İnsan ne zaman geçmişe savrulmaya, bir tür nostalji duygusu geliştirmeye başlar? Bireysel ve psikolojik düzeyde değil, siyasal-toplumsal düzeyde soruyorum bu soruyu. Ve belirtmeme gerek yok ki ezilenlerin konumundan üstlenmeye çalışıyorum bu soruyu; yoksa egemenlerin, iktidarların geçmişe ve giderek kökenlere ilişkin takıntılarının nerelerden beslendiği, nelere hizmet ettiği konusunda çokça çözümleme yapıldı; pek çok şey söylendi. Ama ezilenler neye yatırım yapmaktadırlar nostaljik duygular geliştirdiklerinde? İktidarlar için bir kazanç olan bu yatırımlar, ezilenler için şimdiki zamanın gerçekliğiyle bir yüzleşememe sorununu da içeriyor olabilir mi? Eğer böyleyse (ki kendi adıma böyle olduğu kanısındayım), bu durum, şimdiki zamanın gerçekliğinden kaçma arayışının aslında iktidarın bir arayışı olduğunu ve ezilenlerin de bu egemen düşünceye kapıldıklarını ortaya koyar biraz da.

Çağımız kapitalizminin en büyük numarası değil midir zaten ezilenlerin de egemen ilgi ve fikirleri kendi ilgi ve fikirleriymişçesine benimsemeye, hatta zaman zaman içselleştirmeye başlamaları? “Her çağda egemen fikirler egemen sınıfların fikirleridir” diye sürekli uyarmıyordu büyük devrimciler hepimizi? Çağımızın en yaygın fikirlerinden biri de modern bireyin biricikliği, sürekli kendini öne çıkarması gerektiği ideolojisi değil midir? Evet, nostalji duygusu bireye keskin bir ‘benlik’ duygusu verir; bu birey başka her şeyin tarihini de kendi kişisel tarihi olarak kodlama eğilimine kapılır. Tam bu noktada da içinden geçmekte olduğu zamanın ‘şimdiki’ boyutunu ıskalar. Muazzam bir manipülasyondur bu; fakat işe yarayabilmesi için birey her şeyden önce kendi kendisini manipüle etmiş olmalıdır. Modernitenin bireyidir bu ve ezilenler, eğer nostaljiye kapılıyorlarsa, bu onların somut ve burada olan bir yıkım duygusunun yerine bir geçmiş metaforunu ikame etmeye çalıştıkları anlamına gelir. Acımasız olma pahasına söyleyeceğim:

Bu, maddi yenilgiden tinsel bir zafer devşirmeye kalkışmaktır. Dolayısıyla buradaki bilinçli edim, gerçekte, bilinçdışı bir kabule geliştirilmiş bir yanıt durumundadır: Yenilmişlik duygusuna. Böyle bir duygu varsa, bununla hesaplaşılmalı, bu tartışılmalıdır; fakat bunu bir nostalji maskesinin arkasına saklamanın iyi bir yanı yok.

Nostalji, insanın geçmişle ve dolayısıyla kendi şimdiki zamanıyla ilişkisindeki bir krize işaret eder. Giorgio Agamben, “Tanrı Ölmedi, Paraya Dönüştü” başlıklı mülakatında şimdiye erişimi mümkün kılan tek şeyin geçmişin bilgisi olduğunu belirtiyordu. Nostalji, geçmişin üzerine bir sis perdesi atarak onu bilginin alanından uzaklaştırır ve şimdiki zamanı da melankoliye teslim eder (sözcüğün alelade anlamında değil elbette; Freud’daki, Melanie Klein’daki, Irigaray’daki, Butler’daki vs. anlamıyla ‘melankoli’). Şimdiyi anlama arayışı içindeyken geçmişi sorgulamak başka bir şeydir; şimdinin karmaşasından kaçmak üzere geçmişin duygulanım envanterine sığınmak bambaşka bir şey. Kendi hakikatimize yalnızca geçmişle bir karşı karşıya geliş aracılığıyla, yalnızca bu tarihi açıklamak ve berraklaştırmak yoluyla erişebileceğimizi söylüyor Agamben.

Geçmiş sadece nesnelerin ve geleneklerin, hatıraların ve bilginin bir mirası değildir; her şeyden önce, yalnızca geçmişte neler olduğuna bakarak şimdiye erişim imkanına kavuşabiliriz. Nostalji, işte bu imkanı alır elimizden; çünkü melankolik bir ruh hali içerisinde, geçmişin hayaletlerini şimdiki zamanda yaşıyormuşçasına algılamamıza yol açarak, geçmişle de gerçek bir yüz yüze gelişin önünü tıkar. Geçmiş, gelecek ve şimdiki zaman üst üste binerek sıkışır. Çağdaş kapitalizm, artık geleceğe dönük umutlarımızı değil, bizzat zamanı alıyor elimizden bütünüyle. Mekan sömürüsünün ardından zamanın da büsbütün efendisi olmaya kalkışacak kadar cüretli bir özne ya da yapı varsa ortada, Benjamin’in belirttiği gibi, kapitalizm gerçekten de bir dindir; diğer dinleri hızla tasfiye eden, ama yine dindarları dindar olarak kaldıklarına inandıran (yani onları da manipüle eden, hatta bizzat dindarların kendilerini manipüle etmelerine yol açan) bir para ve meta dini… Öyle ki İslamcı iktidar “kültürel değerlerimiz” ifadesini çok sık kullanarak muhafazakâr bir görünüm sergilerken bile, “değer” dediği anda, bizzat bu kültürel değerleri alınabilir-satılabilir metalar olarak gördüğünü ortaya koymaktadır. Zaten madencilik ve enerji yasa ve teşvikleriyle her tarafı çöle çevirdikleri ve çevirmeye devam edecekleri de aşikâr.

Tuhaftır, dindarların bu duruma karşı geliştirdikleri duygu da –üstelik en güçlüsünden– bir nostalji duygusudur, Kemalistlerin de (demek ki kimse biricik değil; bir çağın sorunudur bu). Herkes bir nostalji duygusuyla kendisini aldatıyor bugünlerde.  İçinde yaşadığımız gerçeklik, kendi şimdiki zamanımız ne kadar korkunç olmalı ki onunla yüzleşmek yerine aldanışı sürdürmeyi tercih ediyoruz. Kıta Avrupa’sı felsefesinde modern kapitalizmin zaman üzerinde kazandığı zafer nedeniyle Bergson, Scheler gibi filozoflar başka türlü bir zaman kavrayışının peşine düşmüşlerdi. Bu işin iyimser kısmı; çünkü bunun hemen ardından zaman fikrine bir yutulma, uçuruma düşme gibi imge ya da kavramlar eşlik etmeye başlamıştı –Benjamin, Arendt, hatta yer yer Levinas– iki büyük savaş arası dönemde. Evet, savaşın bütün dehşetine rağmen kendi şimdiki zamanımıza, bütün korkunçluğuna rağmen kendi çağımıza dosdoğru bakabilmemiz gerekiyor; nostaljiye düşmeden.