Kürt halkı olarak içerisinde bulunduğumuz durum, bölgesel gelişmeler ve konjüktürel yapı gereği kendimizi yeniden ele almamız gereken ve her zamankinden daha çok insani haklarımızı savunmamız ve sahip çıkmamız gereken bir sürece girmiş bulunuyoruz. Bölgede yanı başımızda yaşanan gelişmeler bir kez daha bizi derin düşünmeye ve olası gelişmeleri değerlendirmeye, buna göre yeni kararlara gitmeye teşvik etmektedir. Mevcut durumda Ortadoğu sahasında yaşanan gelişmeler, Ortadoğu halklarının artık eskisi gibi diktatörel rejimleri kabul etmeyeceğini, eskisi gibi her iktidara gelen hükümet veya hükümetlere boyun eğmeyeceklerini açıkça ortaya koymaktadır. Ortadoğu da müdahaleye maruz kalmayan ülke neredeyse yok denecek kadar azdır. Bunların en başında geleni de Türkiye olmaktadır. Türkiye’nin dış bir müdahaleye maruz kalmasını bir yana bırakırsak; ciddi anlamda bir iç savaş sürecini yaşamaktadır. Yaşadığı bu iç savaş nedeni ile her gün kayıp vermekte, cenaze kaldırmaktadır. Son aylara baktığımız da cenazesiz geçen tek bir gün yok denilecek kadar azdır. İç savaşın yanı sıra onu en çok zorlayan ve çözümsüz bırakan Kürt sorununa yaklaşımında ciddi anlamda bir tıkanıklığı yaşamaktadır. Yaşadığı bu tıkanıklık soruna çözüm aramak değil, aksine sorunu daha da içinden çıkılmaz bir hale getirmek için attığı adımlardır.
Dikkat edilirse; her Kürt sorunu denildiğinde AKP Hükümeti ya görmezden gelerek yok saymakta, ya da çözüm paketinde çıkardığı birkaç “zırva” madde ile Kürt halkını oyalamayı seçmektedir. Oyalama demek aslında yapılanlar karşısında oldukça hafif kaldığından dolayı alay etmektedir, demek daha yerinde bir tespit olacaktır. Kürtlere “ne istiyorsunuz” demeden her gün Kürtler meydanlarda “ana dilde eğitim hakkımızı istiyoruz” diye haykırdılar. Kürtler haykırmasına haykırdılar da onların bu haykırmalarına verilen cevap ne oldu? Önemli olan budur ya.
Yüz yılı aşkın bir süredir dilsizleştirilen, kimliksiz bırakılan, kendi öz benliğinden uzaklaştırılan bir halk gerçeği yaratıldı. Bu halk ki; her türlü katliama, soykırıma, imha ve inkara rağmen ayakta kalabilmeyi başardı. Bunu başarmasının temel nedeni kendi öz kültüründen vazgeçmemiş olması ve ne pahasına olursa olsun kendisini var eden temel değerlerinden kopmamasıdır. Ancak son dönemlerin AKP Hükümetinin politikası, bunca yıldır dayanan, direnen ve kendi öz kültürünü tüm baskıcı ve inkarcı politikalara rağmen koruyan halkımızı geliştirdiği yeni eğitim sistemi ile birlikte yeni bir soykırıma tabi tutmak istemektedir. Bu sistemin adına da “eğitim hakkı” denilmektedir. Doğru her vatandaşın eğitim görme ve devletin eğitim olanaklarından yararlanma gibi bir hakkı vardır. Ama bu hak devlettin halklara reva gördüğü veya uygun gördüğü bir dil de olmaması şartıyla. Aslında eğitim konusunda “hak” olarak dayatılanlar biz Kürtlere karşı büyük bir haksızlık ve hakaret olmaktadır.
Kürtlerin anadilde eğitim hakkı Tayyip Erdoğan’ın lütufkar tavrıyla haftada “6” saatten ibarettir. -Lütuf buyurmuşlar kendileri- Bir halkın kendi anadilinde eğitim görme hakkını haftada 6 saate indirgeyen ve bunu da “seçmeli ders” olarak eğitim müfredatında yer veren bir hükümet, iktidar adına her ne denilecekse olsa olsa hak adına en büyük haksızlığı dayatmış olur. Bir halk ancak ve ancak yabancı bir dili seçmeli ders olarak seçebilir, kendi anadilini değil. Kürtlerin ağırlıkta yaşadığı bölgelerde olsa olsa Türkçe seçmeli ders olarak eğitim müfredatında yer verilebilir, Kürtçe değil. Bir halkın kendi anadilinde eğitim görmesi bir tercih olmaktan öteye bir haktır. Henüz 5 yaşını yeni doldurmuş bir çocuğun bu hakkının farkında olmasını beklemek kendini kandırmak olur. Ancak AKP Hükümeti 5 yaşında ki çocuğunda, ebevyelerin yerine de geliştirdiği 4+4+4 sistemi ile “sizin düşünmenize lüzum yoktur, ben düşünür ve karar veririm” diyor. Böylece eğitim hakkımız da sevgili devlet ve hükümet yetkililerimi tarafından elimizden alınmış oluyor, hem de veriyoruz adı altında. Eğer bu hak başkaları tarafından verilmiyorsa, orta da bir hak ihlali ve hakkın gaspı söz konusu olmaktadır. Bu hakkın gaspı da mevcut devlet ve hükümet tarafından, dolayısıyla başbakanın kendisi tarafından yapılmaktadır.
Günümüz de Türkiye’de var olan tüm okullar insanların bilinçlenmesine, sosyal siyasal düzeylerinin gelişmesine, felsefik bir bakış açısının kazandırılmasına değil, insanların, dolayısıyla toplumun tüm bireylerinin iktidarın hizmetine koşuşturulmasında ve iradesiz kılınmasın da önemli bir rol oynadıkları inkar edilemez bir gerçektir. Okullar sistemin uşaklarının yetiştirildiği, çocukların daha küçük yaşlarda terbiye edilmeye çalışıldığı, kültürel inkarın, birey reddinin geliştirildiği temel bir kurum olmaktadır.
Hiçbir Kürt çocuğu okula gitmeden önce Türkçeyi bilmez iken, okuldan mezun oluncaya kadar hiç Türkçe bilmeyenimiz kendi anadilimizi unutmuş olarak ayrılırız o kapılardan. Bu okul ve eğitim sistemi aracılığıyla günlük olarak zihinsel ve ideolojik bir bombardımana tabi tutularak kendi halk gerçeğimizden, kültürümüzden ve benliğimizden uzaklaşmamız an be an dayatılır bizlere. Kimi zaman alay edilerek, kimi zaman övgüler dizilerek, kimi zaman düzgün Türkçeyi konuşmaya özendirilerek yapılmaktadır tüm bunlar. En çokta Kürtçe ve Kürtlük geri görülerek, dışlanarak yapılır tüm bunlar. Neymiş efendim; Kürt dili medeniyet dili değilmiş. Nasıl oluyor da daha yüz yıllık ömrünü tamamlamamış bir dil (Türkçe) medeniyet dili olabiliyor da, beş bin yıldan fazla tarihi bir mirasa ve zenginliğe sahip olan Kürtçe dili medeniyet dili olamıyormuş?
Sorun; Kürtçenin medeniyet, eğitim dili olup olmamasından öteye, dil aracılığıyla kültürel soykırıma tabi tutulmak istenen bir halk gerçekliğidir. Bu soykırımın en çok uygulandığı ve kültürel, sosyal, siyasal, ideolojik kırımların gerçekleştirildiği mekanlar okullar ve okul müfredatları olmaktadır. Bir halk en çok kendi dili ile kültürel kimliğine kavuşur, kültürel kimlik olmadan asla bir ulus kendi varlığını koruyamaz. Bir toplumun siyasi ve ideolojik kimliği elbette ki dilidir. Dil olmadan toplumsal kimlik kazanılamaz. Bu nedenledir ki Kürtlere dayatılanlar dilsizlik değil, toplumsal kimliksizliktir.
Başta da belirttiğimi gibi, artık Ortadoğu’da yaşanan gelişmelere paralel bir adımı atmanın ve Amed’de gelişen 14 Temmuz direnişine denk düşecek radikal bir adımı da asimilasyon ve oto asimilasyon araçlarına karşı geliştirmenin zamanının geldiği kanaatindeyim. Mevcut durumda bulunduğumuz konum ya var olan bu soykırımlara dur! Diyeceğiz ya da bu soykırımları uygulayan zihniyete hizmet ederek kendi toplumsal gerçekliğimizin dışına çıkarak, kendi ellerimizle kendimizi kimliksiz kılacağız. Toplum olarak kimliksizliğe son vermek ve kendi öz kimliğimize kavuşmak için bu aşamadan sonra yapmamız gereken tek şey vardır. Sistem okulların da okumaya son vererek kendi okul sistemlerimizi kendimizin oluşturmasıdır. Bu da Demokratik Özerklik’in temel ilkelerinden biri olmaktadır. Bu aşamadan sonra bu hakkı devlette talep etme yerine hakkımızı uygulamak en anlamlısı olacaktır.
Okul mu, asimilasyon araçları mı?