Kürdistan’ın bir çok il ve ilçesi NATO’nun en büyük ikinci ordusunun saldırısı altında. Devlet ve hükümet günbegün binlerce insanı öldürdüğünü ilan ediyor. Resmi cinayetlerle katledilen insanların ne adları belli ne de akıbetleri. Toplu mezarlara mı gömüldüler? Yoksa hala ölü bedenlere işkence mi yapılıyor bir yerlerde? Yakılıp külleri dağlara mı atıldı? Ne oldu bu binlerce ölü beden?
İki ayı aşkın bir süredir devam eden kuşatma altındaki Cizre’de sadece binaların bodrumlarında yüz seksen kişinin devlet tarafından katledildiği söyleniyor. İnternet sitelerinde katledilenlerden elli ikisinin isimleri yayınlandı. Devletin resmi televizyonu sadece bir binada altmış kişinin öldürüldüğünü devletin “başarısı” olarak duyuruyor.
Cizre’de yaşananların araştırılması için TBMM başkanlığına verilen araştırma önergesi “kaba ve yaralayıcı” olduğu gerekçesi ile reddedildi. Yüz seksen insanı neden katlettiği sorulan devlet bu “kabalık” karşısında “yaralandı”. Peki devletin kibri karşısında toplumun vicdanını kaybetmesinin önüne nasıl geçilecek? Milletvekilleri katliam yaşanan kendi seçim bölgelerine giremiyor. Mevcut parlamenter siyaset yok hükmünde. Buna karşı bir siyasal müdahale gerekmiyor mu?
DİHA’nın 14 Şubat’ta servis ettiği habere göre “Cizre'de devletin gerçekleştirdiği katliamlar sonucunda şimdiye kadar yüz on beş cenaze çıkarılırken, katliam öncesi Cudi Mahallesi'ndeki bodrumlarda yaralıların durumunu kamuoyuyla paylaşan ve günlerdir haber alınamayan Cizre Halk Meclisi Eş Başkanı Mehmet Tunç'un da katledildiği iddia edildi.” Haberden anlaşılıyor ki Tunç devlet güçleri tarafından “ele geçirilip etkisiz hale getirildi.” Devlet sivil siyasetin sesini de yok etti.
Devletin Kürt politikası ekseninde baktığımızda bu yaşananların bir ilk olmadığını biliyoruz. Kürt sorunu konusunda uluslararası camia üniter devlet politikalarını pazarlık malzemesi yaparak Kürt kıyımını görmüyor, duymuyor. Bu da yeni değil. Ancak bugün yaşanan katliam karşısında Kürt legal siyasetinin ve Kürt kamuoyunun içinde bulunduğu eylemsizliği ve buna yol açtığı suskunluğu anlamak çok zor. Savunmasız, korumasız yüz on beş insan elektriği suyu kesik binada en sonunda devlet güçlerinin ateşe verdiği bedenlerinin aydınlattığı bir bodrumda katledilirken yapılabilecekler sadece bugün tanıklık ettiğimiz siyaset mi olacak?
Ortadoğu’nun en örgütlü bağımsız muhalif hareketi, Avrupa başta olmak üzere dünyanın bir çok bölgesinde örgütlü, TBMM’de 59 milletvekili bulunan legal Kürt hareketinin yaşananlar karşısındaki açmazı bu kalabalık sessizlik neyle izah edilebilir?
Bu süreçte en çok duyduğumuz iki isimden biri Cizre Halk Meclisi Eş Başkanı Mehmet Tunç da öldürüldü (yazı kaleme alındığı sırada aksi bir bilgi ulaşmamıştı). Diğeri de uzun süre kuşatma altındaki bölgeden çıkmayan Şırnak milletvekili Faysal Sarıyıldız. O’nun da ne zaman nerede öldürüleceği bir sonraki haber olarak bekleniyor adeta. Tunç ve Sarıyıldız’ın o karanlık bodrumdan yükselen sesi neden yalnız kaldı. Ankara’da bu sesin karşılığı yok mu?
Devletin-hükümetin tüm aygıtlarını seferber ettiği, hatta silahlı silahsız tüm güçleriyle gayrı resmi bir seferberlik içinde olduğu açık. Bunu Kürdistan’da yürüttükleri kirli savaşın dozundan da anlıyoruz. Ama bu savaşın şiddeti karşısında sokakların büründüğü daha acımasız sessizlik daha da ürkütücü değil mi? Gezi parkında iş makinaları karşısında gösterilen tavrın bugün yeniden canlandırılmasını engelleyen ne? Hem hükümetin tavrını teşhir etmek hem de adım atmasını sağlamak için içişleri bakanlığında başlatılan açlık grevi bir son nokta mıydı? İlerisi yok mu? Toplam kaç kişinin öldürüldüğü halen bilinmeyen ancak henüz yüz on beşinin cansız bedenine ulaşılmasıyla boyutları ortaya çıkan katliam karşısında ne yapılacak? Dile kolay yüz on beş can, neden kimse çığlık atmıyor? Tek meselemiz meclisin türbanlı personele hizmet verecek kuaför eksiği mi?
Ne oldu?
6-8 Ekim Kobani eylemlerini bahane eden AKP hükümeti ve Tayyip Erdoğan’ın kendi cinayetlerini perdelemek için giriştiği algı yönetimi mi etkili oldu? Devletin katliam yapmak için gerekçeye ihtiyacı yoktur. Devlet bu topraklarda iktidarını böyle sağlar. Bu dün de böyleydi bugün de böyle. Asıl önemli olan muhalif cephenin bu şiddet iktidarı karşısında takındığı tavırdır. Kürt Özgürlük Hareketi’nin kıymeti, esbabı mucibesi buradadır. “Kürdistan’da Zorun Rolü” tam da bu zamanlarda yakıcıdır. Çok açık söylemek gerekirse bugün yaşananlar üzerinden yarın çok daha şiddetli bir biçim alacağı anlaşılan devlet terörü karşısında HDP ve bileşenlerinin öncülüğüne soyundukları toplumsal muhalefeti ayağa kaldırmaları gerekmez mi? Bugün de Kürdistan’da siyasetin rolü bu değil mi?
Esme Tunç, Mehmet Tunç’un annesi. “Başımı eğmeyeceğim. Özgürlük bizim. İnşallah zafer Kürtlerindir. Kimse bu vahşet karşısında başını eğmesin, herkes sesini yükseltsin” diyor.
Esme Tunç yaşanmaması gereken sessizliğin farkında legal siyasetin eksiğini tamamlıyor. Siyasetin rolüne dikkat çekiyor.