Türkiye’nin batısında yaşayan çoğu çocuk için öğretmen ile asker/polis ve okul ile karakol arasında bir bağ yok belki. Olsa olsa ikisi de, ailesi tarafından kutsanan meslekler ve mekanlar. Oysa Kürdistan’da bambaşka. Çoğu Kürt çocuğu için geçmişten beri, hayatlarında devleti temsil eden temel iki unsuru oluşturuyorlar. Hatta devlet demek öğretmen ve asker/polis demek çoğu için.
Öğretmen, okulda devleti anlatır. Devletin dilini öğretir. Sembollerini gösterir. Kurallarını ezberletir. Devletin, bu çocukların nasıl insanlar olmasını istediğini söyler ve bu şekilde yetişmelerini sağlar. Elbette bunları sevgiyle şefkatla yapmaz, yapamaz. Zorla, döverek, söverek, şiddet uygulayarak yapar. Başka türlü nasıl yapacağını da pek bilmez. Üstelik bu çocuklara karşı şiddet kullanmak meşrudur; zira ‘makbul vatandaş’ değillerdir, ‘düzeltilmeleri’ ve istenen hale gelmeleri için sadece şiddet işe yarar. Nitekim başından beri devlet bu şekilde yaklaşmıştır, ‘dağlı’ ve ‘medeni olmayan’ bir kavme başka türlü davranılamayacağını bellemiştir. Pek tabii, bu çocukların bir dilleri var, kültürleri var, yoğurdu yeme biçimler var.
Olur da önce benliğini sonra kimliğini oluşturan bu özelliklerini okul sınırlarında, ve dahi dışarıda dışa vurursa, Kürtçe konuşur, güler, ağlar, üzülür, ıslık çalarsa yine yer tekmeyi tokadı. Çocuklar maruz kaldıkları bu şiddeti küçükken anlamaz, anlamlandıramazlar. Ama biraz büyüyüp şiddetin nasıl bir sistemle ve hangi durumlarda kullanıldığını anladıkları zaman o şiddetin aslında devletin ta kendisi olduğunu görürler. Öğretmen de devletin sopası.
Asker/polis de okulda dayatılan davranış kalıplarının, bilgi ve becerilerin okul dışındaki bekçisidir. Nerede duramayacağını, yürüyemeyeceğini, oynayamayacağını belirler ve denetler. Devletinin koyduğu, öğretmenin öğrettiği kurallara göre hareket etmeyen herkesi cezalandırır. Duruma göre bazen döver, bazen hapseder, bazen evini yıkar, köyünü yakar, mahallesini yok eder, bazen de öldürür.
Okulda öğretmen okul dışında asker/polis. Öğretmenin elinde sopa, asker/polisin elinde silah. İkisi de meşruiyetini devletten alır. İktidar ondadır, onun kuralları geçerlidir. Biri diğerinin devamıdır.
Bazı durumlarda bu ortaklık daha da derindir. Okullarda öğretmen olarak çalışanlar, asker/polis eşleridir. Gerçekte eğitim fakültesi okuyup okumadıkları, eğitim formasyonları olup olmadıkları çok önemli olmayabilir. Önemli olan devletin yüce çıkarları için çalışanların ihya edilmesidir.
Bu son savaşta ortaklığı bir kere daha gördük. Birçok yerde okullar, JÖH ve PÖH tarafından barınma, çalışma, savaş stratejisi geliştirme merkezleri oldu. Sınıflardaki tahtaları neler yazdıkları hala hepimizin zihninde canlı duruyor.
Buraya kadarını daha önce de defalarca gördük, yaşadık, yazdık, konuştuk. Son zamanlarda yaşanan ve sözkonusu ortaklığı bir kere daha gösteren başka bir örnek de çıktı: Taciz ve tecavüz.
Ensar Vakfı’nın yurdunda kalan çocukların uğradığı taciz ve tecavüzle gündemleşen, sonra patır patır farklı şehirlerdeki okullarda ortaya çıkan diğer vakaları öğrendik. Bu vakalar gündemdeyken ve konu meclise taşınmışken, Nusaybin’de bir askerin girdiği evin yatak odasında aynaya yazdığı yazılama, yine aynı zihniyetin nasıl devam ettiğini açıkça gösteriyordu.
Bu son vakalar, geçmişten beri zaman zaman ortaya çıkan çocuklara tecavüz olaylarını hatırlattı. Özellikle Kürdistan kentlerinde rastlanan bu olaylarda çoğu zaman öğretmenlerin ve asker/polislerin beraber hareket ettiği, aynı çocuklara birçoğunun defalarca tecavüz ettiği tespit edildi (ve elbette çoğu cezalandırılmadı). Bunlar sadece ortaya çıkanlar. Bir de gizli kapaklı kalan, ortaya çıkmamış binlerce diğer vakayı düşünün. Türkiye’de bu konuda yapılmış geniş kapsamlı araştırmalar yok, yapılmasına da kimse izin vermez. Ancak dünyada yapılmış bazı araştırmalar var. Bir araştırmaya göre, özellikle etnik farklılıkların olduğu yerlerde, öğretmen ve öğrencilerin farklı etnik kimliklerden olduğu durumlarda çocuklara yönelik taciz ve tecavüz vakaları daha fazla. Bu durum, öğretmen sözkonusu topluluğun bir üyesi olmadığı için toplumsal baskının daha az olması, ’öteki’ etnisiteye sahip öğrencilere yönelik tacizlerin cezalandırılmaması ve bu öğrencilere yönelik ‘gizli nefret’ veya ‘hak edilmiş müdahale’ gibi değişkenlerle açıklanıyor. Aynı mantığın asker/polis için de geçerli olduğunu söylemek hiç de yanlış olmayacaktır.
Amacımız elbette canla başla çocuklarımıza kendilerine ve dünyaya dair güzel ve faydalı şeyler öğretmeye çalışan emekçileri karalamak, onları şüphe altında bırakmak değil. Ancak emekçi öğretmenlerin de kabul edeceği ve doğrulayacağı gibi, devlete itaatin tam olduğu okullarda çocuklarımızın maruz kaldığı fiziksel ve psikolojik şiddetin, aşağılama, hor görme, ötekileştirme ve yabancılaştırmanın haddi hesabı yok. Bir de üstüne gizli kapaklı kalan taciz ve tecavüz vakaları.
Bütün bunları düşündüğümüzde sorulacak bazı sorular şunlar olmalı: Eğer böyle kokuşmuş ve Kürt düşmanı bir sistem meşruiyetini hala devam ettirebiliyorsa, bunun sorumlusu kim? Alternatif nedir? Sorumluluk kimlere düşüyor?