10 Eylül “tarihi” TKP’nin kuruluş yıldönümüdür.

İlk bakışta bu parti bugün artık yok gibidir. O isimle kurulanların her biri bir diğerini “asıl TKP değil” diye değerlendirdiğine göre, var olanların hiç birisi de “tarihi TKP’nin” yerini almış değildir.  
Böyle olsa da, TKP, diğer devrimci parti ve örgütlerin önemli bir kısmı gibi, Türkiye ve Ortadoğu-Kafkasya devrimci sürecinin içinde, ayrı bir örgüte sahip olmasa bile yaşıyor. Çünkü devrimci süreç demek, devrimci hareketin tüm tarihi mirasını kendi içinde taşımak demek.
Devrimci sürecin öncüsü Kürdistan Özgürlük Hareketi’dir. Mustafa Suphilerin, Zeki Baştımarların, İsmail Bilenlerin, Behice Boranların, Mahir Çayanların, Deniz Gezmişlerin, İbrahim Kaypakkayaların mirası bugün Öcalan’ın başında bulunduğu PKK hareketinde şu ya da bu şekilde içerilmiştir.
Şu nedenle: Kürt isyanlarının dışında Türkiye’de “devrimci süreç”ten  1960’lı yıllarla birlikte söz edebiliyoruz.  
1960 başında, vaktiyle TKP’nin “Tramvay grevine” katılmış Üzeyir Kuran gibi işçi liderleri eliyle daha sonra örgütlediği sendikal hareket büyük bir atılım yaptı. Devrimci sürecin öncülüğünü bu gelenekten gelen işçiler yapıyordu. Döneme Kavel Grevi simgesel bir damga vurdu. Sonrası geldi.  
1960 başlarında devrimci sürecin merkezi Fıratın Batısındaki sanayi merkezleriydi. TİP üyesi olarak 11 Mart 1963 tarihinde İstanbul-Zeytinburnu’nda Bozkurt Mensucat fabrikasında patlayan ve Gamgam adlı işçinin liderlik yaptığı grevi destekleyen parti çalışmalarına katılmıştım. Bu grevde kadın işçiler jandarmaya karşı kahramanca direnmişlerdi. Onların çoğunluğu Bulgaristan’dan, Yunanistan’dan, Yugoslavya’dan göç eden emekçilerdi. Direnişin sıkıyönetim tarafından kırılmasından sonra binden fazla işçi aleyhine kamu davası açıldı ve yanılmıyorsam işçiler hüküm giydi. Hareket durmadı. Bu da devrimci sürecin işaretiydi.
Zeytinburnu TİP İlçe örgütünün önde gelenleri, Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın Vatan Partisi’nin öncü işçi kadrolarından oluşmuştu. Hüseyin Kazancı’yı, Osman Sercan’ı, Osman İşçi’yi, Metin Bilgen’i hatırlıyorum.
İyi de, Zeytinburnu’nda, Taşlıtarla’da ve diğer sanayi bölgelerindeki işçilerin öncüleri esas olarak kimlerdi? Bunların büyük çoğunluğu Balkanlar’dan göç etmiş olan işçilerdi. Salih Belhan’ı hatırlıyorum. O, Bulgaristan’da Stanbuliski’nin köylü hareketinde bulunmuştu. Behice Boran’ın eşi Nevzat Hatko Selanik’te KP’ye katılmıştı. Dr. Hikmet Kıvılcımlı Priştine’liydi. Şefik Hüsnü Değmer Selanik’liydi. Boz Mehmet (Mehmet Bozışık) Yunanistan’ın Kavala’sındandı. Tütün rejilerinde çalışan pek çok işçinin de kökeni böyleydi. Balkan devrimci sürecine katılan işçiler, aydınlar Türkiye metropollerine göç etmişler ve böylece “Türk işçilerinin üstündeki ölü toprağını” kaldırmışlardı.
Yani Balkanlardaki devrimci sürecin dalgaları 1950 kitlesel göçüyle birlikte İstanbul’a, Bursa’ya, İzmit’e vurmuştu. 1960 devrimci süreci bunun birikimiydi.
Sonra devrimci sürecin merkezi, özellikle 12 Eylül darbesiyle birlikte Batıdan Doğuya kaydı. Tıpkı 1800’ün sonunda devrimci sürecin merkezinin Almanya’dan Rusya’ya kayması gibi. İşte şimdi biz merkezi Kürdistan’da olan ve Ortadoğu-Kafkasya çapında yoğunlaşan bir devrimci süreç içindeyiz.
Geçtiğimiz gün Halkalı’da patlayan işçi direnişine bu açıdan bakalım. Bu defa göç Kürdistan’dan Türkiye metropollerine doğru gelişti. Ve tıpkı Balkanlardaki devrimci süreç içinde bilinçlenmiş işçilerin TKP’de ve TİP’te örgütlenmesi gibi, şimdi de Kürdistan’da bilinçlenmiş işçiler metropollerde PKK ve HDP saflarında örgütlü.
Türk kapitalizmi “vahşi” bir kapitalizm. O “ucuz işgücünü” “avlıyor”, sonra onu “ölümüne çalıştırıp, ölümüne sömürüyor.”
“Ucuz işgücü” malum, tüm dünya kapitalist tarihinde “en bilinçsiz, en örgütsüz işçilerin” işgücüdür. Sermaye onlarla sınıf dayanışmasını zayıflatmıştır.
Ama bu “ucuz işgücü” istisnai bir özellik taşımakta: O “bilinçlidir” ve “örgütlüdür”. Tıpkı daha önceki “Balkan göçmeni” işçi sınıfı gibi, o, Kürdistan devrimci sürecinin deneyimi ile silahlıdır.
O silah patlayacaktır.