- Nina Simone bugün de öfkeyle, isyanla ve umutla anılıyor. Köşeli, yaralı ama çok insani bir sesti. Tam anlamıyla anlaşılamayan ve bu yüzden unutulmayan bir ikon.
MİRO AKAY
Bach çalmak istiyordu, ancak hayat onu sivil haklar mücadelesinin en güçlü seslerinden birine dönüştürdü. Asıl adı Eunice Kathleen Waymon olan Nina Simone, yalnızca bir caz şarkıcısı değildi. Simone, sanatını yaşamı boyunca ırkçılığa, ayrımcılığa ve baskıya karşı mücadelenin bir parçası haline getirdi.
Nina Simone'un hikayesi, 1933’te Kuzey Carolina'nın Tryon kentinde başladı. Metodist bir vaizin sekiz çocuğundan altıncısı olarak dünyaya gelen Simone, küçük yaşlardan itibaren müzikteki yeteneğiyle dikkat çekti. Henüz dört yaşındayken annesinin gittiği kilisede piyano çalmaya başladı.
En büyük hayali, klasik müzik dünyasında siyah bir konser piyanisti olarak yer almaktı. Yerel destekçilerin katkısıyla eğitim alma imkanı buldu. Ancak 1940'lar ve 1950'lerin ABD'sindeki kurumsal ırkçılık, bu hedefin önüne geçerek yeteneğinin hak ettiği değeri görmesini engelledi.
1950 yılında Philadelphia'daki prestijli Curtis Müzik Enstitüsü'ne yaptığı başvurunun ten rengi nedeniyle reddedilmesi, yaşamındaki ilk büyük kırılma oldu. Bu, yalnızca klasik müzik kariyerini değil, ilerleyen yıllarda ABD'deki kurulu düzene yönelteceği öfkenin de başlangıcıydı.
Geçimini sağlayabilmek için Atlantic City'deki gece kulüplerinde sahne almaya başladı. Muhafazakar annesinin barlarda çalıştığını öğrenmesini istemediği için burada “Nina Simone” adını kullanmaya başladı. Başlangıçta zorunluluktan seçtiği bu isim, zamanla sanatçı kimliğinin ayrılmaz bir parçasına dönüştü.
1960'lı yıllar, ABD'de sivil haklar hareketinin yükseldiği ve toplumsal çatışmaların yaşandığı bir dönemdi. Nina Simone da bu yıllarda gece kulüplerinde sahne alan bir şarkıcıdan sivil haklar hareketin en güçlü figürlerinden biri oldu. Kariyerini kaybetme riskini alarak, müziğini adalet ve eşitlik mücadelesinin bir parçası haline getirdi.
Simone, müziğini “Siyah Klasik Müzik” olarak tanımlıyordu. Cazı, blues'u ve soul'u Avrupa klasik müziğinin yapısal disipliniyle bir araya getirerek kendine özgü bir müzikal dil geliştirdi.
Mississippi Goddam
1964 tarihli “Mississippi Goddam” şarkısı bu dönüşümün en açık simgesi oldu. Birmingham'daki bir kiliseye düzenlenen bombalı saldırının ve sivil haklar savunucusu Medgar Evers'ın öldürülmesinin ardından yazdığı bu parça, öfke ve isyanı içeren çarpıcı bir manifesto olarak ortaya çıktı. Simone eserini “müzikal” olarak tanımlasa da şarkı kısa sürede müzik dünyasının sınırlarını aştı.
“To Be Young, Gifted and Black” (Genç, Yetenekli ve Siyah Olmak) şarkısı ise Afro-Amerikan toplumunun özgüvenini ve dayanışmasını güçlendiren eserlerden biri oldu. Bu dönemde Simone bir yorumcu olmaktan çıkarak yaşadığı dönemin tanığı ve sözcüsü olarak da öne çıktı.
Sahnedeki duruşu da müziği kadar tavizsizdi. Konserlerinde dinleyicilerden tam bir sessizlik bekliyor, siyasi bir tavır gösteriyordu. Bu tavır, siyah kadın sanatçılara çoğu zaman gösterilmeyen saygının açık biçimde talep edilmesiydi.
Sahnedeki görünümü de bu yaklaşımın bir parçasıydı. Simone, kimliğin başlı başına siyasi bir araç olduğunun farkındaydı. Siyah kadınların eğlence sektöründe Avrupa merkezli güzellik anlayışına uymaya zorlandığı bir dönemde, Afrika köklerini görünür kılmayı tercih etti.
Sinnerman
Simone’un diskografisi, insan duygularının en derin katmanlarına uzanan güçlü bir arşiv niteliğinde. İlk albümü “Little Girl Blue” (1958), klasik müzik eğitimiyle blues ve cazı buluşturduğu ilk örneklerden biriydi. Albümde yer alan ve büyük başarı kazanan “I Loves You, Porgy”, çok yönlü kariyerinin yalnızca başlangıcıydı.
1960'lı yıllar ise Simone'un yaratıcı üretiminin en verimli dönemlerinden biriydi. “Pastel Blues” (1965) albümündeki yaklaşık on dakikalık “Sinnerman”, bir caz kaydının neleri başarabileceğine dair sınırları zorladı. Korku, kefaret ve kurtuluş temaları etrafında ilerleyen eser, bugün de Simone'un en çok hatırlanan kayıtları arasında yer alıyor.
Bir yıl sonra yayımlanan “Wild Is the Wind” (1966), Simone’un lirik ve kırılganlığını ortaya koyarken, “Nina Simone Sings the Blues” (1967) onun ham, filtresiz ve sert yanını gözler önüne serdi. Bu dönemde vokal tekniği de değişti. Şarkıları yalnızca söylemiyor, sözleri konuşur gibi vurguluyor, tonlamalı seslendiriyor, kimi zaman fısıldıyor, kimi zaman da haykırıyordu.
Dönüm noktası: Feeling Good
Kariyerinin dönüm noktalarında biri olan “Feeling Good” da bu dönemde öne çıktı. Şarkı Simone tarafından yazılmamış olsa da, onun yorumu sayesinde özgürlük fikriyle özdeşleşen eserlerden biri haline geldi.
1970'li ve 1980'li yıllarda müzikal tarzı daha eklektik bir hal aldı. “Black Gold” (1970), canlı performanslarındaki sahne gücünü ortaya koyarken, “Fodder on My Wings” (1982) sürgün yıllarının yansıtan albümlerinden biri olarak öne çıktı.
Kariyerinin dikkat çekici ironilerinden biri ise ilk kez 1958'de kaydedilen “My Baby Just Cares for Me” adlı şarkısının yıllar sonra 1987’de bir parfüm reklamında kullanılmasının ardından dünya çapında hit haline gelmesiydi. Hafif ve görece neşeli yapısıyla bu parça, Simone’un devrimci ruhunu tam olarak yansıtmasa da adının yeni kuşaklar tarafından yeniden keşfedilmesini sağladı.
Martin Luther King’den sonra
Sahnedeki güçlü duruşunun ardında, yaşamı boyunca ciddi ruhsal sorunlarla mücadele eden bir insan vardı. Bugün birçok araştırmacı ve biyografi yazarı, yaşadığı ruhsal dalgalanmaların bipolar bozuklukla ilişkili olabileceğini değerlendiriyor. Ani sahne terk edişleri, öfke patlamaları ve öngörülemez davranışları, kamuoyundaki imajının da bir parçası haline geldi. Ancak Simone'un yaşamını yalnızca bu yönüyle değerlendirmek eksik kalır. Erkek egemen müzik endüstrisinde var olmaya çalışan siyahi bir kadın olarak, kariyeri boyunca hem ırkçılıkla hem de cinsiyetçi yaklaşımlarla mücadele etti.
1970’lerde üzerindeki baskı dayanılmaz bir noktaya ulaştı. Martin Luther King Jr.’ın ölümünün ardından beklediği toplumsal dönüşümün gerçekleşmemesi, hayal kırıklığını daha da derinleştirdi ve sonunda ülkesini terk etti. Barbados, Liberya, İsviçre, Hollanda ve Güney Fransa’ya geçti.
Sürgün yılları Simone için hem özgürleşme hem de yalnızlık dönemi oldu.
Bir devrimcinin mirası
Nina Simone, 2003 yılında Güney Fransa'da hayatını kaybetti. Ardında, müzik dünyasının ötesine uzanan önemli bir miras bıraktı. Sanatçının yalnızca beğenilmek için değil aynı zamanda bir söz söylemek için de var olabileceğini gösterdi. Sert, uzlaşmaz ve zaman zaman rahatsız edici olabilirdi fakat her zaman sahiciydi.
Simone, kendisinden sonra gelen siyahi kadın sanatçı kuşaklarını etkiledi. Müziğin yalnızca eğlendirmek için olmadığını, dünyayı dönüştürmek için devam olabileceğini gösterdi. Aynı zamanda bu özgürlüğün bedelleri olabileceğini de deneyimiyle aktardı.
Nina Simone, adalet arayışının sürdüğü bir dünyada bugün de anılmaya devam ediyor. Kendi sözleriyle, köşeli, yerinden edilmiş ama derinden insani bir figürdü. Tam anlamıyla kavranamayan ve belki de bu yüzden ölümsüzleşen bir ikon.