yolları yapma, halkın ihtiyaçlarını karşılama yolunda “bir hırka bir lokma” ilkesiyle seferber edebilelim.

Ve bir de şunu yapalım: Sınır boylarında durum açık. Ama diğer yerlerdeki kayıpları “Kars’ta nasıl kazandık, Ağrı’da nasıl kaybettik” sorusu temelinde titizlikle sorgulayalım.