
Neolitik devrimin tüm yaratımlarını hizmetlerinde araç olarak kullanacakları bir sistem yaratılacaktı. Yeni bir dünya yaratılacaktı. Yeni bir yaşam yaratılacaktı. Öyledir ki bu yaratımlar insanlığın insanlaşma öyküsün tarihi olacaktı. Öyle anlatılmalıydı. Öyle anlatılacaktı. Öylede anlatılıp zihinlerde kendi bölümünü yarattı. Artık tüm bunlar uygarlık adıyla uygarlığın icatları olarak insanlığın belleğine yerleştirilecektir. Dolayısıyla, beş bin yıllık uygarlık, mantığı itibariyle yaşamın diyalektiğinden kopmuş dev bir ur gibi büyüyen metafizik kalıplar yekûnu olarak da değerlendirilebilir.
Mimarlıktan müziğe ve edebiyata, fizikten sosyolojiye, mitolojiden dine, felsefeden bilime varana kadar tüm yapılarda sermaye ve iktidar birikimini devasa boyutlarda yansıtan gelişmeleri tarih diye okuyoruz. Korkunç talan seferleri olarak savaşlar bu uygarlığın zemin katıdır. Bunun için; “Bu zemin üzerinde yükselen akıl, gerçeklik anlamında en büyük akılsızlıktır. İdeolojik hegemonyanın bir işlevi de aslında bu akılsızlığı, suç aklını, savaş aklını, hile ve yalan aklını, özcesi sermaye ve iktidar birikim aklını örtbas etmek, tersyüz edip göstermek, kutsallaştırmak, tanrısallaştırmaktır. Uygarlık tarihiyle iç içe gelişen tüm analitik düşünce kalıplarını, inanç biçimlerini ve sanatları yakından incelediğimizde, eleştiriye tabi tuttuğumuz bu gerçekleri tespit etmek zor olmayacaktır.”(9)
Zihniyette karşı devrim
Başlangıçtaki evrensel ve toplumsal uyumlardaki ana kadının belirleyiciliği analitik ve duygusal zekalardaki uyumda da başattı. Uygarlık denen erkek aklının icadı aynı zamanda tüm bu uyumların sona erişinin de başlangıcıdır. Uyum analitik zeka lehine bozuldu. Bu zihniyette bir karşı devrim demekti. Zihniyette yaratılan bu sapma karşı devrim kuşkusuz ki yansımasını toplum üzerinde yapacaktı. Öylede oldu. Zihniyetteki yarılma toplumsal yarılmaya yol açmıştı. Zihinsel yarılma, toplumsal yarılma doğaldır ki, karakter üzerinde de yarılmayı beraberinde getirmişti. Kişilikler parçalanmıştı.
Parçalanmış zihniyetler, parçalanmış toplum, parçalanmış kişilik zamanı gelip çatmıştı. Analitik zekanın kendisini egemenleştirme mekanları da şehirler olmuştu.
Yine analitik zekanın yaratım karakteri ise erkekti. Yaşama ve toplumlara rengini vermeye çalışan erkek aklı iktidarcılık ve onun sistemi egemenlik kültürüydü. Ve artık edebiyat beyinden, yürekten, dilden, üsluptan, kişilikten parçalanmıştı.
Hakikat parçalanmıştı. Hakikatin bütünlüğü yarılmıştı. Bütünlük hakikatti. Hakikat toplumsallıktı. Ana kadın toplumsallığın yegane biricik hakikatiydi. Toplumsallığın parçalanması ana kadın sisteminin parçalanmasıydı. Ana kadının esareti ve onun aşağılanması insanlığın ve toplumsallığın esaretiyle aşağılanmasıydı. Toplumsallığın yerine sınıfsallık getirilmişti. Paylaşım kültürünün yerine paylaşmama, mülkiyet kültürü getirilmişti. Demokrasi kültürünün yerine egemenlik kültürü getirilmişti. Doğayla dostluk insanla kardeşlik zamanı aşılmıştı. İnsan hem doğanın hem de insanın kendisinin efendisi olmuştu.
Yalan zamanlar yaratıldı
İkiye bölünmüş bir zihniyet, ikiye bölünmüş bir toplum, ikiye bölünmüş bir kişilik ve ikiye bölünmüş bir tarih zamanı başlamıştı. Yani yalanın tarihi başlamıştı. Ananın ’yalan söylemeyeceksin, hırsızlık yapmayacaksın, canlı öldürmeyeceksin’ öğütleri zamanı geçmiş sözler olmaktaydı. Elbette ki bunun edebiyatı da yapılacaktı. Yapıldı da. Hala yapılmakta. Ve ondan sonra, Yalan zamanlar yaratıldı. Yalan mekanlar yaratıldı. Yalan karakterler yaratıldı. Dünya böyle gelmiştir böyle gider kesin hükmüyle olaylar örüldü. Sözcükler ve kavramlar buna göre içeriklendirildi anlamlandırıldı.
Mitolojik evre tanrıça yaşamının büyüleyiciliğini henüz anlatıyorken böylesi bir yaklaşımla zehirletildi. Teolojik evre bu zehirden kurtulayım insanlığı kurtarayım derken ayrı bir zehirlenmeyle sistem tarafından ele geçirilmekle karşı karşıya kaldı. Bu nedenle, “Klasik uygarlıklar zekanın analitik gelişimini en çok istismar eden sistemler olmuşlardır. Kendi istismarcı gerçekliklerini örtbas etmek için ipe sapa gelmez her tür kandırmacı, korkutucu, hayalperest kılıcı imgesel ve simgesel düzeneklerden oldukça yararlanmışlardır. Mitoloji, din, felsefe ve bilim alanında kendi maddi gerçekliklerini genel toplumsal gerçeklik olarak sunup, başka hakikatler aramanın boş çaba olduğunu hep yaymak istemişlerdir.”(10) Maskeler çağı başlamıştı. Makyajlar hakikati kamufle etmekteydi. İmajlar mühendislik düzeyinde ele alınmıştı. Tam bunlar statü oluşturma, elde etme zihni denklemi çerçevesinde kendisini yaratıp insanlığın hali olarak yansıtıldı.
Maskeler çoğaldı
Kendisi olma halinden çıkılıp birileri için olma ve yaranma çağının karakteri doğmuştu. Öyle olunca hikaye içindeki insanlar ve hikaye dışındaki izleyici, dinleyici, okuyucu da kendisine göre bir maske, bir makyaj, bir imaj özentisine, alımı ve beğenisine kendisini adeta görevli kıldı. Göz doymazcasına bir rekabet başladı. Maskeler çoğaldı, makyajlar çoğaldı, imajlar keskinleşti ve tümü her yeni hal alınca bu bir farklılık, bir çeşitlilik, bir zenginlik ve modernlik ölçüsü olarak adeta ayrıcalık kazanma edalarına motivasyon etkisi yaptı. Tüm bunlar uygarlığın gerekleri, uygarlık olarak belletildi. Resmi uygarlık kendisini böyle tanımlamıştı. Gerçekte öyle miydi? Elbette ki hayır. “Uygarlık sadece bir ‘kanlı mezbahalar seremonisi’ değil, daha fazlası olan bir şeydir; insan yaşamının biricik nedeni olan özgürlüksel anlamının sürekli soykırıma tabi tutulmasıdır. Geriye kalan yaşamın posasıdır. Uygarlık en yalın teşhisle özgür yaşamın anlamının boşaltılmasından geriye kalandır.”(11)
Uygarlık kavramına içerik ve anlam olarak bundan farklı bakan bir edebiyatın zaman mekan ve karakterleri sorguladığını iddia etse bile daha başından en temel hatayı işlediği işleyeceği apaçıktır. Böylesi çatallaşmış bir insanlık tarihi karşısında insanın tarafsız kalması sözde tarafsız edebiyat yapacağını sanmak ağır insanlaşma sorunları yaşayan dahası kanlı mezbahalar tarihinin kültürünün verimli olduğu zaman, mekan ve karakterle haşır neşir olmuş birinin sanal ve sarhoşça faraziyelerini, fantezilerini içeren anlatımları olabilir.
İnsanlığın insanlaşmaya başladığı dahası artık insanlaştığı zaman ve mekanlarda karakter nasıldı. İnsanların hemcinslerini ve hayvanları öldürmeye başlamasında ki karakterler nasıldı. Bu karakterler hangi sözcük ve kavramlarla bunu yaşadı ve yaşattı. Hangi anlam kaymaları ve çarpıtmaları sözcükler ve kavramlar üzerinde yapıldı. Çünkü edebiyatın bundaki payı küçümsenemez. Sözcük ve kavramlarda anlam ve içerik açısından bölünmeye ve yarılmaya uğramıştı. Bir de ihtiyaçlara cevap olacak yenileri yaratılmıştı. Tüm bunlar hangi zihniyetle yorumlanmıştı, anlamlandırılmıştı ayrıntılı bilinmeliydi. Çünkü karakterler bu sözcük ve kavramlarla ve bunların anlatıldığı öykülerle şekillendirilmekteydi. Edebiyatın kendi karakterini ve anlattığı-yarattığı karakterleri köklü sorgulama yapması şimdiye dair tarihsel anlamda ‘kendini bilmek’ olacaktır. Edebiyat kendisini çözdükçe, kendisini bildikçe, kendisini anlattıkça yaşamı dillendirebilecektir. Zihnin karmaşıklaşan, simgeselleşen, ezoplaşan, elitleşen, elitleştiren dilinin egemenleşen etkinliğini artık dengelemek gerekmez mi?
Zaman, doğa ve insan
İnsanlığın doğuş zamanları, doğuş mekanları, doğuşundaki karakter doğa ile uyumluydu. Doğa ile dost insan ile kardeşti. Çünkü analitik ve duygusal zeka arasındaki ilişki mükemmel derecede uyumluydu. Bu tamamıyla ahlakiliğe denk düşerdi. Ahlaki ve politik olmak anlamındaydı. Kuşkusuz ki bunda duygusal zekanın payı önemlidir. “Yaşama saygı ve değer verme, duygusal zekanın gelişmişlik seviyesiyle bağlantılıdır. Doğa dengesini gözetir. Buna doğal yaşamı mümkün kılan zeka da diyebiliriz. His dünyamızı tamamıyla bu zeka türüne borçluyuz.”(12)
Karakter, ilk konuşan karakter anaydı. Yaşamın temel karakteriydi. Yaşama renk verendi. Mekanı, konuşma mekanları köylerdi tarım ve hayvancılığın yurtlarıydı.
Zaman, doğa ve insanla uyumun zamanıydı. Ondandır ki insanın ilk konuşma zamanları şiirseldi. Yani şiir zamanıydı.
Ondandır hala köy mekanları, ana kadının etkin olduğu yerlerde yaşamın her alanında türküler, kasideler, tekerlemeler, şiirler, ninniler, masallar, oyunlar insan zamanını doldurur. Ve tüm bunlar sadece profesyonellerce yapılmaz. Herkes yaşamın bu özelliklerini, gereklerini bilir, anlam verir, kendisini sorumlu kılar. Bir var olma halidir. Birey olarak varoluş için tüm bu anlarda bulunmak, katılmak, pay almak ruhsal şekillenmede belirleyicidir. Tüm toplum üyelerinin büyütülüş ve varoluşunda yaşama tam ve bütünlüklü katılıma özen gösterilir. Önem verilir. Bu mekanda, bu zamanda, bu karakterin renginde tamamlayıcılık, uyum, bütünlük esastır. Hakikat bütündür. Hakikat paylaşılandır. Hakikat özgür kılınandır. Yaşamın havası müzik tadındadır. Yaşamın ritmi oyun düzenindedir.
Özgürlük yaşanır
Yaşama katılım gönüllü ve özgürcedir. Çünkü ahlakidir. Politiktir. Tam olarak kendisini yaşama koşullarından bozulmaya, zorlanmaya, horlanmaya rağmen hala bu özelliklerin kendisini sürdürmekte olduğu gözlenmektedir. Var olan hali direniş pozisyonundadır. Direniş pozisyonu yeterli olamaz. Diriliş için de çabalar inşa aşamasına geçmedikçe baş aşağı gidişi, horlanması, alaya alınması, gözden düşürülmesi engellenemez. Edebiyat kendi zihniyetini bu zihniyetin sosyal dayanağını yine bu sosyal dayanağın hangi karakterle kendisini yeniden özgürce yaratacağını araştırmak, eleştirmek durumundadır. Çünkü mevcut edebiyat tarih ve toplumu çözmede paradigmal problemler yaşamaktadır. Sorun anlatımların güzelliği değildir, anlatımların nasıllığıdır. Anlatımlardaki hakikatlerin ne olduğudur. Hangi sözcük ve kavramlarla yaşam örülmektedir. Kişilikler tanıtılmaktadır.
Her zihniyeti ayakta tutacak sözcükler ve kavramları vardır. Her sözcüğün ve kavramın dayandığı bir zihniyet vardır. Tüm bunlar hangi kültürle işlenmektedir. Köleliğe karşı olmak yetmez. Yalana karşı olmakta yetmez. Özgürlüğü istemek de çözüm bulmaz. Bilinir ki, özgürlük istenmez. Özgür yaşanır. Özgür düşünülür. Özgürce konuşulur. Yaşam özgürce gerçekleştirilir. Yoksulları yalancı kılan zihniyet egemenlere aittir. Yoksulları hırsız belleyen bir anlatı egemenleri aklamaktır. Tarihsizler, yalancılar, hırsızlar, barbarlar, Kürtlerin Kurmancları, Arapların Bedevileri, Türklerin Türkmenleri, Meksikalıların Paçukoları vb. değildir. Tam tersine kan dökücüler egemenlerdir. Sömürü yapanlar. Ayrımcılar. Elitler. Hepsi onlardır. Onların tarihi yalanın tarihidir. Onların toplumsallaşmada tarihleri yoktur. Doğrulukta, paylaşımda ve demokraside yerleri yoktur.
Kasitler ve Kürtler
Edebiyatta zaman, mekan ve karakterleri irdelerken, toplumsal gelişmenin ilk embriyom halinin Mezopotamya’da karşımıza çıktığını ifade etmek gerekiyor. Devletçi uygarlık ile halk kültürünün çatışması, birbirlerini geriletmeleri de buralarda yaşanmıştır. Bu gelişmede orijin olan Kürtler ve sosyal yapıları bize birçok örnekler vermektedir. Sınıflar öncesi sayılabilecek toplumsal ve cinsel çatışmalar söz konusudur. Dolayısıyla bu Kurmanc denilen sosyolojik ve tarihsel kavram yeni bir tarih anlayışını zorunlu kılmaktadır. Devletin tebaası dışında, yani sınıflaşma denilen evrenin baş göstermesi ile ondan on kat büyük olan toplumsal gövdeler vardır. Kürtlerin ataları durumunda olan Kasitler o zamanların Sümer, Babil kenar mahallelerinde yaşayan emekçi yoksullar durumundadır. Bunlara Kasıp deniliyor. Bu gün bile Doğu Kürdistan’da yoksullara Kasıp, Kasit denilmektedir. Bunlar sadece Sümerlerin tanıdıkları ve adlandırdıkları kesimler olmaktadır. Bunların belki de on katı kırda yaşamışlardır. Kürtlerin o zamanlardan bu yana çeşitli iktidar kimlikleri ile yan yana yaşayan böylesi bir toplumsal yapıları vardır. Çoğunlukta olan aşiret yapıları ile Kürt egemenlerinden kopan Kürtlerin kent, şehir ve günümüze doğru büyük metropollere kayan emekçi durumundadırlar. Uzun bir zaman diliminde bunun değişmemiş olması hayli ilginçtir. Kürt Halk Önderi Öcalan, “Sümer Rahip Devletinden Demokratik Cumhuriyete Doğru” savunmasında şunları ifade ediyor:
“Kürdistan halkının özgürlük eğilimini neolitik çağın eşitlik ve özgürlük kimliğine dayandırmak daha gerçekçi ve öğretici olacaktır. Bugünkü Kürt halkının ataları ve analarını oluşturan bu dönemin etnik topluluklarına özgü doğal eşitlik ve özgürlük anlayışları, özellikle kırsal alan aşiretlerinin ve köylülük ailelerinin yaşamlarında ve özlemlerinde önemli bir yer tutar. Dağlık bölgelerde bu özellikler daha güçlüdür… Kapitalist ilişkiler ağının ve yaşam ölçülerinin tüm etkinliğine rağmen, halktaki doğal eşitlik, kardeşlik ve özgürlük anlayışları ve arayışları canlılığını korumaktadır. Bu yönüyle Ortadoğu halkları içinde özgürlük yanları en gelişkin halkın Kürtler olması tesadüfî değildir. Bu, onların tarihsel gelişimleriyle bağlantılıdır… Neolitik dönemin güçlü ana tanrıça kültürü, Kürt analarında halen güçlü bir biçimde yaşamaktadır. Kürt yoksullaşması da tarihsel bir eğilim olarak karşımıza çıkmaktadır.”
Kurmanç olarak bildiğimiz kavram bu toplumsal bölümün sosyolojik ifadesi oluyor. Bu kavram beli bir dönemin sosyo- ekonomik yapısı ile ilgili değildir. Bunun gelişimi Kürdistan’ın toplumsal ve tarihsel yapısıyla ilgilidir. Ama aynı zamanda evrenseldir. Toplumsallaşmanın ilk yaşadığı topraklar olması nedeniyle uzun yıllar sınıfsız ve dar bir toplum işinde adeta erimiştir. Kurmanc olarak farklılık kazanması, iktidar ve devletçi yapının gelişmesi ile ilgilidir. Bunu sürekli türeten bir toplumsal yapının olması bilim açısından araştırılmaya değerdir. Dolayısıyla istikrarlı bir folklorik değer edinmektedir. Hep müziğin, şiirin, halayın kaynak yeri ve toplum yapısı durumunda olmuştur. Masalları, müzik ve halayları hala canlıdır. Çok tuhaf bir şey ki, Kürtçe diliyle her hangi bir konuşmada şiir tonunu verdiğinizde şiirimsi bir hava hissedersiniz. Hangi toplum yapısı sınıfsız ve eşitlikçi bir toplum kadar edepli ve ahlak sahibi olabilir. İşte Kurmanclık birazda bu toplum biçiminin yaşayan hali oluyor. Dinleri, felsefe ekollerini, ciddi edebi yapıtları etkilemiş, doğum yaptırmıştır. Kurmanc edebiyatı derken, bu yaşam halinin açığa çıkartılması, ifadeye kavuşturulmasından bahsediliyor.
Neolitik çağın edebiyatı
Tarım köy toplumunu geri ve aşılması gereken bir mekan, zaman ve karakter gören bir zihniyetle yapılacak edebi yoğunlaşmaların hakikati temsil edemeyeceği açıktır. Bu tamamıyla kapitalist modernitenin egemen kültürünün kendisini savunmasıdır. Bunda edebiyatın payı küçümsenemez. Ana tanrıça kültürünü temel almayan onu bilmeyen, anlamayan ve en önemlisi de onu hissetmeyen bir edebiyat güncelde olan edebiyatta Rönesans inşasında yer alamaz.
O nedenle, ’neolitik çağın edebiyatını’ mutlaka yapmalıyız. Ve onu çağdaş edebiyat diliyle yeniden canlandırmalıyız. Belki bu dünya da para etmez denilebilir. Doğrudur. Para dünyasında ana tanrıçanın toplumsallığı para etmez. Peki, bu kimi kime şikayet etmedir. Zaten o para dünyasının edebiyatı ve edebiyatçıları boldur hepsi de ünlü ve şanlıdır. Sana da ihtiyaçları yoktur. Sen birileri onay versin, birileri değer versin ve piyasa da satılır, tutulur, tiraj yapar diye hesaplıyorsan yanlış yerde duransın. İşin en kötüsü günümüz insanında toplumsallaşmaya, ana tanrıça kültürüne olan yabancılaşmanın gün geçtikçe derinleştirilmesidir. Çünkü bireycileşme beraberinde sadece beyin işgalinden kırımından geçmeyi değil aynı zamanda yürek işgaline, yürek kırımına da uğramaktır. En kötü insani durum budur. Edebiyat beyin ve yürek işgaline uğramışsa orda edebiyatta Rönesans’tan bahsedilemez. Sorun artık paradigmaldır. Algı dünyası değişime uğramıştır.
Öyleyse edebiyatta Rönesans için öncelikle paradigmal değişime, algı değişimine, kavramsal ve kuramsal değişimlere ihtiyaç vardır. Yeni paradigma ile edebiyatta zamanlar, mekanlar, karakterler yeniden ele alınmayı beklemektedir. Ve bunun derinlikli çözümlenmesine akademik düzeyde ihtiyaç duyulmaktadır.
Toplumsal düşüş insanlıktan düşüştür. İnsanlıktan düşüş edebiyattan düşüştür. Öyledir ki edebiyat elitlerin bir uğraşı haline dönüştürülerek toplumsal işlevinden boşaltılmıştır.
Edebiyat için kültürel soykırım kurumlarından geçmiş ve oradan diploma almış olmayı önermek, dayatmak, kriter olarak koymak tam anlamıyla sistemin edebiyatı ve edebiyatçılığının piyasa denetleyicisi, borsacısı gibi düşünmektir. Düşüşte de edebiyatın payı yüksektir, yeniden varoluşta ve inşasında da edebiyatın payı büyük olacaktır. BİTTİ
TİMUR FİDAN
YARARLANILAN KAYNAK:
5- Özgürlük Sosyolojisi A.Öcalan
6- Uygarlık Demokratik Modernite A.Öcalan
7- Uygarlık Demokratik Modernite A.Öcalan
8- Kapitalist Uygarlık A.Öcalan
9- Özgürlük Sosyolojisi A.Öcalan
10- Özgürlük Sosyolojisi A.Öcalan
11- Uygarlık Demokratik Modernite A.Öcalan
12- Kapitalist Uygarlık A.Öcalan