• Saniyeler içinde o peri prensesi, edebiyat kraliçesi kaidesinden tekmeyle aşağı atıldım ve hakaret seli başladı: “Defol git, Pakistan’a git” falan… Ama onlar beni “evimden kovarken,” ben tam tersine, kendimi acayip evimde hissettim, çünkü “Evimden defol” diyen bir anneyle büyümüştüm.
  • Benim gibi bir yazar açısından onları en çok sinirlendiren şey, hâlâ gülmeye, güzel kalmaya devam etmemiz. Eğer sevmiyorsak, hayatın, şiirin, müziğin, edebiyatın tadını çıkarmıyorsak, ne için mücadele ediyoruz ki? Bu bizim gizli ordumuz gibi bir şey.
  • Çok fazla sevgi ve şefkat var. Delhi’de havaalanından geçerken Keralalı bir güvenlik görevlisi kimliğime bakıp “Aa, bizde de bir Arundhati Roy var, sürekli başı belada” dedi. Ama eskiden bizi aşağılayan o elit kesim şimdi sıraya giriyor. İçimden o elitlere diyorum ki: “Diz çökün şerefsizler.”

Adam Biles - Çeviri: Yeni Özgür Politika

Yayın hayatını sürdüren en eski edebiyat dergisi konumundaki The Yale Review, Paris’in efsanevi kitabevi Shakespeare and Company ortaklığıyla, dünyanın dört bir yanından günümüzün en heyecan verici yazarlarıyla gerçekleştirdiği kapsamlı sohbetleri yayımlıyor. Bu kapsamda Shakespeare and Company editörü Adam Biles Hindistanlı yazar Arundhati Roy ile söyleşi yaptı. Biles söyleşi fikrini şöyle anlatıyor: “Değerli bir arkadaşım bir keresinde Arundhati Roy’un Hindistan’daki en tanınmış isimlerden biri olduğunu söylemişti. Özellikle Roy’un büyüdüğü Kerala eyaletinde durum böyleymiş. Orada insanlar onu yalnızca Arundhati olarak değil, aynı zamanda Mary Roy’un kızı olarak da biliyormuş.

Bunun nedenleri, Arundhati’nin yakın zamanda yayımlanan anı kitabı Mother Mary Comes to Me’nin daha ilk sayfalarında belirgin hâle geliyor. Mary Roy, kurduğu okul ve bu okulun hayatlarını değiştirdiği öğrencilerle, kazandığı hukuk mücadeleleriyle ve etkisinin Hindistan’ın köklü ataerkil sisteminden kurtulmasına yardımcı olduğu kadın kuşaklarıyla tanınıyordu. Belki de hepsinden önemlisi, çevresindeki her şeyi içine çeken ve domine eden muazzam varlığıyla bilinirdi.

Ne var ki kitabın adından yola çıkarak aldanmamak lazım: Mother Mary Comes to Me, aslında Mary Roy hakkında bir kitap değil. Aksine, büyük ölçüde yazarın yalnızca “Mary Roy’un kızı”, onun bir uzantısı -kendi ifadesiyle “yiğit bir organ”- olmanın ötesine, aynı zamanda onun karşıtı olmanın da ötesine geçme mücadelesini anlatıyor. Hatta denilebilir ki kitap, yazarın Mary Roy’dan kendini özgürleştirme çabası üzerine. O kadar ki onu bir mesafeden tanıyabilsin, o mesafeden sevebilsin.

Bu kitap, yaşayan en güçlü yazarlarımızdan birinin hayatına -dışlanmış bir annenin dışlanmış kızı olarak geçen rekabetçi çocukluğundan mimarlık eğitimine, film kariyerine, Booker Ödülü fırtınasına ve sonrasında gelen aktivizmine- çarpıcı bir bakış sunuyor.”

Adam Biles: Bu kitap, iki roman ve pek çok politik yazının ardından kaleme aldığın ilk anı kitabın. Bir yerde okura bu kitabı bir roman gibi okumasını öneriyorsun. Sen de gerçekten bir roman yazar gibi mi yazdın?

Arundhati Roy: Teknik açıdan -ona nasıl yaklaşacağım, yapısını nasıl kuracağım konusunda- bunu bir romancının anı kitabı olarak gördüm. Bir romancı için hayal gücü gerçeklik olabilir; romancının karakterleri çoğu zaman ona gerçek insanlardan daha gerçek gelir. Bir bakıma, yazdığım her şey tek bir büyük kitabın parçasıdır. O kadar ki, bazen romanlarımdaki karakterlere danışırım: “Bunu yapmalı mıyım, yapmamalı mıyım?” ya da “Böyle düşünmeliyim, yoksa düşünmemeliyim?” diye. Hayal gücüyle gerçekliğin harmanlanması, anı kitabında da romandakiyle aynıdır. Tabii ki anneniz ya da kardeşiniz hakkında yazarken bir disiplin devreye giriyor; onların hakkında uydurmacılık yapmayacaksınız. Ama “Mrs. Roy” [annesi] gibi bir karakterle yaşarken o ateşli hayal gücü, gerçek hayatın da bir parçası hâline geliyor.

Bunları o zaman yazıyordum demek istemiyorum. Anlatmak istediğim şu: Hayatın bana vurduğu her darbeyi yaşarken, içimde bir yanım o acıyı çekiyordu; diğer yanım ise sessizce kenara çekilip her şeyi not alıyor, gözlemliyor, anlamaya çalışıyordu.

Bunu yapmaya kalksam başarısız olurdum diye düşünüyorum. Terapi diline karşı ciddi bir alerjim var; herkesin etiketlendiği, kutulara sokulduğu, birbirine düşman edildiği o dile… (Kötü anlamda söylemiyorum diyecektim ama yalan olur. Kesinlikle kötü anlamda söylüyorum!) Annemle aramda yaşanan en önemli şeylerden biri, çok uzun zaman önce benim onun kızı olmaktan ve onun da benim annem olmaktan çıktığıydı. Büyüdüm ve onunla bir yetişkin olarak tanıştım. Hatta yer yer onun annesi gibiydim. Anlamıştım ki bir kadın sadece anne değildir, başka bir hayatı da vardır. Annem için o hayat, annelikten çok daha önemliydi. Bunun kurbanı olmamak, kendi hayatımı kurmak, onun verdiği mücadeleyi ve başardığı harika şeyleri takdir etmek bana düşüyordu. Ebeveynlerimin bana bir şey borçlu olduğu beklentisi içinde kalsaydım, şimdi kupkuru, zehir zemberek bir insan olurdum. Ama onlardan hiçbir şey beklemedim. O acıyı, o zehri çok uzun zaman önce yazarak içimden attım.

Çocukken bazı şeylerin neden olduğunu anlamanız beklenmez -biri neden şiddet uyguluyor, hiçbir kabahatin yokken neden dayak yiyorsun- bunları anlamazsın. Ama ben çok küçük yaştan itibaren anlıyordum. Her şey gözümde apaçıktı: Annemin içinde yaşadığı toplum, insanların ona yüklemeye çalıştığı yargı ve aşağılamalar, bunların sonra bize yansıması… Laboratuvarda deney izler gibi her şeyi net görüyordum. Bu yüzden bir bakıma yazarlığım çok erken başladı. Bunu yazdığımı kastetmiyorum; aslında bir yanım darbeleri yerken diğer yanımın not tuttuğunu söylemek istiyorum.

Arundhati Roy ve annesi/foto:AFP

Mary Roy’un yaşayıp hareket ettiği toplumdan bahsettin. Bu, altmışların ortalarından itibaren Hindistan’dı ve bir de kardeşinle birlikte taşındığınız Kerala’daki o mikro toplum bağlamı var. Kitapta bir yerde orayı “olağanüstü, eksantrik, kozmopolit ama hayat tarafından yenilgiye uğratılmış insanlardan oluşan bir takımyıldız” diye tarif ediyorsun.

Bu, Hindistanlılar için bile büyüleyici bir hikâye çünkü annemin mensup olduğu Süryani Hristiyan topluluğu sadece Kerala’da var. Oldukça küçük, oldukça seçkin bir topluluk. Karabiberin, baharatların, çay ve kahve plantasyonlarının sahibi olanlar onlar. Ama annem dışarıdan biriyle evlendi. (Her zaman dediği gibi, kendisine evlenme teklif eden ilk kişiyle.) Babam Batı Bengal’liydi, Assam’daki plantasyonlarda çalışıyordu ve alkolikti. Ben üç, abim dört yaşındayken annem babamı terk edip bu çok muhafazakâr, kast sisteminin çok güçlü olduğu köye geri döndü. Ama bizim ailemiz tuhaf bir aileydi. Büyükannem bir İmparatorluk Entomoloğu’yla evliydi ve adam “imparatorluk” unvanını fazlasıyla ciddiye alıyordu. Çok zalim bir adamdı. Büyükannem keman virtüözüydü; konser kemancısı olabileceği söylendiğinde, adam büyükannemin kemanını kırıp parçaladı. Büyükannemin ağabeyi ise Hindistan’ın ilk Rhodes Scholars’larından biriydi. Akademiyi bırakıp Kerala’ya döndü. Marksistti, annesiyle birlikte bir turşu fabrikası kurdu ve batırdı.

Bu insanların hiçbirinin parası yoktu ama ayrıcalıkları ve eğitimleri vardı. Küçük bir köydü burası ve boşanmış bir annenin çocukları olarak abimle bana sürekli, diğer insanlara tanınan güvencelerin ve güvenliğin bize tanınmayacağı hatırlatılırdı. Dışarıdan gelmiştik ama aynı zamanda öyle bir içerdeydik ki, gerçek dışarılıklılar asla bu kadar içerde olamazdı. Sürekli başkalarının evlerindeydim; o nehri, bitkileri, balıkları en ince ayrıntısına kadar biliyordum.

Gençliğime kadar bana sürekli param olmadığı, kimsenin benimle evlenmeyeceği söylendi. Ben de “Bana ne, zaten hiçbirinizle evlenmek istemiyorum ki” diyordum. İlginçtir, şimdi köye döndüğümde insanlar beni tanıyor ve bu gerçekten çok güzel. Çok fazla sevgi ve şefkat var. Geçenlerde Delhi’de havaalanından geçerken Keralalı bir güvenlik görevlisi kimliğime bakıp “Aa, bizde de bir Arundhati Roy var, sürekli başı belada” dedi. Ama eskiden bizi aşağılayan o elit kesim şimdi sıraya giriyor. İçimden o elitlere diyorum ki: “Diz çökün şerefsizler.”

Benim için baban, kitabın en büyük gizemlerinden biri. Asıl akıl almaz kısmı da onunla Mary Roy’un kısa bir süre bile olsa nasıl birlikte olabildikleri. Hâlâ şaşkınlığımı üzerimden atamadım.

Ben de! Birlikte nasıl zaman geçirdiklerini -beş dakika bile- merak ediyorum, aklım almıyor. Birbirlerine o kadar zıtlar ki. Dediğim gibi, babamı hiç tanımıyordum. Onunla ilk kez yirmi beş yaşımda görüştüm. On altı yaşımda Kerala’dan ayrılıp mimarlık okuluna gitmiştim. On sekizime geldiğimde eve uğramayı tamamen bırakmıştım. Yedi yıl boyunca ne annem ne abim nerede olduğumu biliyordu. Benim de ne zaman nerede olduğum konusunda pek bir fikrim yoktu. Sonra bir gün, ileride eşim olacak kişi çalıştığım ofise geldi, beni gördü ve “Bir film çekiyorum, rol alır mısın?” dedi. Derken abim bir dergide benim fotoğrafımı ve yapım şirketinin adını görmüş. Yönetmeni arayıp “Kardeşiyim, ona nasıl ulaşabilirim?” diye sormuş. Sonunda Delhi’de bir şekerci dükkânından abimi aradım. Yedi yıldır konuşmamıştık. Telefonu açar açmaz “Bak bakalım kim yanımda?” dedi. Sesinden hemen anladım: “Baba.” Her nasılsa abim gidip onu bulmuş.

Ama benim gibi bir yazarı onlar için asıl rahatsız edici kılan şey, benim hâlâ gülmeye devam etmem. Biz hâlâ güzel kalmaya devam ediyoruz.

Babamla buluşmadan önceki geceyi aptalca bir nedenle uykusuz geçirdim; aynanın karşısında durup durup “Acaba neye benziyor?” diye düşünüyordum. Onun sadece tek bir fotoğrafını görmüştüm. Karşılaştığımızda şok oldum. Sokaklarda yaşamış, Rahibe Teresa’nın yurdunda kalmıştı ama inanılmaz mutlu ve karizmatik biriydi. Buluştuğumuz otel odasının ortasında kocaman bir şilte vardı. Abimle ben şiltenin üzerine uzanıp tokalaşmak zorunda kaldık. Ortamı Yalta Konferansı’na benzetmiştim: Stalin, Roosevelt ve Churchill.

Kitapta, “küçük kardeşin bir okuldu” (yani annesinin öğretmenlik yaptığı tüm okul ekstra bir küçük kardeş teşkil ediyor) diyorsun; sen, abin ve bu okul… Ve annenin en sevdiği çocuğun kim olduğu konusunda hiç şüphe yoktu (öğrencileri). Mary’nin size ve abine davranışını düşününce, kendisine emanet edilen kız ve erkek çocuklara eğitimleri ve gelecekleri için bu kadar adanmış olması bana çok çarpıcı geliyor.

Dünyada pek çok insan var; anneleri ya da babaları bir dava, bir misyon edinmiş -yazar, politikacı ya da büyük işler başarmış insanlar- ve kendi çocukları onlar için öncelik değil. Bizim durumumuzda tuhaf olan şuydu: Annemin davası başkalarının çocuklarıydı. Okulu bir İngiliz misyonerle birlikte kurdu. Başlangıçta küçük kasabada sadece yedi çocuk vardı. Rotary Kulübü’nün iki odalı yerini kiralardı. Akşamları adamlar gelip içki içer, sigara içerdi. Sabahları biz köyden otobüsle gelir, izmaritleri süpürür, bardakları yıkardık, çünkü Hintli erkekler arkasını toplamaz. Sonra küçük masaları dizerdik ve okul başlardı. Ben buna “kayan, katlanan okul” derdim.

Okul çok hızlı büyüdü. Annem köyden çıkıp Rotary Kulübü’nün yanındaki küçük bir evi kiraladı ve orası yatılı okula dönüştü. Yani ben aslında hiç evde yaşamadım. Hep okulun içindeydim. Hep başka çocuklar vardı etrafta.

Bir de okulun karma olması meselesi vardı. Bu çok muhafazakâr kasabada büyük tepki çekiyordu. Ama annem “Eğitim ancak böyle olur” diye ısrar etti. Velilerden para topladı, bir arsa aldı ve harika bir mimar tuttu. Aslında mimarlık okumamın sebebi de o mimardı. Para buldukça kampüsü parça parça inşa ettirdi. Giderseniz göreceksiniz, gerçekten büyülü bir yer.

Annenin bu araziyi alıp mimarı getirmesinde ilginç bir ironi var: Aslında sana kaçış yolunu açan da bu oldu. Laurie Baker gerçekten olağanüstü bir mimardı ve yöntemleri zamanının çok ilerisindeydi: ekolojik olarak sürdürülebilir, yerel malzemelerle çalışıyordu. Ama az önce yazarlığının çok erken yaşta şekillendiğini söylemiştin. O yüzden mimarlık epey bir yön değişikliği gibi duruyor.

Kitapta “Joe, Jimi, Janice ve Jesus” diye bir bölüm var. Gençliğimde, o oksijen yokluğundan ve annemin giderek artan şiddetinden tek kaçışımın rock’n’roll olduğu dönemi anlatıyor. Sonra Laurie Baker kampüsü inşa etmeye başladı ve ben bunun ne kadar büyüleyici olduğunu fark ettim. Onun gibi olmak istiyordum. Dürüst olmak gerekirse, o sırada en önemli şey “mimarlık okumam lazım” gibi yüce bir ideal değildi. Asıl mesele şuydu: Delhi’ye gidip Mimarlık Okulu’na girebilirsem, birinci yılın sonunda çalışmaya başlayabileceğimi duymuştum. Yani evden kaçabilirdim. Mrs. Roy da bütün şiddetine rağmen “Bunu yapmalısın” diyordu. Okula kaydoldum. Kampüse adım attığımda o kafayı bulmuş öğrencileri gördüm, pis otoparkı öptüm ve içimden “Kurtuldum” dedim.

Mimarlık okudukça çok daha politik biri oldum. Üçüncü sınıfa geldiğimde zenginlere ev yapmak gibi bir niyetim olmadığını çoktan anlamıştım. Şehir planlamaya, şehirlerin nasıl ortaya çıktığına, “vatandaş olmayan vatandaşlar” dediğim insanların plancıların hayal dünyasının dışında nasıl bırakıldığına ve bu kurumların çatlaklarında nasıl yaşadıklarına derinlemesine ilgi duydum. Zihnimdeki politikleşme mimarlık ve şehir planlaması sayesinde oldu.

Ve gene olsa, gene aynısını yaparım. Bence yazma biçimim -ister roman ister kurgu dışı olsun, hikâyenin nasıl anlatıldığı- neredeyse bir bina, bir harita ya da bir şehir tasarlamak gibi. Bu benim için çok temel bir şey. İnsanlar bazen mimarlıktan filme, oradan romana, oradan da deneme ve siyasi yazıya atladığımı sanıyor ama bence hiçbir kopukluk yok. Hepsini bir arada tutan şey mimarlık.

Arundhati Roy ve annesi-1963

Delhi’de ailenden tamamen kopuk olduğun dönemde, arkadaşlarından müteşekkil alışılmadık bir aile kurdun. Arkadaşlık, evlilik ve ebeveynlik anlayışın hep biraz dışardan, hep geleneksel bakışın biraz dışında.

Bunu sorduğun için sana sarılmak istiyorum, çünkü bu konu çok önemli ve kitabın da merkezinde yer alıyor. Anne-baba meselesiyle ilgili bu terapi takıntısına o kadar kapılmışız ki… Altmışında bile kendini hâlâ çocuk gibi görüp “Çok zor zamanlar yaşadım, hâlâ atlatamadım” diyebiliyorsun. Bana göre bu yaşam biçimi -birbirimizle dayanışma içinde olmak, birbirimize bağlılık duymak ama aynı zamanda sırf aileyiz diye insanların kötü davranmasına da göz yummamak- sessiz bir devrim gibiydi. The God of Small Things’i (Küçük Şeylerin Tanrısı) yazıp bir anda beş parasızlıktan bu kitap için yaklaşık bir milyon dolar avans alan birine dönüştüğümde, mimarlık okulundan arkadaşım Golak’ın söylediği en güzel şeylerden biri şuydu:“Roy, çok şükür zengin olduk.” İşte o “Nem varsa senindir, sorun değil” anlayışı. Hepimiz aynı gemideydik. Hâlâ da öyle.

Burada, Hindistan’da yaşanan vahşeti çok iyi bilen bir arkadaşım var. Hapishanede olan dostlarımız var. Mutlak bir dehşetle karşılaştık. Yakınlarım öldürüldü. Ama benim gibi bir yazar açısından onları en çok sinirlendiren şey, hâlâ gülmeye devam etmemiz. Hâlâ güzel kalmaya devam etmemiz. Eğer sevmiyorsak, hayatın, şiirin, müziğin, edebiyatın tadını çıkarmıyorsak, ne için mücadele ediyoruz ki? Bu bizim gizli ordumuz gibi bir şey. Kendi kuralları var.

Kitabın ilerleyen bölümlerinde, özellikle Küçük Şeylerin Tanrısı’nın büyük başarısından ve Booker Ödülü’nden sonra, sanki üzerine fazladan bir siyasi sorumluluk binmiş gibi hissediyorsun. Ulusal gurur kortejlerinde sık sık sergilenen bir figür hâline geldiğini ve bunun hiç zorlanmadan Hindu milliyetçiliğinin kutlamalarına dönüştüğünü yazıyorsun.

Yani siyasi bilinci olan sıradan bir vatandaştan, kültürel bir güce sahip, üzerine her şeyin yansıtılabildiği birine dönüşmüştün. İşte farkındalık anı da tam olarak bu gibi görünüyor: Artık bu rol sana dayatılmıştı ve buna doğru şekilde cevap vermen gerekiyordu.

Kitapta, çok küçük yaşlarımdan beri tekrar eden bir tema var: Benim için en güvenli yerin her zaman en tehlikeli yer olduğunu fark etmek. Bu annemle başladı: Güvenliğe güvenmeyi bıraktım. Bu yüzden beni güvende hissettiren her şeyi yok ediyorum, çünkü onlara güvenmiyorum. Orada nefes alamıyorum. Booker Ödülü’nü almak için sahneye çıkarken o yaldızlı kafesi hissedebiliyordum. Adeta şöyle diyordular: “İçeri gir bebeğim, gir ki arkandan kapıyı kapatalım.” O kafesi havaya uçurmam gerektiğini anladım. Orada epey kaba davrandığım anlar oldu. İnsanlar “Bir sonraki kitabın ne zaman?” diye sorduğunda, “Ödül kazandığım için kitap yazmayacağım. Yazacak bir kitabım olduğunda yazarım” demiştim.

Aradan birkaç ay geçtikten sonra Hindistan’da Sağ iktidara geldi ve ilk iş olarak nükleer denemeler yaptı. O dönemde her derginin kapağındaydım; bir de Kainat Güzeli falan vardı, hepimiz “yeni Hindistan” olarak geçit töreninde yürütülüyorduk. Yeni “Hindu Hindistan” artık masanın başındaydı ve işte temsilcileri de buradaydı. Bu kadar yanlış anlaşılıyor olmak beni çileden çıkardı. Bunun üzerine “Hayal Gücünün Sonu” adlı denemeyi yazdım. Nükleer silahların sadece savaşı tetikleyebileceği için değil, hayal gücümüze yaptıkları şey yüzünden de tehlikeli olduğunu anlattım. Hindistan’da kamusal dilin nasıl değiştiğini, eskiden söylenemeyen şeylerin artık nasıl rahatça söylendiğini görüyordunuz. “Bu bir Hindu bombası” diyorlardı mesela. Pakistan’da da “Müslüman bombası”. O yazıda dedim ki: 'Madem nükleer bombayı bağrıma basmayı kabul etmek beni Hintli ve Hindistanlı yapıyor, o zaman ben ayrılıyorum. Kendimi gezici bir cumhuriyet ilan ediyorum.' Saniyeler içinde o peri prensesi, edebiyat kraliçesi kaidesinden tekmeyle aşağı atıldım ve hakaret seli başladı: “Defol git, Pakistan’a git” falan… Ama onlar beni “evimden kovarken,” ben tam tersine, kendimi acayip evimde hissettim, çünkü “Evimden defol” diyen bir anneyle büyümüştüm. Alışıktım, sorun değildi.

Bu bir keşif kitabı değil. Bu, kalbin raporlama kitabı.

foto:AFP

Yaldızlı kafesi reddeden bir başka Booker ödüllü de John Berger’di. Yanlış hatırlamıyorsam ödül parasının yarısını Kara Panterler’e bağışlamıştı. Onunla olan dostluğunu anlattığın bölümler çok güzel.

Evet, bu konuda da ortak noktamız vardı. Ben de Booker’dan kazandığım tüm parayı Hindistan’daki baraj karşıtı harekete verdim. Salt yazılarını değil, onun kendisini de çok seviyordum. Avrupa’daki birçok organizatör beni festivale çağırmak için “John Berger de geliyor” taktiğini keşfetmişti. Şimdi (onun ölümünden sonra) bu çok daha zor oldu.

Bir seferinde ikimiz de Ferrara’daydık. Festivalden sonra onun dağdaki evine gidecektik. Ama önce dedim ki: “John, anneme sütyen almam lazım, çünkü Hindistan’da 44 double D beden kolay bulunmuyor.” Böylece John’la birlikte Mrs. Roy için iç çamaşırı alışverişine çıktık. Ben geride duruyordum, John dükkânlara girip sütyen soruyordu. O içeride sütyen sorarken ben dışarıda onu dinlemeye bayılıyordum.

Sonra evine gittik, yemek yedik. Yemekten sonra birden bana döndü ve dünyada kimsenin cesaret edemeyeceği şeyi yaptı: “Tamam Arundhati, bilgisayarını aç ve ne yazdığını oku bana. Çünkü bir şey yazdığını biliyorum” dedi. Ben de The Ministry of Utmost Happiness (Mutlak Mutluluk Bakanlığı) kitabımın ilk sayfalarını okumaya başladım. Sonra şöyle dedi: “Bana söz ver: Eve gidince sadece bunu yazacaksın. Bu akışı bozacak herhangi bir şey olursa, arkanda bir fil gibi durduğumu ve kulaklarımı sallayarak seni serinlettiğimi unutma.” Ben de “Sağ ol, Jumbo” dedim. O günden sonra ben ona Jumbo, o da bana Utmost der oldu.

Geri döndüm ve daha iki hafta geçmeden ona verdiğim sözü bozdum. Kapımın altından itilmiş bir not buldum: Hindistan’ın ormanlarında iç savaş veren yoldaşlardan. Yerli halkın geniş topraklarının maden şirketlerine verilmesiyle ilgiliydi. Bütün köyler yakılıyordu ve orada bir gerilla savaşı sürüyordu. Bunun üzerine durdum ve o hayatın içine girdim. Walking with the Comrades (Yoldaşlarla Yürümek) adlı küçük bir kitap yazdım. John da bunu anlayışla karşıladı. Mutlak Mutluluk Bakanlığı’nı bitirdiğimde ilk işim Paris’e uçmak ve el yazmasını ona vermek oldu. Aslında onun ölümünden önce okuduğu son kitap da bu oldu, Jumbo’mun.

Bu kitabı yazma süreci, geriye dönüp hayatına ve Mary’yle geçirdiğin yıllara bakma süreci seni değiştirdi mi? Mary Roy ve kendi hayatın hakkında farklı hissederek ya da farklı düşünerek mi çıktın bu süreçten?

Hayır, hayır, hayır. Çünkü yaşadığım bu hayatı, her saniye o hayatın kendisini düşünüp anlamaya çalışmadan, hayatta kalamazdım. Bu bir keşif kitabı değildi. Bu, kalbin raporlama kitabı. Bir yazarın meydan okumasıydı. Benim için terapötik bir şey değildi. Meydan okuma şuydu: Bir yazar olarak, bu kadının tarihin ve edebiyatın sayfalarında yer almayı hak ettiğine neden inandığımı aktarabilecek miydim? Ambalajsız, paketlenmemiş bir karakter yazabilir miydim? Eğer sadece anne-kız arasında derin, mahrem bir travma ve sevgi hikâyesi olsaydı bunu yazmazdım. İkimiz de kamusal kadınlardık, anlıyor musun; sera bitkileri değildik. Dışarıdaydık. Bu yüzden hikâyeyi anlatırken Kerala’daki komünizmin hikâyesi de geliyor, Hindistan’da faşizmin yükselişi, edebiyatın nasıl işlediği, dilin nasıl işlediği, dil arayışı… bütün bunlar. Beni hiçbir şekilde değiştirmedi.

Yayıncım Simon burada. İtiraf etmeliyim, o olmasaydı bu kitap belki de hiç yazılmayacaktı. Mary öldükten kısa süre sonra Londra’daydık, yürüyorduk. Ona annemi anlatıyordum ve “O benim sığınağım ve fırtınamdı” dedim. Birden durdu ve “Hadi ama, bunu yazmalısın” dedi. Ben de içimden “Acaba buna hakkım var mı? Bilmiyorum, yapabilir miyim?” diye düşündüm. Gündüzleri yazıyor, geceleri “Ben ne yapıyorum ya?” diye soruyordum kendime. Ama baştan sona bir yazarın çabasıydı. Onun ve hayatı hakkında anlayabileceğim her şeyi anladım. Çünkü anlamadan bunu atlatamazdım.