Ağustos sonu, sıcak. İspanya’nın sanat şehri Barcelona’da Antoni Gaudi’nin en önemli yapıtının karşısında yapay bir göl var. O gölün etrafında küçük bir park, parkta parkı çevreleyen yemyeşil ağaçlar ve çalılar… O ağaçları ve çalıları süsleyen renk renk çiçekler… O çiçeklerin hemen altında da ellerinde fotoğraf makineleriyle o muhteşem yapıyı görüntülemek için duran küçük küçük insanlar var. O insanların oturmaları için ağaçtan yapılmış banklar... Ve o tablonun içinde, o banklardan birine oturmuş, "Sagrada Familia" adındaki kiliseyi izlerken, Mezopotamya’yı, Kürdistan’ı, Hasankeyf’i düşünen ben varım.
Hasankeyf’in esmer bir sevgilinin uzayan kirpiklerine benzeyen uzun köprüsünde, kırmızı bir düş olup yürüyor, sonra kendimi o köprüden aşağı atarak sevgilinin gözlerindeki masmavi karanlığına bırakıyorum, düşüyorum... Upuzun uzayan, uzak, soğuk ve mahcup bir şarkının ezgisi gibi duran kirpikleri, GAUDİ’nin yapımı tamamlanmamış ve hala devam etmekte olan "Sagrada Familia" adındaki eserinde bulunan kozmik şekillerine dönüşüveriyor. Hasankeyf'in dingin sularında yüzen kağıttan bir gemi oluveriyorum birden. İnsanlığın geçmişiyle geleceği arasındaki köprüde yüzen kağıttan bir gerçeğe dönüşüyorum. Biraz su alsa batacak bir gerçeğe. Tıpkı sevgilinin masmavi karanlığına gömülen kırmızı düşler gibi, az sonra sular altında kalacak ve kağıttan bir gerçek olup yine o sularda boğulacak.
Gerçek mi düş yoksa düş mü gerçek ayırt edemediğim kağıttan bir gemideyim.
Hasankeyf ve Sagrada Familia. Türkiye ve İspanya. Kürdistan ve Katalonya. Doğu ve Batı. Uzak ve Yakın. Gerçek ve Düş...

Gaudi adında bir mimarın portresi
Art Nouveau, zarif dekoratif süslemelerin ön plana çıktığı, kıvrımların ve bitkisel desenlerin sıklıkla kullanıldığı, köklerinin Londra merkezli Arts & Crafts Hareketi'ne dek gittiği, Avrupa ve Amerika’yı etkilemiş bir sanat akımı. Antoni Gaudi ise mimaride Art Nouveau Akımının en önemli öncülerinden ve temsilcilerinden biri. 25 Haziran 1852 yılında İspanya’nın Reus kentinde doğuyor, yani bugün 161 yaşında. Katalon milliyetçisi, Katolik ve koyu bir dindar. Antoni Gaudi'nin en ünlü eseri ise 1883'te üzerinde çalışmaya başladığı La Sagrada Familia bazilikasıdır ve bugün 130 yaşında, yapımı hala devam ediyor, halkın destekleriyle ve onu ziyaret eden turistlerin girişte ödediği paralarla bitirilmeye çalışılıyor. Son zamanlarını tamamen bu kilisenin yapımına harcayan Antoni Gaudi, tüm mimari bilgisini karmaşık semboller sistemi ve inancın gizemlerine ilişkin görsel açıklamalarla birleştirerek, bir 20. yüzyıl katedrali (baş kilise) yaratmayı istiyor. Ancak, Antoni Gaudi eserini tamamlayamadan, geçirdiği bir trafik kazasında hayatını kaybediyor ve sonra yarım kalan hayalinin içine gömülüyor, gömüldüğü yerde, "Sagrada Familia" da tam bir asırdan fazladır yeniden küllerinden doğuyor.
12 bin yaşındaki Hasankeyf ise kül olup yanıyor, kağıttan bir yapı gibi tarihinin sularına batıyor.

Gaudi'nin mirası, Hasankeyf'in gözyaşları
Hasankeyf’in mimar ya da mimarlarını hatırlayanınız var mı peki? Hani Dicle Nehri'ne uzanan bir tepenin üzerine kurulmuş, kireç taşlarına oyulmuş sıcak, şirin mağaralarıyla, otantik mimarisiyle tarih boyunca yaşam alanı olarak kullanılmış.
Pek çok uygarlığa beşiklik etmiş, onları kucağında büyütmüş, insanlığın en eski yerleşim yerlerinden biri olan Mezopotamya’da yer alan antik kent...
Dicle’nin kollarıyla sarmaş dolaş bir sevgili gibi görkemli duruşu, bembeyaz kireç dokusuyla RODIN’in heykellerindeki yumuşaklığın izlerini taşır sanki. Roma köprüsü kalıntılarıyla sürrealizmin bir yansıması gibi durur karşınızda. Tıpkı Salvador Dali’nin saatlerindeki gibi.
Dali’nin zamanı erir, akar, statik değildir, dağılır ve bir düş etkisi yaratır, sonra gerçekliğin içinde boğulur, görsel bir şölene dönüşür izleyicinin belleğinde.
Köprüleri, sarayları, kaleleri, camileri ve kiliseleriyle, kent yapısının dokusunu ince bir zerafetle işleyen bu soylu yapı, bütün dünya kültürlerini ve inançlarını kucaklamış. Bunca tarihi, bunca yaşanmışlığı sırtında taşımış olmasına rağmen, kültürler beşiği bu kent sistematik bir şekilde yok ediliyor. Varlığını korumak için direnen ve artık Dicle’nin iki yakasını bir araya getirmekte zorlanan bu eski, bilge kent şimdi Dali'nin saatleri gibi akıp gidiyor zamanın, an’ın sularında.
Eriyor ve dağılıyor.
Günümüzde Midyat sıradağlarıyla kuzeyindeki Roman sıradağları arasında kalan bir vadide bulunuyor Hasankeyf. Batman- Mardin, Mardin-Şırnak ana karayolları üzerinde. Ortaçağ’da uygarlıklara başkentlik yapmış, Roma ve Bizanslılar döneminde stratejik önemi olan bir kent olmuş, 20'den fazla kültürün iz bıraktığı, 12 bin yıllık tarihiyle, kültürüyle ve mimarisiyle. Asur, Med, Urartu, Pers (Sasani) ve Roma medeniyetlerinin yanı sıra; İslami uygarlıklar olan Emevi, Abbasi, Hamdani, Mervani, Selçuklu, Artuklu, Eyyubi, Akkoyunlu, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerini yaşamış, toprağıyla analık etmiş onlara, emzirmiş, beslemiş, büyütmüş ve insanlık tarihinin en önemli yerleşim yerlerinden biri olmasına, paha biçilmez kültürel değerlerine rağmen silinmek istenmiş.
Bu yapı batıda olsaydı, bu kilise gibi aynı değeri görür müydü  acaba? Kürdistanlı bir yapı olduğu için olabilir mi onu bu zaman kuyusunda yüzen insanlığın karanlık sularına bırakan şey? Oysa Gaudi’nin eserlerini düşünüyorum, onun yapıtlarını görmeniz ve gezmeniz için iyi bir para ödersiniz ve hatta Batı’daki pek çok yapıyı, müzeyi, galeriyi gezerken de epey para ödersiniz aynı şekilde. Bu yapıları gezerken size sınırlar çizilmiş, ne ölçülerde gezebilirsiniz adına reçeteler sunulmuştur. Batı insanlığa ait olan bu mirası iyi pazarlar, onun üzerinden para kazanır, prim yapar, size ait olanı size satar, bir taraftan da size ait olanı sizden çalar, yağmalar (İngiltere’nin başkenti olan Londra’daki British Museum ya da Fransa’nın başkenti Paris’teki Louvre Müzesi buna çok iyi birer örnektir mesela) kendi çıkarlarına ters düşüyorsa, bu değerlerin yok olmasına da seyirci kalır.
UNESCO (Birleşmiş Milletler Eğitim Kültür ve Bilim Örgütü)'nun dünya kültür mirasına aday olması için on kriterden dokuzunu karşılayan tek yerdir Hasankeyf; tüm dünya bilir bunu.. Türkiye Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın başvuru yapmaması sebebiyle UNESCO'nun koruması altına alınamıyor. Neden? Dünya mirası olan bu antik kent tıpkı dilleri yasaklanan halkı gibi dilsiz bırakılmak isteniyor, 12 bin yıllık bir dili konuşan bu kent kağıttan bir gemi yapılıp üzerinde kurulacak barajlarda yüzdürülerek batırılmak isteniyor. Aynı UNESCO  Antoni Gaudi'nin tam 8 eserini sahipleniyor, koruyor ve İspanya bu eserler üzerinden dünyanın en çok turist alan yerlerinden biri olma ünvanını kazanırken, bunun maddi ve manevi karşılığını da fazlasıyla alıyor, tıpkı Batı’daki diğer yapılar, diğer ülkeler gibi...
Gaudi muhteşem ve dünyaca ünlü bir 20. yüzyıl katedrali yaratırken, Hasankeyf 12 bin yıllık geçmişine ve taşıdığı değerlere rağmen sesini yeterince duyurabiliyor mu?
Tüm dünya Gaudi'nin yapıtlarını alkışlarken, aynı ellerle Hasankeyf'i ise ilgisizliğiyle tokatlıyor.
Ve…
Batı kendi çocuklarıyla gurur duyarken, onları yüceltip altın bir gemiye bindirip insanlığın engin sularında yüzdürürken,  Doğu kendi çocuklarını gömüyor ve onlardan bir müze değil bir mezar yaratıyor, neden?
Rüzgar tepemde duran ağacın dallarını okşuyor, Dali’nin yarattığı zaman akıyor, eriyor, dağılıyor. Ağaçtan bir bankta "Sagrada Familia" kilisesinin tam karşısında, rüzgarın okşadığı o ağacın altında oturuyorum. Hasankeyf'ten Gaudi'ye uzanan Kürdistani bir esmer sevgilinin kirpikleri usulca kapanıyor, bütün gemiler kağıttan bir zamana doğru yol alıyor ve mavi bir karanlığa batarken, kırmızı düşlerde yansımasını buluyor. Bu düşler ağır bir ihanet olup zehirliyor yüreğimi. Kalkıp Gaudi'nin bu en önemli ve yapımı hala bitmemiş muhteşem eserini görmek için ortalama bir saat kuyrukta bekleyeceğim bilet gişelerine doğru yürüyorum…