Bir an bir kadının duru gözleri karşıma çıktı, öylesine açtığım bir internet sayfasında. Fotoğrafın altındaki haberde 15 yıllık evliliğini şiddete uğradığı için boşanma davası açmış olduğu adam tarafından 15 defa bıçaklanarak sokak ortasında öldürülen, 35 yaşında bir kadına ait olduğunu okudum. Adamın, dava süresince evden uzaklaştırma kararı ile eve yaklaşması yasak iken, hayatını tek başına sürdürmeye çalışan kadına işi ile evi arasındaki yolda pusu kuruyor adam. 15 defa bıçaklıyor, evliliğindeki her senenin sayısı kadar. Haberde bu derece planlı bir cinayet için, hafifletici bir sebep olan bir şüphe yazılıvermiş, şaşırmıyoruz. Sanki bir insanı hunharca sokak ortasında öldürmenin, üstelik de bir süre yaklaşık 15 sene kadar sevdiğin, yaşlarından hesap ediyoruz ki neredeyse beraber hayatlarının yarısını geçirdiği, en yakını olan insanın hayatını almanın bir gerekçesi olabilir gibi.

Avukatı adamın ağır tahrik altında suçu işlediğine hakimi ikna etmeye çalışmış, hakim ise adama “iyi hal indirimi” uygulamış. Sonuç olarak ikna olmuşlar ve 20 yıl vermişler, sokak ortasında 15 yıldır “sevgi ve aşk” ile yan yana yaşadığı kadını 15 defa bıçaklayarak hayatını çalan adama. Kadının güzel gözlerinin duru ve hüzünlü ifadesinin yanında katilin resmi vardı. Adamın iki polisin arasındaki özgüveni ve haklı ifadesi, mahkeme heyeti tarafından ve belli ki haberi yazan gazeteci ile kontrol eden editör tarafından onaylanmış belli ki. Bizim memlekette herkes haklı ve herkes mağdur zaten, şaşırmıyoruz.

Bir başka haberde 12 yaşındaki bir çocuğa cinsel istismarda bulunan bir imamın ikinci defadır duruşması görüldüğü halde tutuklanmıyor. Elbette herkesin masumiyet karinesi altında yargılanması gerekirken; pek çok örneği düşündüğümüzde iddianamesi olmadan aylarca tutsak edilenleri, normal tutuklu haklarından bile yararlanmadan dört duvara mahkum edilenleri; sadece olması gereken hukuk ve adalet kavramı ile olan uygulamalar arasındaki derin uçurum bu dönemin tipik özelliği. İktidara yakın olanlar ne kadar iğrenç ve vahşi suçlar işlerlerse işlesinler bir şekilde hafifletiliyor, suç başkasına atılıyor, intihar/kaza denilerek aklanmaya çabalanıyor veya hukuk süreci mağduru cezalandıracak kadar uzuyor. Üçüncü sayfa haberlerine yansıyan plazaların üst katlarından atılan kadınlardan intihar ettiği iddia edilen 11 yaşındaki kız çocuğuna kadar hep aynı süreç işliyor. Suçlu, iktidara yakın bir pozisyonda, ailede, cemaatte olduğu için korunuyor ve dolayısıyla medya aracılığıyla itiraz etmen ve tepki göstermeyen herkes de suça ortak ediliyor. İtiraz edenler ise “hain” zaten, aksi düşünülebilir mi?”

Öyle büyük sorular var ki sıradan bir üçüncü sayfa haberinin altında. Hukukun yıldıran ve erkekleri suç ortağı haline getiren “tahrik” gerekçeleri, “iyi hal” denilen ne olduğu belli olmayan biat hallerinin yanı sıra medyanın kadınları bir defa daha öldüren, öldürürken de suçlu, ahlaksız veya kötü ilan eden dili; fotoğrafların seçilişindeki dolaylı mesajların yanında başka birçok vurgu daha var. Dünyada çok az yer var belki böyle dil, olay ve fotoğraflarla karşılaşmadığımız ve giderek yükseliyor bu eğilim. Yükselen sağ, kadınların toplumsal hayattaki görünmezliğini ve ev-içi karşılığı ödenmeyen görevlere endekslenmiş bir hayat vadediyor. Biz Türkiye seçimlerini tartışırken, Avrupa Parlamentosu seçimlerinde yükselen sağ, daha fazla kadının can ve fikri özgürlüğüne saldıran politikaları açıkça dillendiriyor. Sadece kadınlara değil, göçmenlere, etnisite gruplarına, farklı inanç gruplarına karşı da baskılayıcı politikalarla daha fazla oy kazanma peşindeler ve işin korkutucu tarafı bu sözler oy kazandırıyor.

Seçimler sırasında açığa çıkan dilin ırkçı ve şiddeti normalleştiren tonda olması sadece Türkiye’ye özgü bir durum değil. Ancak, şiddetin gerekçesi olarak “sevginin ve namusun” gösterilmesinin Ortadoğu toplumları dışında çok da yaygın olmadığı açık. Seçimlerde kentlere karşı oluşan dilin de aşk ve cinsel bağlamlı sevgi sözcükleri ile sergilenmesi bu defa çok belirgin bir hal adı. Öldüren sevgi günümüz toplumunda normalleşirken, kentlere dair vaadin aşk olması, çok manidar. Zira kent suçları böyle oluşuyor, yani kentin her parçasını kentin üzerinde yaşayanlarının rızasını umursamadan veya zorla yeniden üreterek “satabilecek” veya turistlere yönelik “cazip” kılınabilecek şekilde biçimlendirmek, inşaat sermayesi için sürekli bir yatırım alanına çevirmek; yalnızca para harcayabilecek insanlar için güzellikler ve huzur sunan bir büyük AVM’ye dönüştürmek istiyorlar. Elbette yerli ve milli renklerle. Kadını eve kapatan (karar verme ve hayatını belirleme hakkını elinden alan), kapattığı yerde bedenini hem arzu nesnesine dönüştüren hem de çocuk doğurup, güzel yemek yapıp, ev ekonomisini gözeten iyi ev kadını-emekçiye çeviren mikro ideolojiyle ne kadar uygun değil mı?

İktidarın propagandasına yansıttığı ve gündelik hayatta dayattığı ideoloji, her ölçekte bize biata dayalı bir hayatı dayatıyor veya bizi öldürüyor. Avrupa seçimlerinde yükselen sağın vaadi de, yerel seçimlerde öne çıkan söylemlerin de, aileyi dayatan politikaların da vaadinin aynılığı, bu döngülerden çıkış yolunun da anahtarı.