Öcalan nasıl savunuluyor?

Forum Haberleri —

Abdullah Öcalan

Abdullah Öcalan

  • Kürt Halk Önderi Öcalan’da somutlaşan Kürt aklını savunmanın asıl yolu, onu yalnızca teorik düzeyde tekrar etmek değil, toplumsal hayatın her alanında yeniden üretmekten geçiyor.
  • Öcalan'a yönelen saldırıların niteliğini, kaynağını ve sürekliliğini, sömürgecilik ve Kürt aklı meselesi üzerinden çözümlemek ve nedenlerini dile getirmek de insan olmanın ve ahlaki yaklaşımın gereğidir.

NİHAT ALTAN

Farklı dönemlerde, farklı aktörler ve farklı söylemlerle yeniden üretilen Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan'a saldırılarda söylenenlere bakıldığında görülecektir ki, büyük çoğunluğu kolonyal akla dayanıyor. Zira sömürgeci akıl, Kürt toplumunun kendi aklını oluşturma ve sürdürme kapasitesini tarihsel bir tehdit olarak görüyor. Çokça dillendirilen “Beka” meselesi bundan başka bir şey değildir. Öcalan’a yönelen saldırılar, bu tehdidin somutlaşmış hâline verilen tepkilerdir ve bu tepkiler, bireysel düzeyde ne kadar sert ya da yumuşak görünürse görünsün, aynı stratejik hedefe hizmet ediyor: Kürt’ü yeniden lidersiz, yönsüz ve dağınık bırakmak.

Rojava modeli etrafında yoğunlaşan itibarsızlaştırma çabaları da bu bağlamda okunmalıdır. Modelin askeri, siyasal ve ekonomik zorlukları, zayıflıkları ve içerisinde barındırdığı çelişik durumları, elbette tartışılabilir ve tartışılmalıdır da. Ancak tartışmanın çoğu zaman bu düzlemde değil, toptan reddiye ve karalama şeklinde yürütülmesi tesadüf değildir. Özellikle son bir yıldır Rojava eksenli geliştirilen saldırılardaki açık veya örtük dil şunu göstermektedir: Amaç, bir deneyimi eleştirmek, içerisinde barındırdığı olası sorun ve sıkıntıları dile getirmek, alternatif çözümler öne sürmek değil.

Aynı biçimde, kadın özgürlüğü, demokratik konfederalizm, halkların kardeşliği, ekolojik toplum ve öz yönetim gibi kavramlar, görünürde birbirinden bağımsız eleştirilerle hedef alınsa da derinlemesine bakıldığında aynı merkezden beslenen bir reddiye ile karşı karşıyadır. Bu reddiye, yalnızca Kürtlerin siyasal statüsüne değil, bölgedeki iktidar ilişkilerinin dönüşme ihtimaline yöneliktir. Kadının özgürleşmesi, eril devlet aklını; yerel demokrasi-öz yönetim, ulus-devletin mutlak otoritesini; halkların kardeşliği, sonsuz düşmanlıklar ve savaşları; ekolojik yaklaşım, sermaye ve kalkınma anlayışını sorgular. Bu nedenle saldırılar, tekil değil, bütünlüklü yürütülüyor.

Burada mesele Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ı kutsamak değildir. Öcalan da hepimiz gibi insandır. Ona yönelen saldırıların niteliğini, kaynağını ve sürekliliğini, sömürgecilik ve Kürt aklı meselesi üzerinden çözümlemek ve nedenlerini dile getirmek de insan olmanın ve ahlaki yaklaşımın gereğidir.

Savunma adına saldırılara zemin

Bir noktada açık olmak gerekir: Öcalan’a yönelen saldırılar, yalnızca dışarıdan gelen baskılarla sınırlı değildir. En az onlar kadar zorlayıcı olan, yanlış anlama, daraltma ve donuklaştırma biçimleridir: Savunmanın onu tekrara hapsetmek, sözlerini dogmaya dönüştürmek ya da eleştiriden azade kılmak olduğu sanıldığında, farkında olmadan saldırıların zeminine katkı sunuluyor. Lakin Öcalan’ın düşünceleri kırılgan, donmuş ve kalıplaşmış bir nesne değil, canlı bir süreçtir ve bu süreç halen de devam ediyor.

Savunmak ve sorumluluk, sadakat söylemleriyle sınırlı değildir ve olmamalıdır; doğru anlamakla başlamaktadır. Doğru anlamak ise kutsamak değil, bağlamına yerleştirmek, sınırlarını ve açtığı düşünsel alanı geliştirmektir.

Soru şudur: “Öcalan öyle biri değil” demekle yetinmek mi gerekir, yoksa onun ortaya koyduğu düşünsel çerçeveyi daha geniş toplumsal alanlara mı taşımak gerekir?

Bir soru daha: Klasik savunma tarzı mı sürdürülmeli, yoksa Öcalan’da ifadesini bulan fikir mi derinleştirilmeli?

Bu sorular, basit bir taktik tercih değildir; önderlik, fikir ve toplum ilişkisini doğrudan ilgilendiren tarihsel bir meseleye işaret eder.

Kutsallaştırıp donuklaştırma

Klasik tarz, çoğu zaman duygusal bağlılık ve sadakat üzerinden işler. Elbette bu tarzın da kendi içinde bir anlamı vardır, ancak düşünsel üretimle desteklenmediğinde, tekrar eden bir savunma diline dönüşür. Oysa fikri derinleştirmek, zor ve zahmetli olsa da daha kalıcı bir yoldur. Bu yol, Öcalan’ın fikirlerini kutsallaştırmadan; onları tartışmaya, geliştirmeye ve hatta eleştiriye açarak ilerler. Gerçek bir fikir, eleştiriden korkmaz; donuklaşmaktan korkar. İmralı’da heyetlerle yapılan görüşmelerde, Öcalan’ın kendisi de bunu açıkça isteyerek, “Benim burada söylediklerim ve yazdıklarım ana çerçevedir; içeriğini zenginleştirmek ve tüm kesimlere yaymak sizlerin işidir” diyor.

Kürt Halk Önderi Öcalan, şunu biliyor: Bir düşünce, yalnızca kendisine sadık bir çevre içinde tekrarlandığında güçlenmez; aksine, daralır ve savunma psikolojisine hapsolur. Uzun zamandır yerleşen anlayış ve yaklaşım şudur: Ya savunma hattı sertleştiriliyor ya da fikir geri çekilerek korunmaya çalışılıyor. Ya saldırılar görmezden geliniyor ya da karşı cevap olarak propagandif dile başvuruluyor. Öcalan’a yönelen saldırılar karşısında da uzun yıllardır benzer bir ikilem yaşanıyor.

Oysa Öcalan’ı bir fikir, Kürt aklı ve gelecek tahayyülü olarak kabul ettiğimiz anda (bunda kuşku yoktur), savunma biçiminin de değişmesi gerekiyor. Fikirler, sadece dar bir çevre içinde koruma altına alınarak değil, dolaşıma sokularak, tartışılarak ve dönüştürülerek yaşar. Bu nedenle “Öcalan’a saldırıyorlar, o hâlde onu savunalım” refleksi, kısa vadede anlaşılır olsa da uzun vadede fikrin düşünsel etkisini zayıflatma riski taşıyor. Zira savunma, çoğu zaman saldırının belirlediği bir dil ve çerçeve içinde yapılıyor. “Hayır, Öcalan öyle biri değil” demenin, çoğu zaman saldırıları durdurmaması bu nedenledir.

Burada temel ayrım şudur: Öcalan’ı kişisel bir figür olarak savunmak ile ortaya koyduğu fikri toplumsallaştırmak aynı şey değildir. Birincisi, sürekli olarak açıklama yapmayı, onun hakkında söylenenleri yanlışlamayı ve karşı argüman üretmeyi gerektirirken, ikincisi ise saldırının merkezini boşa düşürür, çünkü fikirler, kişiden bağımsızlaştıkça, hedef alınması zorlaşır.

Kişisel sadakat sınırını aşmalı

Tecrübeyle sabittir ki; Öcalan’ı yalnızca “hakkında söylenenler doğru değil” cümlesiyle savunmak, onu saldırıların nesnesi hâline getirmekten kurtarmıyor. Oysa onun ortaya koyduğu düşünsel çerçeveyi gündelik hayatın, toplumsal ilişkilerin ve siyasal tartışmaların parçası hâline getirmek, saldırının zeminini daraltır. Örnek olsun: Kadın özgürlüğü neden tehdit olarak algılanıyor? Halkların eşit ve özgür birlikteliği hangi iktidar ilişkilerini tehdit ediyor? Yerel demokrasi hangi iktidar ilişkilerini rahatsız ediyor? Ekoloji vurgusu hangi ekonomik düzenle çatışıyor? Bu sorular sorulmadığında, savunma kişisel bir sadakat sınırında kalıyor.

Hem toplumsal mücadeleler tarihi ve hem de 50 yıllık özgürlük mücadelesi göstermiştir ki; Öcalan’ı savunmanın yolu, açtığı düşünsel alanı genişletmekten geçiyor. Paradigmayı dar bir siyasal aidiyetin sınırlarından çıkarıp, daha geniş toplumsal kesimlerle buluşturmak; farklı halkların, farklı mücadelelerin ve farklı sorun alanlarının diliyle yeniden üretmek gerekiyor. Bu, fikri “saf” hâlinde korumak değil, onu canlı tutmaktır. Canlı fikirler değişir, dönüşür ve çoğalır.

Teorik düzeyde tekrar yetmiyor

Öcalan’da ifadesini bulan düşünce, geçmişin analiziyle rafine edilen bütünsel bir özgürlük manifestosu olduğu kadar; geleceğe açılan çok değerli bir özgür varoluş imkânıdır da. Bu nedenle Öcalan’da somutlaşan Kürt aklını savunmanın asıl yolu, onu yalnızca teorik düzeyde tekrar etmek değil, toplumsal hayatın her alanında yeniden üretmekten geçiyor. Bir düşünce, ancak yaşandığı ölçüde varlığını sürdürür.

Rojava deneyimi bu açıdan tarihsel bir anlam taşıyor. Kusursuz bir gerçekleşme olduğu için değil, bir fikrin hayat bulma cesaretini gösterdiği için önemlidir. Kadının özne olduğu, farklı kimliklerin birlikte var olabildiği, toplumun kendi kendini yönetebildiği bir modelin ortaya çıkması, Kürtler ve tüm bölge halkları için yeni bir ihtimalin mümkün olduğunu gösterdi.

Herkes ve hepimiz için soru şudur: Bu imkân, geçmişin trajedileri gibi yalnız mı bırakılacak, yoksa toplumsal bilinçte ve pratikte kökleşerek yeni bir tarihsel süreklilik mi yaratacaktır?

Bu sorunun cevabı, ne yalnızca Öcalan’da ne de yalnızca eleştirenlerde yatıyor. Cevap, bu fikrin hayat bulması için öncülük edenlerin bu fikri kendilerinde ne kadar içsel kıldığı ve bu fikrin örgütlü toplum tarafından ne ölçüde anlaşılacağı, sahiplenileceği ve yeniden üretileceğinde yatıyor.

Gerçek önderlik, Öcalan praksisinde olduğu gibi, kolektif bir gerçekleşme hali olup, bir kişinin varlığıyla değil, açtığı yolun toplum tarafından yürünmesiyle anlam kazanır. Bitti.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2026 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.