Saray rejimi HDP’ye karşı yeni bir “siyasi soykırım” kampanyası açmış bulunuyor.

Bu kampanya gazetecileri (A.Gök kardeşimiz gibi) de kapsıyor. Hedefte Amed İl Başkanlığının tümü var. Batman, Şırnak, Van, Urfa kısaca tüm Kürdistan illeri gibi, İstanbul da hedefte.

12 HDP’li vekil hakkındaki fezlekeler TBMM’ye verildi bile.

PKK Önderi Öcalan’a karşı uygulanan “tecrit işkencesi”ne “hukuki kılıf” bile hazırlandı.

Ve Erdoğan Kızılcahamam’da, “teröre ‘bulaşanlar’ yine sandıktan çıkarsa, derhal kayyım atar yolumuza devam ederiz” dedi.

Alışıldı mı nedir bilmem, Kızılcahamam savaş ilanına karşı “kızılca kıyamet” kopmadı.

Ne yapılabilir diye düşündüğümde aklıma “kitlesel belediye eşbaşkanlar hareketi” gibi bir şey geliyor. Madem Erdoğan seçilecek olanları, ertesi gün “teröre bulaşmış” ilan edecek, o halde adaylar şimdiden “bak bakalım teröre bulaşmış mıyız?” diyerek ortaya çıksalar nasıl olurdu?

“Çıkanı tutukladığında”, “ikinci bir aday dalgası”yla Sarayın kapısına dayanılsa? Onlar tutuklandığında “üçüncü dalga” falan derken, bir “aday hareketi tsunamisi” yükselse… Halkın üstündeki “korku” bulutları adım adım dağıtılsa…

Hiç kuşkusuz böyle “radikal” bir meydan okumanın özneleri “genç adaylar” olabilir. Gözünü budaktan esirgemeyen gençler.

Seçim günü gelip de, Erdoğan’ın tutuklayamadığı bu adaylar yerel yönetimlerin başına geçtiğinde, Kürdistan’da yeni bir tarihsel dönem açılır. Belediye Eşbaşkanlık koltuklarını “eskitmemeye” yemin etmiş bu genç eşbaşkanlar, onların yardımcıları, seçilmiş diğer üyeler Erdoğan’ın “kayyım” terörüne her türlü bedeli ödemeye hazır olarak karşı koyar.

Yüzlerce genç emekçiyle birlikte yol yapımında çalışan, kazma sallayan, dozer süren, harç karan eşbaşkanların yerine Saray rejimi kayyım atadığı zaman, Kürdistan çapında, bir lokma bir hırka karşılığında eşbaşkanlarla birlikte alın teri dökmüş yüzbinlerce genç emekçi onları yalnız bırakmayacaktır.

Kişisel görüşümü özetleyeyim:

Birincisi, adaylar 18-30 yaş diliminden seçilirse çok iyi olur. İkincisi, bu adaylar yarın değil, hemen bugünden ilan edilirse, daha iyi olur. “Teröre bulaşmış mı bulaşmamış mı” Erdoğan ayıklasın pirincin taşını. Üçüncüsü bu adaylar seçildiklerinde “dolgun ücretler” yerine, “asgari ücret” alacaklarını, arta kalanı halk için harcayacaklarını açıkladıklarında, kahve peykelerinde oturan yaşlılar, “işte şimdi APO’cu ruh dirildi” diyeceklerdir. Dördüncüsü, aday olmayan milyonlarca işsiz Kürdistanlı emekçi hemen şimdiden “adayların yanındayız, onlarla birlikte halk için ücret almadan, birer yıllık devreler halinde çalışacağız, yol yapacağız, kanalizasyon kazacağız, halkın evlerini onaracağız, fırınlarda bedavaya çalışıp ucuz ekmek üreteceğiz, yardıma muhtaç olanların her bir işine koşturacağız” diyerek, her ilde beş yüzer, biner kişilik „emek taburları“ örgütlediğinde, aynı ihtiyar, görmüş geçirmiş Kürt kadın ve erkekleri, bir kere daha “asıl şimdi APO’cu ruh dirildi” diye sakallarını sıvazlayacak, tülbentlerini çekiştireceklerdir.

Bana öyle geliyor ki, faşist rejimin amansız baskı ortamında, bu halka “seçim zaferi” vaat etmenin heyecanlandırıcı, harekete geçirici, örgütleyici bir etkisi olmaz. Şimdi halkın kafasındaki soru “biz oylarımızı veririz, seçim zaferi de kazanırız, ama bu zaferi nasıl savunuruz?” sorusudur.

Bu sorunun anahtarı “ruh”tur.

Nusaybin’de “çadır eylemleri” esnasında 16 yaşındaki bir kız çocuğu ile tanışmıştım. Önüne kendisiyle yaşıt on, onbeş oğlan çocuğunu oturtmuştu. Bunlar “torbacı”lık yaptırılan çocuklardı. Onlara hararetle “Öcalancı” teorileri anlatıyordu. Bunlar “torbalarını” attılar, hat boyunda taşlara sarıldılar.

O kız çocuğunun daha sonra Rojava’da şehit düştüğünü öğrendim.

Bu yazıyı da işte bu gençliğe duyduğum derin sevgi ve güvene dayanarak yazdım. “Romantik” gelebilir. “Duygusal” denebilir. “Gerçekçi” sayılmayabilir.

Varsın öyle olsun. Etrafta sayısız “gerçekçi” var nasılsa. Benim laflarım yüzünden hiç biri “yolunu” şaşırmayacaktır. Korkulacak bir şey yok yani.