Hasan SAĞLAM
Gördüm babaların ağlamasını
dalları düğüm düğüm
gövdesi kahve falı
bir zeytin ağacını köklemek var ya
sökmek var ya sarp yamaçtan ardıcı
kazma vurmak beş yüz yıllık meşeye
acısını duymak var ya kopmanın
babaların ağlaması işte o
babaların ağlaması öyle zor.”
Hasan Hüseyin Korkmazgil
Hayat; kan, kıyım ve talan ile devam ediyor. Zorbalıkla, doğal olmayan devletler ve sistemler kurulmuş, insan iğdiş edilmiş ve buna alıştırılmıştır. Vatan, millet gibi argümanlarla, ahlak, etik, namus vs. kavramları daha çok ataerkil geleneklerle sürüyor. Hiçbir devlet doğal değildir. Kendi bekası için kendilerine düşman yaratır, sürekli çatışma ortamı doğururlar. En nihayetinde kendisine yararlı malzemeyi işlevliği bittiğinde canlı cansız fark etmez çöpe atarlar. Devletler, kendi dostlarını da düşmanlarını da kendileri yaratırlar, faydalanma dönemi bittiğinde onları yok etmek için de ekipmanlar oluştururlar. Bunlar daha çok mafyatik ve çeteci tiplerdir. Dolayısıyla bu doğal olmayan süreç içerisinde mutluluk hayatın küsuratıdır sadece.
Doğaya ait olmayan bu eril, erk, ırkçı, dinci ve cinsiyetçi sistemlere karşı elbette kafa tutan yürekler her dönem ortaya çıkmıştır. Sokrates’ten Halac-ı Mansur’a, Şeyh Bedreddin’den Pirsultan’a kadar sayısız düşünür direnişçi kendi dönemlerinde anlaşılmamış ve korkunç şekilde kıyılmışlardır. Ancak tarih avcılar tarafından yazılsa da “hak” ve “hakikat” kendisini elbette o sayfalardan dışa vuracaktır. Ve onlar sonsuzluğa kadar zalimler ve zulme karşı direniş destanlarında yaşayacaklardır. Devlete tamah etmeyen “raa haq” Kızılbaş Alevi inançlı Dersim halkı da bu saldırılardan ciddi derecede kıyıma uğramıştır. Bu haksız gidişata karşı kendi öz gücü ile topraklarında filizlenen yürekler çıkmıştır ve bunlar faşizmin korkunç saldırıları ile katledilmişlerdir. Bir iki örnekle konuyu sürdürelim.
Kadim Dersim topraklarındaki anaların acılarını anlatmak dillere sığmaz. Ancak babalar vardır, oğulları bu gerici zihniyete karşı yüreklerini ortaya koymuşlardır ve geri dönüşleri olmamıştır. Babalar acısını toprağa gömememiş ve bunu bütün ömürlerince hayatının acı ninnisi yapmışlardır.
Acı her dilde farklı anlatılsa da yürekte yaktığı yer aynısıdır. Hem diller henüz bazı şeyleri anlatmaya yeterli değillerdir. Ama jestler, hareketler figürler önemlidir. İşte bundandır ki oğulları öldürülen babalar anlatamadıkları acıları “kılam, türkü, stran, şuar” yapmışlardır. Dersim coğrafyasında bunlardan epeyce var.
Unutmak kuşkusuz kusurdur. Firik Dede oğlunun ateşlerde yakılarak katledildiğini duyunca; “madem kerametin vardı neden yağmur yağdırmadın?” der ve her şeyi reddeder. Uzunca zaman sakalın sazına ve sarığına dokunmaz. Bu derin sessizlik milyonlarca cümleden evladır elbette. Zira konuşanlar yakmıştı oğlunu ve o sakalında büyüttü evladını. Tamburuna dokundukça inledi nağmelerde. Her şeye o kadar kızgındı ki; bütün ömrünü bu kırgınlıkla sürdürdü. Başka kılamlarda oğluna yandı. Ancak oğullarını farklı şekilde yitiren Kırmanç dilinin derin bilgesi Sılo Qız, gene aynı dilin belki en lirik sesi Qemero Areyiz ve o coğrafyanın en iyi iki dilini hem inançsal hem etnik biçimde komponize eden ulu çınar Aşık Daimî… oğullarına ağıtlar yaktılar. Her birinin hikayesi destanlar düşürür dünyanın gözlerine. Acısı vurduğu yerden damar damar kanatır. Sılo Qız “arşe” ile dokununca kemanesine “reçinesi” sesinin dumanına karışır. Oğul yitirmiştir, dağ taş zulme bıçak kesse yetmez elbet.
Saheyder, 1966’da Erzurum’da askerdir. Varto depreminden sonra bölgeye giden askeri araç şarampole yuvarlanır ve Saheyder ölür. Yirmili yaşlardaki evladını o kıraç topraklarda Varto’nun büyük sancısı ile bir yaşar. Dağı taşı susturacağından değil, gözyaşları ile ırmaklardan su aşırmak da değil amacı. 38 gibi büyük bir terteleden sıyrılmış binlerce ölüme tanıklığı ile durmadan acıyan bir yaranın önünde diz çöker. Gözyaşlarından arşe ile arşa çıkar ağıtları. Uzunca söyler, her düğünde, her ortamda kendisi ile herkesi ağlatır. Acısının dermanı yok bilir yarasını ve acısını sürdürür ömrü ile.
Rüzgâr sert esiyor 12 Eylül faşizmi bulduğunu yakıp yıkıyordu. Ama yürekler var el ayak buz kesilse onlar ateş dağıdır. Öyle bir fırtınadan ateş çalar ki o, herkese “imanım” dedirtir kendine. Kazım Aydın’dır yani İsmail Aydın namı değer Aşık Daimi’nin oğludur. Cesareti hala destanlar boyu anlatılır babası sazın orta teline dokunur zira ana yüreği ağır yara almıştır. Hangi dağdan kar getirsen soğutmaz yürek yanıklığını ve yangınını. Daimi dokunur sazına, tel dile gelir; “ne ağlarsın benim zülfü siyahım, bu da gelir buda geçer ağlama.”
İmanım (Kazım Aydın) Aşık Daimi’nin oğlu, 1970’li yılların fırtına devrimcilerindendi. Askere götürülmüştü, 1981’de asker elbisesi içinde silahıyla birlikte firar ederek daha önce kaldığı Dersim’e dönmüştü... 1981 sonbaharında Pülümür Kırmeşe köyünde Metin Yılmaz’la birlikte yaşamını yitirdi. Hamili Yıldırım’dan bir anı; “1979 yılıydı, Dersim merkezde yürürken aniden polis aracı yanımda durdu ve silahları bana doğrulttular. Beni alacaklardı, yapacak bir şey yoktu. Aniden İMANIM nerden çıktıysa Xızır gibi yetişti; bir baktım diğer taraftan adeta polis arabasının üzerine atladı ve 14’lüyü polislere dayadı. Polisler silahlarını geri çekip gaza basıp gittiler. Beni ellerinden aldı…”
Dünya kahırla dönüyordu. Qemero Areyiz topraklarında hayata tutunamamış Avusturya’ya gurbetten beter gurbete çıkmıştı. Curasını kendinden ayırmaz, çocukları bağlamanın asi sesi ile büyürler. Oğlu Ali Demir kulaklarında büyüyen bu ses ile hayata akar. Dünyanın halklarına yapılan zulme boyun eğmez. Dağ olma zamanıdır her yer zindan olmuştur çünkü. Emekçiler eziliyor halklar katlediliyordu. Kabına sığmayan vicdan değil yalnızca, en rasyonel biçimde reddeder elinin altındaki burjuvazinin saltanatını. Bilince çıkarmıştır iradesini ve Dersim topraklarında dağ olma vaktidir. Sevdasının yıldız taktığı bir anda vurulur bir dağ yamacında. Acısı ağlamakla anlatılacak gibi değildir. Sığmaz yere göğe Qemer’in sancısı; “Derdi derdi derdi, Aliyemı derdi zerre mı werdi.”
18 Aralık 1962’de Dersim-Pülümür’de doğdu. Avusturya’dan mücadele için ülkeye yeni gelen Ali Demir TKP/ML ileri sempatizanı, TİKKO savaşçısıydı. Sivas-Erzincan-Dersim’in kesiştiği noktaya yakın bir bölgeden hareket ederek Yeşilyazı’dan geçerek Söğütlü’ye uğrar. Mola verdikleri bir yerde köylüler askerlerin köye yığınak yaptığını, dikkatli olmaları gerektiğini iletir. Tarih 1 Ağustos 1986’dır. Ancak bu arada askerler gerillaları görmüş köyün etrafına yığınak yapmaya başlamıştır bile. Köyün içinde devam eden çatışmada önce Doğan Memeçil, ardından da İsmail Kaya şehit düşer. Onların ardından düşman karşısında kahramanca direnen Yusuf Yıldırım, Ali Demir, Cahit Oğuz, İmam Utan, Süleyman Kaya, Yusuf Tosun ve Cumhur İçöz şehit düşerler.
Anılarına saygı ile…