Fırat DİCLE

1995 yılında Güney Sudan çöllerinde akbaba ile bir kız çocuğunu aynı karede fotoğrafını çeken Kevin Carter dünyanın en prestijli Pulitzer ödülünü almıştı. Gerçekten bir fotoğrafçı için bulunmaz hint kumaşında bir kare. Fotoğraf güzeldi ancak gözün gördüğü güzelliğe karşı o kız çocuğun akıbetinin belirsizliği vicdan gözünün neresindeydi. Evet, ödülü aldıktan sonra kız çocuğunun akıbetini merak içerisinde öğrenmek isteyenlerin aldığı cevap ise koskoca bir “bilmiyorumdu.” Tabi tepkilerin artması sonucu Güney Sudan’a vicdanını götürmeyen Kevin Carter’e bir vicdan sorgulaması yaşatmıştı bu durum. Bu sorgulamanın ardından gözlerin ödüllük fotoğrafçısı vicdanın gözüne yenik düşerek intihar etmişti.

Bu kısa hatırlatmayla birlikte asıl konumuz olan Batının Doğu’ya bakışı bu kısa trajik öyküyle aynı karededir. Batı için doğu gözlerinin kamaştırıcılığını artırmaktan öteye gitmemektedir. Yani tüm varlıklarına borçlu oldukları doğuya ancak Carter’in Sudan’da baktığı gibi bakmaktan öteye gidemez. Oysa insanlığın başladığı yer bu topraklardır. İnsanlığın beşiği olan bu topraklarda toplumsallık ve toplumsallıkla beraber vicdan, ahlak,… oluştu. Bu toplumsallık büyük bir devrime, kültüre ve zenginliğe dönüştü. Ancak bu zenginlik karşısında batının tutumu koskoca sömürgecilikten başka bir şey değildir. Nasıl ki Carter gibi kendi mesleğinde iyi gazetecilik, fotoğrafçılık yapanlar için ana kaynak Doğu ise batının geneli içinde doğu her zaman değerlerin kaynağı olmuştur. Hem yer altı hem de yer üstü kaynaklarını ele geçirme hırsında olan batı, doğuya baktığında hiçbir zaman gönül gözüyle ya da vicdanı ile bakmamaktadır.

Çünkü vicdanlarını ya unutmuşlar ya da yok olmaya terk edilmiş tozlu raflardaki kitaplar gibi terk etmeye mahkûm etmişler. Yukarıda belirttiğimiz öyküde olduğu gibi üzerinden 24 yıl geçmiş ancak değişim yaşanmamıştır. Çünkü bugün bu kadim Ortadoğulu, Doğulu hakların içerisinde bulundukları duruma karşı bir sessizlik hüküm sürmektedir. Yanı başlarındaki, gözlerine ırak olmayan ama vicdanlarına ırak bir mesafede insanlar katlediliyor, ölüme terk edilmektedir. Ortadoğu’nun kanayan yarasına bırakalım derman olmayı, bakmaktan bile kendini alan bir gerçeklikle karşı karşıyayız. Ne yazık ki çok acı…

Evet, Ortadoğu ve Kürt halkı her gün ölümün soğuk yüzüne karşı direnişin sıcaklığıyla varlık-yokluk mücadelesi verirken, bazı insanlar kendi bedenlerini ölüme yatırırken CPT gibi Avrupa’nın ihtişamlı bir kurumu, diğer kurumlar ve devletler, derya gibi büyüyen bu direniş çığlığına ses vermemektedir. Evet, her zaman sonuç ödüllü fotoğraf gibi mi olmalı? İnsanlar kaybedildiğinde mi vicdanlar akla gelmeli? Bugün Avrupa’nın göbeğinde 14 insan, Amed’de Leyla Güven, Güney Kürdistan’da Nasır Yağız, Kanada, Toronto, Almanya, Hollanda, Kürdistan ve Türkiye zindanlarındaki tutsaklar kendi bedenlerini ölüme yatırarak, yaşam uğruna ölümü bile sevmektedirler. Oysa yaşamın başlayıp, yayıldığı bu toprakların insanları, sırf yaşam uğruna kendi hayatlarını ölüme yatırıyorlar. Evet, bu durum gerçek ve ancak buna sessizlik ise çok acı.

Ne kadar da yaşanan bu duruma karşı sessizlik çığ gibi büyürse de Kürt ve Ortadoğu halkları da direnişi çığ gibi büyütmektedirler. Bugün Avrupa’nın bu sessizliğine karşı Ortadoğu halkları omuz omuza vererek bir miras gibi kendilerine bırakılmış olan bu direniş geleneğini büyütmektedirler. Bu direniş sessizliği parçalayacaktır. Direniş artık zafer döneme girmiştir. Zaten zafer kara bulutların ardından gelen bahar gibidir. Bu zaferin başlangıç sesleri, Rojava Kürdistanı’ndan ve Kuzey Suriye’de DAİŞ cinayet örgütünün askeri ve siyasi olarak yok edilmesiyle başladı. Sonra bu ses, 8 Mart’ta görkemli kutlamalarla büyüdü ve yayıldı. Evet, Rojava’da YPJ’nin zafer bayrağını artık tüm Ortadoğu kadınları devralarak 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde göklere çektiler. Bu zafer, Newroz ile birlikte Newrozlaşan halk tarafından artık nihaye zaferle taçlanacaktır. 31 Mart yerel seçimlerinin hemen ertesinde ise kesinleşecek ve hükmü sürecek olan zaferin sonucu olacaktır.

Acaba tüm dünya, kendilerini zafer için dirhem dirhem erimeye bırakmış olan bu direnişçilerin sesine halen sessiz mi kalacak yoksa bekle-gör politikası ile zaferin nihaye sonucunu mu bekleyecek? Evet, ödüllük bir direniş karesi yaşanıyor Kürdistan’da ve Ortadoğu’da. Avrupa ise üzerinden yıllar geçse de Carter’in yolunda ilerleyerek bu karenin fotoğrafını çekmekle mi yetinecek? Yoksa asıl olan karenin içerisinde mi bulunacak? Ancak bu sessizlikten anlaşıldığı kadarıyla Avrupa, bu karede yer almayarak yine kendi evlerini süsleyen bir tabloyla yetinecek? Ancak vicdanı buna ne diyecek, tarih ve insanlık nasıl bu Avrupa’nın tutumunu affedecek…