TC’nin kuruluş mayasında Kürde düşmanlık vardır. Bu nedenle Cumhuriyetin ilk icraatı Koçgiri, Amed, Dersim, Ağrı vb. yerlerde Kürtlerin özgürlük taleplerini ezmesidir. İstiklal mahkemelerini kurumsallaştırarak özgürlük ve insanca yaşam taleplerine karşı giyotine dönüştürmesidir. Tedip, tenkil ve inkar politikasının süreklileştirilmesidir. Cumhuriyetin kuruluş felsefesine göre bir avuç yönetici elit dışında herkes suçludur. Kürtler bölücüdür. Muhafazakarlar irticacı, solcular yıkıcıdır. Etnik ya da dini azınlıklar ise her an yabancı devletlerle işbirliği yapacak hain topluluklardır. Böyle bir zeminde düşünen, sorgulayan, konuşan ve itiraz eden herkes haindir. Kürdün yaşama hakkını koruma, kimliğinde ısrar etme, onurunu- düşünce, ifade ve örgütlenme özgürlüğünü savunması sömürgecilere göre terörizmdir. Terörizm kelimesinin kökü, yakmak, yıkmak, yok etmek ve başka bir şeye dönüştürmeyi tanımlayan tearera kavramına dayanmaktadır. Bu da daha fazla TC’nin yaptıklarına denk düşmektedir. Fakat TC oluşturduğu büyük yalan makinası ve yaptığı çarpıtmalarla Kürtlerin varlıklarını koruma çabasını terörizm olarak kabul ettirmeye çalışmaktadır.
Egemenler zulüm uyguladıkları oranda, yalan üretmek ve çarpıtmada bulunmak zorundadırlar. Bu onların varlık gerekçesi, varlıklarını sürdürme biçimidir. Bundan dolayı Sömürgeciler geçmişte güneş dil teorisi ile Kürdün kendisini, tarihini, kültür ve dilini inkar ediyorlardı. Türkün uygarlaşmamış-dağlı hali olarak tanımlıyorlardı. Yıllar süren mücadele yalana dayalı bu teoriyi çürütüp tarihin çöp sepetine attı. Bahçeli gibi tescili Kürt düşmanlarına bile Kürt kardeşim dedirtti. Buna rağmen sömürgeciler yeni yalanlar üretmekten vazgeçmediler. Kürdü ‘kabul’ ettiler. Ama dilini anlaşılmaz ilan ettiler. Tarihini yok saydılar. Ülkelerine, bayraklarına, marşına vb. sözde diyerek küçümseme yoluna gittiler. Halkın özgürlüğü için hayatını feda eden tarihi liderlerini şaki, eşkıya olarak isimlenlendirmeye devam ediyorlar. Kürt halkına terörist, liderine ise ‘teröristbaşı’ yaftası yapıştırmakta sakınca görmüyorlar. Özcesi bu noktada Türk egemenlerinin içselleştirdiği ve önemli oranda topluma da bulaştırdığı tedavisi imkansız bir hastalıkla karşı-karşıyayız. Bu alanda güçlü tarihsel temellere dayanan körleştirici bir kibrin, aklı öldüren bir hamasetin, kendi dışındaki her şeye olan düşmanlığın ve kendini dünyanın efendisi olarak gören ırkçılığın oluşturduğu hastalıklı düşünce-ruh dünyası her geçen gün kökleşmektedir. Bu konumda olanlar Kürdü, onun her türlü değerini aşağılamak için hiç bir fırsatı kaçırmamakta, her yola başvurmaktadırlar. Kendi yükselmelerini kürdün aşağılanmasında aramaktadırlar. Kendi değerlerinin yücelmesini, Kürde ait değerlere hakarette bulmaktadırlar. Bundan dolayı Kürde karşı küfür, hakaret, aşağılamada sınır tanımamaktadırlar.
Bilinmektedir ki, güneşe-aya küfür edildiğinde onlar ne değersizleşirler, ne de güzelliklerinde bir şey yitirirler. Sadece küfür edenlerin kalitesi ortaya çıkar. Aynı durum Türk egemenlerinin Kürtlere dönük hakaretvari yaklaşımları içinde geçerlidir. Bu nedenle toplumsal konum, şekillenen karakter vb. kendini en fazla üslupla dışa vurur. Toplum dışı olanın, kimlik-kişilik erozyonu yaşayanın üslubu lümpen, argo-kaba-sabadır. Zayıf-güçsüz, umutsuz ve karamsar olanın üslubu yakınmacı, yaranmacı ve kadercidir. Devrimcinin dili uslubu sade, samimi, kısa-net, ve anlaşılırdır. Sömürgecinin dili-uslubu ise kibirli, buyurgan, küçümseyici ve hakaretvaridir. Sömürgeci kendini dünyanın efendisi olarak görür. Halkları yönetmek için yaratıldığına inanır. Bu durumun yaratığı çarpık zihin ve duygu dünyası en fazlada dil ve üslupta kendini dışa vurur. Bir yanda kendini üstün görme duygusu, diğer yanda ise herkesi basit, zayıf, yönetilecek, yönlendirilecek varlıklar olarak ele alan yaklaşım sonucu hakaret ve küfür sömürgecinin üslubu haline gelir. Kibirli karakteri onun üstenci bir uslupla yaşamasına neden olur. Kendi dışındaki her şeye-herkese hakaret etmesini olağanlaştırır. Buyurmaksızın, küfür ve hakaret etmeksizin konuşamaz, yaşayamaz hale gelir. Büyük bir hamaset ve demagoji ile kendi tarihini, kimliğini, kültürünü abartıp-durur. Yeryüzündeki tüm yaratımları kendilerine mal ederler. Yalana dayalı bir resmi tarih oluştururlar. Bununla toplumsal hafızayı zehirlerler. Zalimliklerini kurtarıcı, yenilgilerini zafer, korkaklıklarını kahramanlık olarak sunarlar. Bilimi-sanatı, kahramanlıkları kendilerine mal ederler. Her şeylerini kutsallaştırırlar. Kendilerine ilişkin bu çarpık ve yalana dayalı yaklaşım, diğer halklara bakışta ters orantılı bir seyir izler.
Kendilerine ait olan her şeye kahraman ve kutsal damgası vururlar. Kendileri dışında olanları ise sözde ilan ederler. En kötü tanımlamalarla İtibarsızlaştırmaya çalışırlar. Ermeni, Rum, Yunan, Rus, İran vb. kavramlar ve bunların temsil ettikleri değerleri küfürle eşitlerler. Zındık, kâfir, gâvur tanımlamaları ile Müslümanlığın sünni yorumu dışındaki tüm inançları kötülüğün-kötüsü ilan ederler. Halkları, kimlik-kültür ve inançları toptan itibarsızlaştırmaya tabi tutarlar. Büyük bir yaratıcılıkla kötü, çirkin ve olumsuz ne kadar tanım varsa bulup bu değerleri yaftalarlar. Kürtler söz konusu olduğunda ise adeta çirkefleşirler. Düşmekte, çirkinleşmekte sınır tanımazlar. Uzun yıllar tedip, tenkil ve inkâr politikası ile Kürtleri tarihte kazımaya çalışan Türk egemenleri gelinen noktada bunda başarısız olmuşlardır. Fakat bunu kabullenmek ve gerçeklikle yüzleşmek yerine itibarsızlaştırma, anlamsız hale getirme çabalarında ısrar etmektedirler.
Halkların hakları, eşitlik-özgürlük talepleri gündeme gelince aydınından sanatçısına, bilim insanından askerine, iktidarından muhalefetine kadar herkes birleşmekte, bir olmaktadır. Her birinin zihninin ve yüreğinin derinliğindeki Ziya Gökalp-Recep Peker konuşmaya başlamaktadır. Türk basınında, lağım medyası ile muhalif medya aynılaşmakta, E. Yöndem’in ‘Anadolu’dan Görünüm’ programlarına rahmet okutan yayınlarla Kürt düşmanlığında ortaklaşılmaktadır. Bu çarpıklığın en adi biçimi YSK’nin İstanbul seçimlerine ilişkin aldığı karardan sonra yaşandı. Toplumsal kimliğe dönüşen kibir, sömürgeciliğin yarattığı hastalıklı zihin ve duygu dünyası en rezil biçimi ile bu zeminde kendini dışa vurdu. AKP-MHP faşist bloğu tarafında yok etme operasyonlarının kapsamına alınan ve buna karşı önderliği, öncüsü, sıradan her kesimden, her yaştan insanı ile direnen, büyük bedeller ödeyen Kürdistan halkı suçlandı. İktidardaki faşist blok Kürtleri muhalefeti destekliyor diye şeytanlaştırıp -yok etmek isterken, muhalefet ise koro halinde yeni çözüm süreci ve Kürtlerin AKP ile anlaştığını gündemleştirmeye başladı. Böylece Mart seçimlerinden sonra mahalle bekçisine kadar selam gönderilip- teşekkür edilirken hatırlanmayan, görmezlikten gelinen Kürtler, bir kez daha suçlanmak için gündeme getirildiler. Herhangi bir ülkede muhalafet, iktidarların kötülüklerine karşı çıkar, engel olmaya çalışır. Türkiye’de ise muhalefetin Kürtler için daha fazla zulüm dışında bir önermesi yoktur. Aksine dokunmazlıkların kaldırılması, kayyum atanması, Efrîn işgali vb örneklerde Kürtlere karşı zulümde muhalefet hep Erdoğan ve çetesinin yanındadır. Bu nedenle iktidardaki faşist blok Kürtler için ölümse, muhalefet kanserdir. Gerçek böyleyken direnen, savaşan ve büyük bedeller ödeyen bir halkı, hiçbir güç ölüm ile kanser arasındaki bir tercihe zorlayamaz.
Demokrasi cephesi Kürtler inkar edilerek kurulamaz. Böyle bir cephe ancak bileşenleri, amaçları açık-aleni olduğu ve açıkça savunulduğu oranda kurumsallaşır. Bunu savunmadan Kürtlerden kayıtsız-şartsız inkarı kabul ederek kendilerine tabi olmalarını beklemek-istemek tarihsel inkar politikasını güncellemektir. Faşizmin uygulamalarını normalleştirmeye çalışmaktır. Sömürgecilerin dili ve söylemidir. Bunun da milyonda bir başarı şansı yoktur. AKP-MHP faşizmi sömürgecilik zemini üzerinden yükselmektedir. Temel argümanları ırkçılık, Kürt düşmanlığı ve yayılmacılıktır. Bunları reddetmeden muhalefet olunamaz. Faşizan saldırganlığı püskürtmenin yolu, bunları açıkça red eden, halkların haklarını amasız-fakatsız kabul eden demokratik bir program etrafında direnişi geliştirmek, çeşitlendirmek ve süreklileştirmektir.