“Solcu” rozetli Kemalistler, Kürtlere, zahmet edip çalınmış insaniyetlerinin davası peşinde koşmalarının gereksiz olduğunu söylüyorlardı. Çünkü, onlar emekçiden yanaydılar. Emekçiler, yer yüzü kardeşiydiler. Güç olduklarında, Kürtlerin ana sütü kadar helal ve aziz olan haklarını zaten avuçlarına koyacaklardı.

Sonra, Tansu Çiller’e de danışmanlık yapan rahmetli Erhan Göksel, “Abdullah Öcalan Kürdistan davasını öne aldığı için, Behice Boran’ın emriyle TİP’den attık” demişti.
Öcalan bundan sonra, Türk solundan umudu kesmiş, Kürtleri bir çatı altında toparlama çalışmaları başlatmıştı. Hala solda umut arayanlar, bu arada “bana sosyalist derseniz, şeref duyarım” diyen Ecevit’in kişiliğinde Kemalizmin ana damarı CHP’ye destek vermişlerdi.
CHP iktidarının ilk icraatı, ordunun Kürtleri tepeleme tatbikatına onay sunmak olmuştu.
Aynı CHP, 1991’de kendisini, Demirel ve Tansu Çiller başkanlığında iktidar ortağı yapan Kürt temsilcilerin hapishaneye gönderilmesine seyirci kalmış, sonra 1920’lere dönüş olan yangın, yıkım ve katliama katkı sunmuş, bununla da Kürdistan’dan silinmişti.
Dinciler bundan sonra, Kürdistan’da sol Kemalistlere alternatif olmuştu. AKP, Kürtlerin omuz vermesiyle tek başına iktidarı yakalamıştı.
Üstelik emekçi, hak ve hukuku teslim edense eğer, AKP’liler alın size emekçilik detircesine, yoksulluğun derin tünellerinden gelmeydi.
Kimi yalın ayak, çoğu delik pabucu sürükleyerek geliyordu. Liderleri Recep Tayyip Erdoğan sokaklarda simit, yaz aylarında simitten sonra su satarak eve para götüren bir gecekondu (varoş) çocuğuydu. Mehmet Metiner’in ona kızgınlık günlerinde yazdığına göre, yeni ayakkabısı ile topa vurduğu için, babası tarafından kulaklarından tutulup, ayakları yerden kesilecek şekilde havaya kaldırılarak cezalandırılan yoksul aile çocuğu…
Babalarının hayat ufku, mahalle camisinin duvarı seviyesindeydi.
En kestirme yoldan meslek, camilerde namaz kıldıran din memurluğunu (imam) sağlayacak imam okuluydu. Babaların imam okulunu tercih etmelerinin nedeni buydu.
Ayrıca bu memuriyette, ölü yıkayıcılığı da vardı. Buna karşılık gelecek sadaka, yaşama standartlarını düzgün hale sokacaktı.
AKP tepe kadrolarının “deve dişleri” en alttan gelen, Kemalizmin imam okulu mezunlarıdır. İçlerinde, burjuva kültürüyle yetişeni az, çoğu işportacılıktan, ayak işlerinden hayatını kazanarak gelen, sonradan diploma edinendi.
O nedenle, kimilerinin onları, kültürel dibe vurmuşlukla “ayak takımı” anlamında, “lümpen faşizm” diye isimlendirmesi bundandır.
Bir öyle, iki böyle halleri, bugünkü duruşlarından sonra yarın hangi şekli alacaklarının belirsizliği yüzündendir, lümpen diye tanımlanmaları.
Misal, yaptıklarını beğenmeyince, bir saat sonra çok rahatlıkla ters taklayla inkar edip, “bunu da kim yaptı?” diyerek, kendine muhalefet eden şekil alabiliyorlar.
Söz gelişi iktidar, orduyu kendi hizasına çekme sürecinde, maraza çıkaracak generallerini darbeyle suçlamış, onları yargılamak üzere özel mahkemeler kurmuş, savcılar atamış, bu arada Recep Tayyip de “davanın savcısı“ olduğunu söylemişti.
Aradan zaman geçince, “görev verecek generel kıtlığını” dillendirerek, tutuklamalara karşı çıkmış, hükümlü general ameliyat geçirince de en başta o yanına koşmuş, elini avuçlarına almıştı.
Aynı Recep Tayyip, gözüne kestirdiği devlet başkanlığı yolunda, Kürdistan meselesini hal yolunda efor harcıyor gibi yapıyor. Ancak Kürtlere inandırıcı görünmüyor. Çünkü, ne zaman ters takla atacağının belli olmadığına inanıyor Kürtler.
Çünkü görüşme diyor, ama Kürdistan dipçik darbeleri altında, şehirlerin havası gazla sisli dumanlı, dağları kendi halkına yasaklı, bomba yağmuru altında viraneydi.
Ve İmam okulu mezunlarının iktidarı, Kürtlere seslenirken öldürülmüş çocuklarına dair rakamlarla övünüyordu. “Kürt halkının tepesine bomba yağıyor” diyenlere de “bombalar Kürtlerin değil, teröristlerin başına yağıyor” cevabını veriyordu, iktidarın başı Recep Tayyip...
Terörist dediği, halkın onbin kişiden oluşan kızları, oğullarıydı. İmamların iktidarı onları öldürerek ana, babaları, kavim, kardeşinin desteğini (sevgisi) kazanacağını sanıyor, Roboskî katillerinin yüzüne peçe çekiyordu.  
1990’ın sonlarında, sivil Kürt kırımını durdurtmuştu. AKP iktidarı, dünyanın tepkisi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin mahkumiyeti korkusundan kırıma dönüş yapamıyor, ama imkanlar da tükenmiyordu. Kimileri “lümpen faşizm” diye dursun, AKP iktidarı, “ileri demokrasi” hamlesiyle, sahipsiz sürüye dadanmış kurt misali Kürtler arasına dalmış, seçilmişler dahil, önüne gelen Kürtleri hapse tıkmıştı.
Bunlardan biri de, Cizre Belediye Başkan yardımcısı Hanım Onur’du. Dincilerin Kürtlere yakıştırdığı suçlamayla Hanım Onur, seçilmiş bir teröristti. Genç kadın 2011’de tutuklanmış, eşi ise kayıptı. Geride kalan iki çocuğundan büyüğü Mirhat epilepsi hastasıydı.
Solin henüz, yaşamak için ihtiyaçlarını karşılayacak yaşta değildi. Üç yaşında kan kanseri, Kürtçesiyle “derguş” (bebek) sayılıyordu.
Bir zamanlar Kürterin yakınlarını, köylerini, baştan başa bütün hayatlarını çalanlar kini, derguş Solin’i çarpmıştı.
Solin derguş, Recep Tayyip’in torunu yaşındaydı. Kanserle savaşıyordu. Elini tutacak annesi de yoktu yanında. Annesi dincilerin esiriydi, zindanda…