Onun İmralı sürecine bakışı, bir “yenen-yenilen” bakışıdır. PKK’nin “yenildiği” o nedenle şimdi yenilen güce “silah bıraktırma” aşamasına gelindiği iddiası onun temel tezi. Bu tez, İmralı sürecine karşı yapılmış en büyük provokasyondur. “Sizi yendik, şimdi de teslim alacağız” üslubu, Kürt halkının saflarında İmralı sürecine karşı zaten varolan güvensizliği büsbütün derinleştirir. Şunu bilmek gerekir: Kürt halkının desteklemeyeceği bir “müzakere” asla başarıya ulaşamaz ve Başbakan Başdanışmanı, Kürt halkını “kışkırtarak” onun İmralı sürecine destek vermesini dinamitlemeye yelteniyor.
Onun “zafer skoruna” gelince… Önce okuyalım: “2012’de yürütülen terörle mücadelede 149 güvenlik görevlisi şehit oldu. 445 güvenlik görevlisi yaralandı. PKK’nın ise yurtiçi ve yurtdışında kaybı 900 ölü, 300 yaralı şeklindeydi. Teslim olanlarla birlikte devre dışı bırakılan PKK’lı sayısı 1450’yi buldu…”
Bırakalım 30 yıllık iç savaş tarihini, dünya savaş tarihinden zerre kadar haberi olmayan Başdanışmana şunu hatırlatalım: Adolf Hitler, 30 Nisan 1945 tarihinde intihar etti, O, intiharından bir saniye öncesine kadar, kendi kendisine şu soruyu soruyordu: “Nasıl olur? Biz nasıl olur da yenilmiş olabiliriz; savaş boyunca biz 10 milyon “kayıp” verdik, 20 milyon Sovyet öldürdük, Fransızların, İngilizlerin, Amerikalıların, Yahudilerin ölüleriyle birlikte, bizim 10 milyonumuza karşı düşmanın 40 milyon kaybı var. Ve biz “kaybettik… Nasıl olur?”
Yalnız Hitler değil, şu anda UNİCEF verilerini okuyan Obama da şöyle mırıldanıyor: “Bu rapora göre Mart 2003’ten bu yana Irak’ta tam 1 milyon kişi can verdi. Bunların 3 bin 218’ini Amerikalı askerler oluşturuyor. 40 bini eski Irak ordusu askerleri ve direnişçiler. Ve biz Irak’tan çekilmek zorunda kalıyoruz… Gerçekten çok tuhaf…”
Başdanışman ise “biz 691 yaralı ölü verdik, PKK 1450, maç bizim” basitliği ile konuşuyor. Özel Paşa ve MİT, Başdanışmana “bu rakamlar doğru olsa bile, böyle bir skorun, dünyanın en büyük ikinci NATO gücüne sahip bir devlet için, tam bir yenilgi olduğunu”, PKK saflarında meydana gelen her boşluğun anında doldurulduğunu, buna karşılık “paralı askerliğe çağrıların” fiyaskoyla sonuçlandığını tane tane, anlayacağı şekilde anlatmalı.
Ama daha beteri de var. Başdanışman, şu anda İmralı’da ayağına gittiği PKK Önderi’ne karşı iç bulandıran bir saygısızlıkla konuşuyor. Ona göre, PKK Önderi “barış için, kan akmasın diye” devletin “müşavere” talebini kabul etmemiş, “bertaraf olmamak için” görüşmelere başlamak zorunda kalmış. Şöyle yazıyor:
“Oslo sürecinin öncesinde ve sonrasında Öcalan örgütün eylem yapmasını kendisinin muhatap alınması için mutlak gereklilik olarak görüyordu. Bir koz ve gereklilik olarak eylemlilikten medet umuyordu. Silvan saldırısından sonra gelişen süreç ortaya yeni bir denklem çıkardı. Öcalan terör eylemlerinin artık kendisini muhatap haline getirmediğini, aksine kendisinin devre dışı bırakılmasına sebeb olduğunu anladı. Eylem sayesinde görüşme algısı, yerini eylem sebebiyle bertaraf edilme algısına bıraktı.”
Böylece İmralı sürecinde Kürt tarafının durumu, Yalçın Akdoğan tarafından özetle şöyle formüle edilmiş oluyor: PKK askeri bakımdan yenildiği için, Öcalan da kendi şahsi menfaati için masaya oturmak zorunda kaldı…
Hükümet yanlısı gazeteci tayfasının bu ve benzeri “psikolojik savaş” hezeyanlarının Kürt kamuoyu açısından üç kuruşluk değeri bile yoktur. Ama bu aptalca ve tahkir edici açıklamalar, bizzat İmralı’da Öcalan’la masaya oturan Hükümetin Başdanışmanı tarafından yapılınca, bu, “müzakere” sürecini dinamitlemek anlamına geliyor.
Ve Başdanışman “argo” tarzı üslubuna devam ediyor. “Örgütün büyük iddialarına karşı devletin başarılı güvenlik politikalarıyla çektiği rest netice verdi…” Başdanışmana bir yazımızda “keşhane”de değil, müzakere masasında olduğunu hatırlatmak zorunda kalmıştık. Şimdi de ona “poker masasında” olmadığını hatırlatmak gerekiyor.
Öldürmekle savaş kazanılmaz Öcalan’la ‘kumar’ oynanmaz
Şu anda AKP’nin “İmralı sürecine” nasıl baktığını anlamak için Başbakan Başdanışmanı Yalçın Akdoğan’ın yazılarını okumak en kestirme yoldur. Çünkü bu yazılarda Başdanışman, İmralı sürecine bir “barış süreci” olarak değil, bir “savaş süreci” olarak bakıyor ve bizim, “müzakere savaşın başka araçlarla devamıdır” görüşümüzü çok “kaba” ve pek de “akıllı” olmayan bir şekilde doğruluyor.