Bu yazı, Demokratik Kurtuluş ve Özgür Yaşamı İnşa - İmralı Notları başlığıyla yayımlanan kitapta bulunan tutanaklar bağlamında, dört ana eksende ele alınacak: Tarafların süreç perspektifi, çatışmasızlık ve geri çekilme, yasal ve anayasal süreç ve kitapta sıkça tartışılan bazı kavramlar. 

Öncelikle, tutanaklar İmralı’da yapılan tüm görüşmelerin dökümü değil. Yayımlanan toplam 26 tutanaktan 21’i Öcalan ile Halkların Demokratik Partisi (HDP) heyeti arasında, üç tutanak Kamu Güvenliği Müsteşarı (KGM), HDP ve Öcalan arasında ve diğer üç tutanak ise KGM, HDP, Öcalan ve devlet heyeti arasında yapılan toplantılardan oluşmaktadır. Okuduğumuz üzere, KGM’nin gizlilik kaygılarının da etkisiyle kitaptan bazı bölümler çıkarılmış ve ilk basımlar durdurulmuş. Öcalan da sürece zarar verecek kısımların çıkarılmasını ifade ediyor. İlaveten HDP heyetinin dahil olduğu görüşmelerin dışında, Öcalan ile devlet heyeti arasında yapılan görüşmelerin içeriğine de vakıf değiliz. Benzer şekilde, Kandil’e ve Avrupa’ya yazılan mektupları ve onların verdikleri cevapların muhtevasını da bilmiyoruz. Çözüm süreçlerinde taraflar arasında yapılan tüm görüşmelerin kamuya eksiksiz aktarılması gibi bir beklentimiz elbette yok; hatta mevcut haliyle bu tutanakların yayınlanması dahi dünyada benzer çatışma çözümü süreçlerinde pek de rastlanmayan bir durum. 


Öcalan, Kandil, devlet, hükümet:

Tarafların çözüm perspektifi

Tarafların çözüm sürecine nasıl bir perspektiften yaklaştığı, sürecin gidişatını ve muhtemel sonucunu doğrudan tayin eder; nitekim öyle de oldu. Kitapta tarafların sürece dair perspektiflerinin ne olduğuna dair yeterince veri bulmak mümkün. Sürecin baş aktörlerinden biri olan Öcalan, 3 Ocak 2013 tarihli görüşme notunda çözüm sürecine nasıl baktığını, sürecin hangi sacayaklar üzerinden inşa edilmesi gerektiğini açıkça ortaya koyuyor. Öcalan, 1921 kurucu anayasasına atıfla, 1922 tarihinde kabul edilen “Kürt Reform Tasarısı”nın yeniden canlandırılmasına gönderme yapıyor. Bu göndermesi, cumhuriyetin yurttaşlık tanımının yapıldığı ilk resmi anayasa olan 1924 Anayasası’ndan itibaren -ki bu anayasadaki yurttaşlık tanımı Kürt etnisini cismen yok saymamasına karşın Kürtlüğü anayasal olarak tanımamıştır- süregelen Kürt kimliğinin anayasal reddinin ortadan kaldırılmasına tekabül etmektedir. Bu da cumhuriyetin, yurttaşlığın ve şüphesiz anayasanın, yerinden ve çokluk temelinde tanımlanması manasına gelmektedir. Nitekim 23 Şubat tarihli görüşmede Öcalan, bunun bir rejim değişikliği olacağından ve cumhuriyetin radikal demokrasi çerçevesinde yeniden inşa edileceğinden bahsediyor. 

Öcalan’ın sürece salt Kürtlerin kolektif haklarına kavuşması, anayasal zeminde tanınması ve kendi özgürlüğü denkleminden bakmadığı açık. Öyle ki, kendi özgürlüğü meselesini, Kürtlerin özgürlüğü ve Türkiye’nin demokratikleşmesi ile koşut bir zeminde değerlendiriyor. 3 Nisan 2013 tarihli görüşmede, “Ben emperyalistlerden ve devletten özgürlüğümü sağlamalarını istemem” derken, özgürlük meselesine yaklaşımını toplumsal özgürleşme bağlamında ele aldığını vurguluyor. 26 Haziran 2014 tarihli görüşme tutanağında kendisini bir tutsak olarak görmediğini ifade ediyor: “Ben burada zaten özgürüm dedim. Felsefi olarak, ideolojik olarak bir tutsaklık yoktur. Tutsaklık olsaydı benimle müzakereye oturmazlardı.” 

Öcalan’ın çözüm yaklaşımı sadece Türkiye’de silahların susması değil; Suriye, Irak ve tüm Ortadoğu’da radikal bir demokratikleşmenin ortaya çıkması üzerine kuruludur. Görüşme notlarından anlaşıldığı üzere Öcalan, bir yandan Türkiye’deki çatışmasızlığı sağlamak ve müzakere koşullarını oluşturmak üzere program yaparken, diğer yandan Rojava’daki gelişmeleri yakından takip etmekle kalmıyor, yönlendiriyor da. Benzer bir yaklaşım Güney Kürdistan ve İran Kürdistanı için de geçerlidir. 

Kandil’in sürece yaklaşımı da Öcalan’dan çok bağımsız değil. Yalnızca Öcalan’ın Kandil’e göre sürece daha “iyimser” yaklaştığından, Kandil’in ise sürecin başından itibaren temkinli davrandığından bahsedebiliriz. Ancak Öcalan da birçok görüşme notunda her şeye rağmen devlete kayıtsız şartsız güvenilmemesi gerektiğinin altını çiziyor. Özetle, Öcalan ile Kandil arasında bir tür çatışmanın olduğu sonucunu görüşme notlarından çıkarmak gayrimümkündür. Öcalan’ın Kandil’e yer yer yönelttiği sert eleştiriler, aralarında bir çatışma ya da fikir ayrılığı olduğu şeklinde okunamaz. Kaldı ki benzer sertlikte eleştiriler, DBP ve HDP’ye yönelik de söz konusudur. Bu ilişkiyi doğru okuyabilmek, Kürt siyasal hareketine ve Öcalan’ın bu hareket içindeki konumuna bir miktar vakıf olup olmamakla ilintilidir. 


Çatışmasızlık ve geri çekilme

Öcalan’ın sürecin üzerine inşa edilmesi gerektiğini düşündüğü üç sacayak şöyle görünüyor: 1) Çatışmasızlık ortamının sağlanması, 2) Anayasal ve yasal süreçler, 3) Normalleşme süreci. (Böyle bir süreç yaşanmadı) 

Bu üç sacayak, Öcalan tarafından sonraki görüşmelerde detaylandırılıyor ancak temelde aktarılan üç madde Öcalan için çözüm sürecinin çerçevesidir. İlk madde, belki de süreç boyunca kısmen de olsa pratik adımların atıldığı ve somut olarak gözlemlenebilen tek madde olma niteliğindedir. Fakat çatışmasızlık ortamının sağlanmasında da tarafların yaklaşımının keskin farklılıklar barındırdığını görüyoruz. Öcalan’ın çatışmasızlıktan kastının ne olduğunu görüşme notlarından şüpheye yer bırakmayacak şekilde anlıyoruz. Öcalan’a göre “silahlı gerilla” yasa dahiline sokulmalıdır; “geri çekilme” yasa dahilinde kurulacak bir komisyonun nezareti ile sağlanmalıdır. Geri çekilme sürecinde Öcalan’ın bahsettiği gibi geri çekilmeye eşlik edecek ve yasal güvenceye dayanacak olan bir komisyon kurulmadı; ancak buna rağmen geri çekilme süreci Mayıs ayının ilk haftasından itibaren başlamıştı. Bu geri çekilmeye paralel olarak güvenlik barajlarının, “kalekolların” inşa edilmesi, gerillalarının çekildiği alanlara askeri yığınak yapılması ve köy korucularına takviye yapılması gibi gelişmeler, Eylül 2013 tarihinde geri çekilmenin durdurulması ile sonuçlandı. 7 Haziran 2013 tarihli görüşmede Öcalan, “Korucu alımları ve kalekol inşaatları devam ederse geri çekilme biter” uyarısında bulunuyor. Benzer şekilde 24 Haziran 2013 tarihli görüşmede de AKP’li Ünal Mahir’in, “Tek kişi kalıncaya kadar çekilme sürecek” açıklamasına öfkelenerek bu tür bir yaklaşımı “ahmaklık” olarak nitelendiriyor ve aynı görüşmede gerillanın boşalttığı alanlara korucu alımları yapmanın süreci “dinamitleyen” hamleler olduğunu bir kez daha vurguluyor.

Özetle, geri çekilme sürecine Öcalan’ın yaklaşımı, 1999 geri çekilme tecrübesinden de hareketle, oldukça temkinli ve yasal çerçevede tanımlanmış bir heyetin kontrolü dahilinde olması yönündedir. İlaveten Öcalan, geri çekilmeyle eş anlı olarak, köye geri dönüşlerin yaşanması ve gerillanın boşalttığı alanların silahtan arındırılmış sivil siyasetle tahkim edilmesi gerektiğini düşünmektedir. Geri çekilmenin bir “dönüşünün” de olacağını vurgulayan Öcalan’a göre geri dönüş, silahsız ve sivilleşme zemininde olacaktı. (Bu kısma yasal süreç bölümünde değinilecek.) 

Tüm bunlara karşın hükümetin geri çekilme perspektifini ise Bülent Arınç’ın geri çekilen gerillalar için sarf ettiği “Cehennemin dibine gitsinler” açıklaması önemli ölçüde özetlemektedir. Geri çekilme, hükümet açısından ülke topraklarının “teröristlerden temizlenmesi” olarak algılanmıştır. Kaldı ki 18 Mart 2013 tarihli görüşmede Öcalan, Guatemala örneğini anımsatarak, “Gerilla çıktı, terör bitti, barıştık” yaklaşımının sorunlu bir yaklaşım olduğunu belirtiyor. Özetlemek gerekirse, geri çekilme ile ilgili herhangi bir yasal düzenleme yapılmamasına rağmen Mayıs 2013 ile Eylül 2013 tarihleri arasında gerillaların bir kısmı Türkiye topraklarının dışına çıktı. Eylül 2013’ten itibaren geri çekilme durdu fakat süreç boyunca gerillalar ile devlet güvenlik güçleri arasında ciddi bir çatışma yaşanmadı. Başka bir ifadeyle herhangi bir yasal teminatı olmasa da çatışmasızlık önemli ölçüde korunmuş oldu. Sonuç olarak, Öcalan’ın süreç için öne sürdüğü üç temel sacayaktan ilki talep ettiği gibi olmadı; ancak tam aksi yönde çatışmasızlık hali de bozulmadı. Kısacası sürecin bu ilk ayağı “sakat” olarak süreç başlamış oldu. 


Anayasal süreç ve paydaşlar

Öcalan’ın yasal/anayasal süreçten kastı, her şeyden önce 1924’ten beri anayasada var olan ve tek bir etnik kimliğe gönderme yapan yurttaşlık tanımının değiştirilmesi -Öcalan yeni anayasadaki yurttaşlık tanımının herhangi bir etnik kimliğe göndermede bulunmamasını öneriyor- ve çoğulculuğu temel alan yeni bir anayasanın hazırlanmasıdır. Bu yeni anayasanın muhtevası, teferruatları ile açıklanmıyor ancak bazı satır aralarından okuyabildiğimiz kadarıyla ve genel olarak Kürt siyasal hareketinin demokratik çözüm perspektifinden de bildiğimiz gibi kast edilen, siyasal özerkliği içeren bir yeniden düzenlemedir. Öcalan’ın sürecin başından beri talebi ve ısrarı, kurulacak komisyonların, oluşturulacak heyetlerin tamamının yasal güvenceye tabi tutulmasıdır. 

Tarihi atılmamış bir görüşme tutanağında Öcalan, müzakere sürecine geçilmesiyle birlikte kendisiyle görüşmesi gereken heyetlerin geniş bir yelpazeyi kapsaması gerektiğini vurguluyor. Bu heyetler: 1) Kandil heyeti, 2) Akademisyenler, 3) Akil insanlar, 4) Parlamentoda kurulacak komisyon üyeleri, 5) Sivil toplum, 6) Medya, 7) AB bünyesinden bir heyet, 8) Aile ve dostlar, 9) Dörtlü konferansın temsilcileri, 10) Güney heyeti. Öcalan’ın bu denli geniş, farklı kesimlerin sürece dahil olmasını istemesi, bir yandan sürecin paydaşlarının arttırılması yönünden, diğer yandan da sürecin şeffaflığı ve denetlenebilirliği açısından önemlidir. Öcalan sürece olabildiğince farklı kesimleri müdahil etme isteğini ortaya koyuyor. 

Öcalan’ın açıklamalarında, yasal/anayasal sürecin iki ayağının varlığından bahsetmek mümkün. Bunlardan ilki, 24 Haziran 2013 tarihli görüşme notunda Öcalan tarafından kurulması önerilen sekiz komisyondur. Bu komisyonlar: 1) Demokratik Siyaset İçin Hukuk Komisyonu, 2) Sosyoekonomi Komisyonu, 3) Misak-ı Milli Komisyonu, 4) Kadın Özgürlüğü Komisyonu, 5) Ekoloji Komisyonu, 6) Sivil Toplum Komisyonu, 7) Güvenlik Komisyonu, 8) Hakikatleri İzleme ve Araştırma Komisyonu. 

Hiçbiri kurulamayan bu komisyonların, 28 Şubat 2015 tarihli “Dolmabahçe Mutabakatı”ndaki on madde ile doğrudan ilişkili komisyonlar olduğu açıktır. Yasal/anayasal süreçle ilgili bir başka önemli husus da -ki bu husus Öcalan tarafından olmazsa olmaz olarak nitelendirilmektedir- PKK-KCK’nin yasa dahiline konulmasıdır. 24 Haziran tarihli görüşme notunda Öcalan, şöyle diyor: “Yasallık niye yanlış olsun? Bilmem PKK yasadan yararlanıp meşrulaşır deniliyor; evet tabi ki öyle olacak. Amacımız bu yasadışılığı bitirmek değil midir? Bizi herhalde çocuk yerine koyuyorlar.”

Aynı görüşmede Öcalan, Kandil’dekilerin çözümle birlikte Türkiye’ye dönmesi gerektiğini vurguluyor, bu insanların nereye gideceklerini soruyor ve devam ediyor: “...aya mı gidecekler, Endonezya’ya mı?” 

Öcalan’ın yasallaşma perspektifi, gerillanın ve PKK kadrolarının Türkiye’ye gelip demokratik siyaset alanına dahil olması üzerine şekillenmiştir. 17 Ağustos 2013 tarihli görüşmede Öcalan, gerillanın siyasal alana dahil olması ile ilgili şöyle diyor: “...Yarın öbür gün ben gerillaya konferans yapsam ne diyeceğim? Siyaset hakkınız var demem gerekir.” 

Öcalan’ın yaklaşımı, silahsızlanmanın ancak siyasi ve yasal düzenlemelerin yapılması dahilinde mümkün olabileceği yönündedir. Burada önemli olan bir başka husus ise, silah bırakan gerillanın siyasal alana nasıl dahil olacağı, ne tür bir hukuki düzenleme ile toplumsal ve siyasal hayata gireceği sorusudur. Bu noktada Öcalan, “pişmanlık yasası, af” gibi tartışmalara şiddetle karşı çıkıyor. 8 Şubat 2014 tarihli görüşmede “af” tartışmalarının yanlış olduğunu ve yapılması gerekenin karşılıklı bir sözleşme imzalamak olduğunu belirtiyor ve bu konuda hükümetin “ucuz esnaf” yaklaşımı içinde olduğunu vurguluyor. 9 Mart 2014 tarihli görüşme notunda ise Öcalan, İmralı’da yapılan toplantıların ve görüşmelerin herhangi bir belgesinin olmamasından yakınarak, “tarihi bir iş” yaptıklarını fakat ellerinde tek bir yazılı belgenin dahi bulunmadığını ve bunun tehlikeli bir yaklaşım olduğunu yeniden vurguluyor. 

9 Ocak 2015 tarihli görüşme notu ise birkaç manada önemlidir. Bunlardan ilki, ilk defa bir devlet yetkilisi de toplantıya dahil oluyor ve toplantıda müzakere sürecine geçmekten bahsediyor. Notlardan okuduğumuz kadarıyla bu hususta Başbakan da mutabık. Aynı görüşme notunda yine devlet yetkilisi, farklı heyetlerin İmralı‘ya gelebilmesi için fiziksel koşulların hazırlandığını ve neredeyse sona yaklaşıldığını ifade ediyor. 

4 Şubat 2015 tarihli görüşmede Kamu Güvenliği Müsteşarı, sürecin “tarihi bir aşamaya” geldiğini belirtiyor. Görüşme, anlaşıldığı kadarıyla, bir önceki görüşmede bahsedilen yeni toplantı salonunda gerçekleştiriliyor. Bu görüşmede Kamu Güvenliği Müsteşarı, hasta tutsaklar ve izleme heyeti meselelerinin hallolduğunu aktarıyor. 

28 Şubat Dolmabahçe Mutabakatı’ndan bir gün önceki görüşme notunda ise Öcalan, mutabakatın vakit kaybedilmeden açıklanmasını hatta Kandil’e sorulmasına gerek olmadığını ifade ediyor ve “Bu bir niyet aşamasıdır ve hatta Anayasa Mahkemesi’nin de dahil olması lazım. Yaptığımız şey yasal olmalı” diyor; ikinci aşamanın “onama” aşaması olacağını ekliyor. Bu görüşmede ayrıca önemli olan bir başka husus, bu mutabakata hükümetin ciddi yaklaşması durumunda Newroz metnini aşacak bir açıklama yapacağını ifade ediyor Öcalan. Yani çokça tartışılan bir konu olan Öcalan’ın 2015 Newroz’unda PKK’nin silahları tamamen bırakacak bir kongre toplaması çağrısı yapıp yapmaması -ki yapılmamıştı- hükümetin mutabakatın esaslarına uyup uymaması dahilinde gelişecek bir süreç olarak o günden beyan ediliyor. Nitekim 14 Mart 2015 tarihli son görüşme notunda Kamu Güvenliği Müsteşarı, izleme kurulunun hazır olduğunu paylaşıyor ve isimleri aktarıyor. Aynı görüşmede Avrupa’da sürgünde olan Kürt siyasetçilerin Türkiye’ye dönmeleri ve demokratik siyasete dahil olmaları önünde bir engelin de bulunmadığı, devlet heyeti tarafından aktarılıyor.


Tüm öngörüleri yaşandı

Öcalan’ın son üç yıl içindeki öngörülerinin neredeyse hepsinin gerçekleştiği ortadadır. Sürecin başarısız olması halinde AKP’nin ve Erdoğan’ın gittikçe otoriterleşeceği, Fethullah Gülen Cemaati ile AKP arasındaki devlet kavgası, derin devletin yeniden sahaya inmesi, farklı darbe mekanizmalarının işletilmesi, Rojava’daki tablo gibi... Tüm bunlar yaşandı, yaşanıyor. 

Öcalan’a göre 2002’den beri bir “darbe mekaniği” işliyor ve aslında bu darbe mekanizması cumhuriyetin kuruluşundan beri var. Darbe mekanizmasının en önemli parçası, Ergenekon denilen derin devlet yapılanması, Özel Harp Dairesi ve daha sonra Fethullah Gülen Cemaati. Darbe mekanizmasının içinde ABD, NATO Gladyosu ve çeşitli lobiler var. Öcalan, PKK’yi bu darbe mekanizmasının dışında tutmak için 2002’den beri çaba harcadığını söylüyor ve bu yolla 2002’den bu yana darbenin aslında kendisi ve PKK tarafından önlendiğini defalarca tekrarlıyor. 

Öcalan’a göre KCK operasyonları, Paris Katliamı, 17 Aralık süreci, 6-7 Ekim protestoları, 7 Şubat MİT krizi gibi olayların hepsi darbe mekanizmasının devreye sokulması olarak okunmalı. Bu süreçlerin hepsinin “paralel yapı” (Bu ifade ilk defa Öcalan tarafından kullanılıyor) eliyle gerçekleştirilmeye çalışıldığı, Kamu Güvenliği Müsteşarı tarafından da kabul ediliyor ve Öcalan’ın öngörülerinde haklı çıktığı ifade ediliyor. 

Öcalan’ın görüşme notlarında sık sık karşılaşılan, “Darbeyi önledik, AKP’yi düşüşten kurtardık” gibi açıklamalar, özellikle basında sıkça tartışıldı. Evet, bu ifadelerin hepsi Öcalan’a ait ve birden fazla kez de tekrarlıyor. Ancak bunu AKP ile bir tür gizli işbirliği ya da iktidar bölüşümü olarak ele almıyor. AKP’nin demokratik bir çizgide, demokratik çözüm ve demokratik cumhuriyet ilkeleri etrafında hareket etmesi halinde ancak darbe mekanizmasının bir bütün olarak devre dışı bırakılabileceğini, aksi halde AKP’nin öyle ya da böyle bu darbenin bir parçası hatta tersinden mimarı olabilme potansiyelini taşıdığını vurguluyor. 

Medyada, özellikle bazı ulusalcı çevreler tarafından “başkanlık pazarlığı” olarak gündemleştirilen tartışma ise İmralı’da gündemleşen ana başlıklardan biri bile olmamıştır. Ancak başkanlık konusunda Öcalan’ın fikri açıktır ki, daha önce yansımıştı medyaya: Öcalan’a göre başkanlık sistemi tartışılabilir ancak kesinlikle Erdoğan ve AKP’nin formüle etmeye çalıştığı haliyle değil.

Son olarak Rojava konusu, Öcalan’ın özellikle gündemine aldığı ve yön verdiği bir konu başlığı olarak İmralı Notları’nda da yer alıyor. Öyle ki, Rojava’daki kanton sisteminden geliştirilen ittifaklara ve heterojen demokratik bir yapının kurulmasına kadar tüm süreç, Öcalan’ın öngördüğü ve belirlediği biçimde işledi. Öcalan, Rojava’daki durumu ve gelişmeleri Türkiye’deki çözüm sürecinden bağımsız bir noktada değerlendirmiyor; hatta çözüm sürecinin nihayete ermesi ile birlikte sınırların kalkmasından ve konfederatif bir yapının oluşturulmasından bahsediyor. Ancak belirtmek gerekir ki, 2013’ten itibaren Öcalan, devlet heyetine ve hükümete Rojava ile demokratik bir ilişkinin kurulması gerektiğini, Rojava’ya dönük düşmanca yaklaşımın devam etmesi halinde Türkiye de bir çözüm sürecinin yürütülemeyeceğini ifade ediyor. Yani hükümetin “kırmızı çizgisi” olan Rojava, aynı zamanda Öcalan’ın da “kırmızı çizgisi”.

Sonuç olarak, 2013-2015 tarihleri arasında süren diyalog sürecinden bir müzakere ve kalıcı demokratik bir çözümün ortaya çıkacağı umudunu, sürecin tarafları içinde en fazla besleyen ve bu umuda yatırım yapan Abdullah Öcalan’dır. Ancak bu tespit, Öcalan’ın kayıtsız şartsız devlete ve hükümete güvendiği anlamına gelmiyor. Aksine gerek heyetle yaptığı görüşmelerde, gerekse heyet üzerinden sürecin paydaşı olan taraflara verdiği mesajlarda “her şeye hazırlıklı” olmaları temelindeki uyarılarını sürekli tekrarlamıştır. Ancak bu uyarıların ne kadar anlaşıldığı ve ne kadarının hayata geçirildiği tartışma konusudur. KCK ve özellikle HDP heyetinin süreç boyunca yeterince alternatif ve inisiyatif geliştiremedikleri, tabir yerindeyse sürecin tüm yükünü Öcalan’a bıraktıkları söylenebilir. Süreç boyunca mevcut siyasal ortam düşünüldüğünde, hükümetin çatışmasızlığı ve diyalog sürecini bir merhale olarak kullandığı ve esas müzakerelerin başlama noktasında ise (28 Şubat 2015) geri adım attığı ve süreci sonlandırdığı da güçlü bir ihtimaldir. Süreç boyunca Öcalan’ın da sürekli tekrarladığı, “AKP’nin ‘hegemonik’ yaklaşımlarının önü alınmalı aksi takdirde süreç de biter ve son otuz yılda yaşanmamış boyutta bir savaş yaşanır” öngörüsünün bugün içinde yaşıyoruz. 



TUNCAY ŞUR