Bugün 21 Mart (yazı yazıldı), Kürdistan’da bahar. Dağlar, zalime başkaldırının efsanevi sembolü Demirci Kawa’nın ruhu, hava gûlsosin kokuyor!..

Amed şehrinin Newroz alanı, bahar ışıltı, Kürdistan kadınlarının alnında güneşin yedi rengi…
Yer yüzünde, hiç bir özgürlük, bedelsiz değildir. Zaferleri değerli kılan da, bu bedellerdir. Bu açıdan bakıldığında, tek başına Newroz bedeli ağır, ama aynı zamanda Kürtlerin özgürlük mücadelesinde, inanılmazı inanılır kılıp, inkar zincirlerini kıran ilk destandır.   
Kürtler, her bahar Newroz güneşine çıktıklarında, devlet terörünün ölüm kusan namlularıyla karşılanıyorlardı. Her gün batımında toprağa düşmüşleri toplama, mateme oturma zamanıydı.
1991 Newrozu zalimin kanda banyo şenliğiydi. Başbakan Süleyman Demirel’in Kürt temsilcilerine, "vatandaşım isterse gelip, benim makamımda da bayramlarını kutlayabilirler" sözüne kanan Kürtler, tuzaktan habersiz, bayramlıklarını giyip, çocuklarının elinden tutarak güneşe çıktılar.
Tuzağın en vahşisi Cizre ve Nuseybin’de kurulmuştu. Kadınları ve çocukları insanlıktan öç alıp, kinlerini emzirircesine, tank paletleriyle ezdiler.
Buna rağmen Kürtleri sindiremediler. Bir sonraki bayramda, insanlar yakınlarıyla vedalaşarak köy, kasaba ve şehir alanlarına çıktılar.  
En son, iki sene önce bütün güçlerini seferber ettiler. İstanbul’u yasak şehir ilan ettiler. İnsani avaz ve renkleri boğmak için, Amed şehrini asker, polis gücü, tanklarlarla işgal edip, şehri zehirli gaza boğdular.  
Ama kadınlar sokaklarda, balkonlarda teneke, tencere, tava çalarak zulümle alay ettiler. Kalabalıklar tank barikatlarını yararak, terörü nafile çıkardılar.
 Kimliğini, dilini konuşmayı çamurlu postalın altından çekip almış halk, bayramını da ağzından almış kurtarmış, özgürleştirmişti. Bu zalimin yenilgisiydi.
Kürtler dün, ikinci özgür bayramlarını kutladılar.
Ancak, geçen yıl olduğu gibi bu bayramda da, önemle ortaya çıkıp, özgül noktaya oturan ve merakla beklenen husus, Kürtler adına Türk devletiyle diyalog yürüten Abdullah Öcalan’ın, sürece dair söyleyecekleriydi.
Bu noktada bir parantez açmak gerekiyorsa eğer, Türk tarafında beliren diyalog isteği, AKP iktidarının eğilimi, barış arzusu değildir. Bir devlet kararıydı.
TC rejiminin geleneğinde devlet, Milli Güvenlik Kurulu'dur (MGK)dur. MGK ise seçilmişlerle, generallerin ortak konseyi, başka bir deyişle Anayasa emri gereği, zorunlu koalisyondur. Ordunun iktidarı paylaşması…
Burada alınan kararlar, devletin tutum ve doğrultusu olarak, parlamentoya, bürokrasiye havale edilmekte, hayata geçirilmektedir.
"Süreç" denilen diyalog da bu kapsamdadır. Çünkü generaller, çetelerin de kullanıldığı 30 yıllık savaşta, köyleri, kasaba ve şehirleri, tek tek insanıyla Kürdistan'ı topyekün hedef aldıkları halde, devlet terörünün nafile kaldığını, PKK hareketini yenme bir yana, isyanın bütün halk kitlesine yayılmasını önleyemediklerini yaşayarak gördüler.
İsyan ruhu, fiili olarak ayrışmaya dökülmüş, "biz ve onlar" duygusu hızla yayılmış, kopma isteği geniş taban bulmuş, gizlisi saklısı kalmamış, açıktan açığa ifade edilmeye başlanmıştı. Generaller, Kürdistan gerçeği karşısında, paniğe kapılmış "bir şeyleri kurtarma" umuduyla, çare olarak AKP iktidarına diyalog görevi vermişlerdi. AKP bütün isteksizliğine rağmen, boyun eğip, verilen görevi üstlenmiş, "devlet kararı"nın peşinden sürüklenmiştir.
Ama bir yandan da, faşizan ruh yapısıyla oyun bozanlık ediyordu. Başbakan Erdoğan, Tansu Çiller-Erbakan iklisi dönemini de aratan bir tutumla ırkçı, şoven kesimlerin ruhunu okşamaya başlamıştı. Sanki ipini koparan varmış gibi bayrağım diyor, istiklal marşındaki tek ırk olgusunu işliyordu. Son zamanlarda, Arif Nihat Asya’nın ırkçı manzumesi "bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır" teranesiyle barış umuduna kan sıçratıyor, ölüm mangası yandaşları "bismillah, Allahu ekber" naralarıyla saldırıya geçiyorlardı.
Öcalan, beklenen mesajında bayrak, istiklal marşı üzere geliştirilen ve barış duygusunu dinamitleyen ırkçı, şoven gidişin tehlikesine dikkat çekiyor, oyalamacılık ve savsaklamanın çözüm olmadığını vurguluyordu.
Kalıcı bir barış için, Anayasa'nın yeniden yapılanması ve görüşmelerin yasal, hukuksal zemine oturtulması gerektiğini hatırlatıyordu.
Öcalan, mesajıyla barış adına tutulan yolun yol olmadığını, oyalamaca olduğunu söylüyordu. Mesajının özü buydu.
 AKP usulû tek yanlı adımlarla oyalamaca, ağırdan almalarla, kendi halkının boynundan aşağıya faşizmi döken AKP’nin aklınca kurnazlığına uygun, ama kalıcı barışın kurulduğu görülmemiştir, yer yüzünde.
Ayrıca eli, kolu, dili de bağlı bir esirle, kalıcı barışın inşa edildiği de görülmemiştir. Barışa dair arzusu olan İrlanda, Güney Afrika, Bask meselesinde olduğu gibi önce muhatabını özgürleştirir…
Barış yapmak, hırsızlıklar, yolsuzluklar, rüşvet balyalarının üstünü örtmeye, dünyanın diline düşme pahasına, kendi halşkını yasak çemberinde esir tutup Twitter’i de kapatmaya benzemiyor.
Barış hayattır…