• Mimar Sinan Üniversitesi’nde lisans eğitimi aldığım dönemde sanat tarihi iki alana ayrılıyordu: Doğu sanatı ve Batı sanatı. Ancak Doğu sanatı yalnızca Türk-İslam sanatı üzerinden ele alınıyordu. Mezopotamya, Hindistan, Pers, Çin yok denecek kadar azdı. Kürtlere dair ise hiçbir şey yoktu.
  • Müzelerdeki eserler, geldikleri coğrafyadan tamamen kopuk biçimde görülüyor. Sanki o eserleri üreten halklar bir anda ortadan kaybolmuş gibi anlatılıyor. Bir eserin hangi coğrafyada ve kimler tarafından üretildiği anlatılırken, bugün o coğrafyada yaşayan halkların kimler olduğu da aktarılmalı.

AYTEN TEKİN BAGOK

Londra’nın göçlerle şekillenen caddelerinden Green Lanes, farklı dönemlerde kente gelen halkların izlerini taşıyor. Bugün çok sayıda Kürt işletmesine ve kurumuna da ev sahipliği yapan cadde 16 Eylül’de sanat tarihçisi Dr. Güler İnce’nin rehberliğinde göç ve kültürel hafıza üzerinden ele alınacak.

Londra’da yaşayan İnce, Open House Festival kapsamında gerçekleştireceği “Green Lanes: A Street Shaped by Migration” (Green Lanes: Göçün Şekillendirdiği Bir Cadde) başlıklı yürüyüşte de caddenin yaklaşık 150 yıllık dönüşümünü görünür kılacak. Güler İnce ile sanat tarihinin Batı merkezli anlatısında Kürtlerin görünmezliğini Green Lanes’in göçlerle şekillenen hikayesini konuştuk.

Sanat tarihi, uzun yıllar Batı merkezli kurumların ve hakim tarih anlatılarının şekillendirdiği bir disiplin oldu. Kürt bir sanat tarihçisi olarak bu alana baktığınızda, hangi eksikliklerle karşılaştınız?

Mimar Sinan Üniversitesi’nde lisans eğitimi aldığım dönemde sanat tarihi iki alana ayrılıyordu: Doğu sanatı ve Batı sanatı. Ancak Doğu sanatı yalnızca Türk-İslam sanatı üzerinden ele alınıyordu. Mezopotamya, Hindistan, Pers, Çin veya Japon sanatı ya yoktu ya da yok denecek kadar azdı. Kürtlere dair ise hiçbir şey yoktu. Batı sanatında da Avrupalı beyaz erkeklerin oluşturduğu bir sanat tarihi kanonu (yerleşik sanat tarihi anlayışı) üzerinden ilerleniyordu. Dolayısıyla aslında her iki alan da sorunluydu. Yüksek lisans döneminde iktidar, beden politikaları ve sanat arasındaki ilişkilere yönelik disiplinlerarası okumalar yapmaya başladım. Bu okumalar, bize sunulan eğitimin ne kadar kısır olduğunu daha iyi görmemi sağladı.

Batı’nın ötekine ait olanı nasıl alıp kendine mal ettiğini, Afrika’nın ve Doğu’nun sanatının modern dönemin beyaz erkek sanatçıları tarafından nasıl kullanıldığını daha açık görmeye başladım. Oryantalizmde de Doğu’nun nasıl egzotik ve erotik bir nesneye dönüştürüldüğünü görüyoruz. Fakat bütün bunların içerisinde yine Kürtlere dair bir şey yoktu. Belki birkaç oryantalist ressamın veya fotoğrafçının çalışmalarında Kürtler, yine egzotik bir nesne olarak yer alıyordu. Dili, varlığı ve kimliği kabul edilmeyen bir halk, sanat tarihinde de yer almıyordu. Kürtlerin yaşadığı coğrafyalar binlerce yıllık sanat ve kültür üretiminin parçası olmasına rağmen Kürt sanatı ancak 1990’lardan itibaren, özgürlük mücadelelerinin de etkisiyle güncel ve çağdaş sanat alanında daha görünür olmaya başladı.

British Museum gibi Avrupa müzelerinde Mezopotamya’dan getirilen çok sayıda eser bulunuyor. Ancak bu eserlerle bugün o coğrafyada yaşayan halklar arasındaki tarihsel ve kültürel bağ geri planda kalıyor.

Müzelerdeki eserler, geldikleri coğrafyadan tamamen kopuk biçimde görülüyor. Sanki bir zamanlar o coğrafyalarda yaşayan ve bu eserleri üreten halklar bir anda ortadan kaybolmuş gibi anlatılıyor. Antik Mezopotamya ile bugünkü Mezopotamya, sanki birbirinden tamamen kopuk iki dünya gibi ele alınabiliyor. Oysa coğrafyalar boşlukta yaşamıyor. İnsanlar, diller, gelenekler, hafızalar ve mekanlar tarih boyunca değişerek, dönüşerek ve birbirlerine eklemlenerek devam ediyor.

Kürtlerin görünmezliği de burada ortaya çıkıyor. Kürtlerin yaşadığı coğrafyaların tarihinden söz ederken modern Kürt tarihini, kültürel üretimini ve hafızasını tamamen dışarıda bırakmak yanlış. Bence müzelerde bir eserin hangi coğrafyada ve kimler tarafından üretildiği anlatılırken, bugün o coğrafyada yaşayan halkların kimler olduğu da aktarılmalı. Yalnızca antik döneme ilişkin bilgi değil o coğrafyanın sonraki tarihine ve bugününe ilişkin bağlam da eserin yanında yer almalı.

Kürtlerin yaşadığı coğrafyanın farklı devletlerin sınırları içerisinde kalması ve kültürel mirasın bu devletlerin resmi tarih anlatıları üzerinden ele alınması, Kürt sanat ve kültür tarihinin kendi adıyla yazılmasını nasıl etkiledi?

Kürt kültürel mirasına ilişkin yeterli bilimsel araştırmanın bulunmaması, aktarımın büyük ölçüde sözlü kültüre dayanması ve dört parça Kürdistan’ın farklı devletlerin egemenliği altında olması, Kürtlere ait kültürel mirasın bu devletlerin resmi anlatıları içerisinde ele alınmasına neden oldu. Kürtlerin kültürel mirasının sahiplenilmesi ve Kürt adının bu anlatıların dışında bırakılması da bunun bir parçası.

Bugün bizim yapmamız gereken, siyasi alandaki varlığımızı gösterdiğimiz kadar kültürel mirastaki varlığımızı da göstermek ve açığa çıkarmak olmalı. Bunun için Kürt akademisyenlerin, arkeologların, sanat tarihçilerinin, antropologların, etnografların ve sosyologların çalışmalar yürütmesi gerekiyor. Ancak bu tür çalışmalar kurumlar aracılığıyla yürütülebileceği için bireysel çabalar yetersiz kalıyor.

Avrupa müzelerindeki eserlerin hangi koşullarda edinildiği ve bu eserlerin kaynak ülkelere ya da topluluklara iadesi uzun süredir tartışılıyor. Kürt kültürel mirasına baktığımızda bu tartışma nasıl bir boyut kazanıyor?

Bir nesnenin Avrupa’ya hangi koşullarda geldiğini bilmek çok önemli. Arkeolojik kazılar, savaşlar, diplomatik ilişkiler, koleksiyonculuk ve sömürgecilik birbirinden tamamen ayrı süreçler değildi. Mezopotamya’dan gelen eserlerin savaşlar sonrasında talan edilen topraklardan çıkarılarak getirildiğini biliyoruz. Irak ve Suriye’deki çatışmalar sonucunda boşaltılan ve yağmalanan müzeleri de biliyoruz. Bu nedenle müzeler, koleksiyonlarının geçmişini şeffaf biçimde anlatmalı. Provenans, yani bir eserin müzeye ulaşıncaya kadarki hikayesi, eserin kendisi kadar önemli.

Bu eserlerin tüm insanlığın ortak mirası olduğuna inanıyorum. Ancak ait oldukları topraklara ve kültürlere iade edilmeleri gerektiğini de düşünüyorum. Tabii bunun için sağlıklı koşulların oluşması gerekiyor. Savaş ve çatışmanın sürdüğü yerlerde kültürel miras da tehlike altındadır. Bugün British Museum arşivinde doğrudan Kürtlerle bağlantılandırılmış eserler bulunuyor ancak bunların çoğu sergilenmiyor. Bence öncelikle Avrupa müzelerinde bulunan Kürt kültürel mirasına ilişkin araştırmalar yapılmalı ve bunların dijital erişime açılması talep edilmeli.

Kültür merkezleri, müzeler ve arşivler bu hafızanın korunmasında nasıl bir rol üstlenebilir?

Çok önemli bir rol oynayabilirler ama maalesef bu konuda yeterli çalışma olduğunu düşünmüyorum. Kürtlerin temsil sorununu yalnızca siyasetin üzerine yükleyemeyiz. Dil, kültür ve sanat da çok önemli. Diaspora aynı zamanda hem hafızayı korumak hem de yitirmek açısından etkili. İlk göçlerle gelenlerle yeni göçlerle gelenler arasındaki dengeyi sağlayabilecek şeyin kültür ve sanat olduğunu düşünüyorum.

Her yıl düzenlenen festivaller çoğu zaman müzik dinletilerinin ötesine geçemiyor. Film festivalleri önemli ama yeterli değil. Müze ve arşiv oluşturmak bireysel çabalarla yürütülebilecek işler değil kurumların bu konuda çaba göstermesi gerekiyor.

“Kürt sanat tarihi” dediğimizde kurumsallaşmış bir alandan söz edebiliyor muyuz?

Sanat tarihi veya görsel kültür dediğimizde plastik sanatlar, mimari ve özellikle modern dönemden itibaren fotoğraf, video ve güncel sanat gibi alanlardan bahsediyoruz. Belirli bir noktaya kadar geriye gidebiliyoruz. Örneğin Kürt bir hanedan olan Mervaniler döneminden kalan mimari yapılar var. Bitlis’teki Kürt emirlikleri döneminde yapılmış mimari yapılar, mezar taşları ve el sanatları gibi örnekler bulunuyor. Ancak bunların önemli bir bölümü Türk, Arap, İran veya daha genel olarak İslam sanat tarihi içerisinde ele alınmış. Kürtlerle ilişkileri ya hiç konuşulmamış ya da çok sınırlı ele alınmış.

Bunun temel nedenlerinden biri, sanat tarihi çalışmalarının büyük ölçüde ulus devletlerin ortaya çıkışıyla sistematikleşmesi. Kürtlerin kendi ulus devletleri olmadığı için kendi sanat tarihlerini kurumsal olarak yazma imkanları olmadı. Çalışmalar Türkiye, İran, Irak ve Suriye gibi farklı devletlerin tarih anlatıları içerisinde kaldı ve dört parça arasında bağ kurulamadı. Bugün hala araştırılmayı ve belgelenmeyi bekleyen çok geniş bir alan var. Öncelikle elimizde olanı ortaya çıkarmalı, arşivlemeli, belgelemeli ve dört parçadaki çalışmalar arasında bağlantılar kurmalıyız.

Söyleşiyi Londra’ya dönerek bitirelim. Tamamen “Londra’da Kürtlerin İzleri” başlıklı bir yürüyüş hazırlasaydınız, nasıl bir rota kurardınız?  

Güzel bir tur başlığı. Üzerinde çok çalışılması ve araştırma yapılması gerekir. İlk olarak British Museum’da sergilenen eserlerden başlardım. Sonra Hackney’de tekstil sektöründe çalışan Kürtlerin çalıştıkları yerlere giderdim. Tekstil sektöründen yemek sektörüne geçişle birlikte restoranlar ve kafeler üzerinden Dalston’a, oradan Harringay ve Green Lanes’e uzanırdım. Kürt derneklerinin ve kurumlarının bulunduğu yerleri de rotaya dahil ederdim.

Böyle bir turun hikayesi yalnızca Kürtlerin Londra’da nerelerde yaşadığını göstermekten ibaret olmazdı. Kürtlerin Londra’ya nasıl geldiklerini, hangi işlerde çalıştıklarını, hangi mekanları oluşturduklarını ve zaman içerisinde Londra’nın kendisini nasıl dönüştürdüklerini anlatırdı.

 

***

“Green Lanes’te işletmelerin çoğu Kürt ama hâlâ ‘Türk marketi’, ‘Türk restoranı’ deniyor, bölge ‘Little Turkey’ diye anılıyor. Kürtlerin buradaki varlığı ve yoğunluğu bilinirken bu adlandırmanın değişmesi gerektiğini düşünüyorum.”

Little Turkey, büyük inkar

Haringey Belediyesi ile Golden Key Academy’nin ortak çalışması kapsamında Haringey’de yaşayan ya da çalışan 10 kişiye burs verildi. Ben de bu kişilerden biriydim. Kursun sonunda bizden Haringey bölgesini içeren bir tur hazırlamamız istendi. Doktora tezimin konusu “Görsel Kültürde Göç, Sürgün ve Mobilite.” Dolayısıyla göç, göçmenlik ve yerinden edilme akademik çalışmalarımın da bir parçası. Haringey’de bir tur hazırlayacaksam bunun göç ve yerinden edilme üzerinden olması gerektiğini düşündüm ve Green Lanes üzerine yoğunlaştım.

Buradaki restoran ve işletme sahiplerinin büyük bölümünün Kürt olduğunu biliyordum. Ancak işletmelerden “Türk marketi”, “Türk restoranı”, “Türk berberi” diye söz ediliyor ve bölge “Little Turkey” (Küçük Türkiye) olarak adlandırılıyor. Bunun nedenlerini araştırmaya başladım. Kürtlerin buradaki varlığı ve yoğunluğu bilinirken hala “Little Turkey” denmesinin değişmesi gerektiğini düşündüm.

Tur, Green Lanes’in 150 yıl önceki tarihinden başlayarak son 75 yıldaki göçlerle nasıl şekillendiğini ele alıyor. Kıbrıs’tan gelen Kıbrıslı Türkler ve Rumlar, 1978 Maraş Katliamı sonrasındaki Alevi göçü, 1980’lerde askeri darbenin ardından Türkiye ve Kürdistan’dan gelen Kürt ve Türk göçü ile 1990’lardaki savaşın ardından yaşanan büyük göç, bölgenin bugünkü yapısının oluşmasında etkili oldu.

Bugün Kürtlerin burada büyük bir nüfusa sahip olduğunu görüyoruz. Özellikle yemek sektöründe önemli bir ağırlıkları var. Ancak hala bir kimlik karmaşası var. Ben bu turda bunun nedenlerini savaşlar, çatışmalar ve asimilasyon politikalarıyla ilişkilendirerek anlatmaya çalışacağım. Bu nedenle turun durakları arasında Kürt Toplum Merkezi ile İngiltere Alevi Kültür Merkezi ve Cemevi de olacak.