Günümüzün yıldızı en parlak azılı diktatörü Erdoğan ve onun bilumum vahşi kirli çeteleri bir gece ansızın gelecek ve yüzyılların hayali, on yılların büyük bedel emeğiyle yaratılmış bir devrimine son vereceklerdi. Rojava toprağını bir pasta misali oturdukları saraylarda parçalara ayırmış, şimdi sıra afiyetle onu lokma lokma yiyeceklerdi. Pastayı koydukları masada kimler yoktu ki; Türkçü faşist MHP’sinden, sosyal demokratlığa bile halel okutan sahte solcusu CHP’sine, yeni yetme MHP’nin tasviri faşist İyi Parti’ye, İp’in yeni hali Vatan Partisi gibi tam kontra partiye, insanlık düşmanı DAİş’inden, ondan geri kalmayan vahşiler ordusu ÖSO denilen çetenin hepsi bir amaç için biraradaydılar. Sabaha uyanacak, Kürt’ün kanıyla ellerini yıkayıp işe koyulacaklardı. Kürt’ü bırakın devrim yapmaya cüret etmesini, her bir canlı gibi kendi kimliğinde nefes alıp vermesine bile pişman ettireceklerdi. Bu tarifi zor Kürt ve insanlık düşmanlığını farklı bir yerde bulmak ya da tarihte okumak çok mümkün değil gerçekten. Türkçü egemen faşist kuramının klasik faşist sistemlere akıl hocalığı yaptığı gerçeği, bu barbarlığın derinliğinin anlaşılmasına olanak veriyor.
Bu akıldışı kanlı ‘fantezilere’ karşı Rojava halkları, “Kan vermişiz, bedel vermişiz, öyle kolay değil; elimizden toprağımızı ve geleceğimizi alabilmeniz!” diyerek tarihsel bir direnişle, bu zamanın lanetli kafadarlarına bir gece ansızın gelme teranelerinin ham hayal olduğunu hatırlattılar. Tüm dünyadaki Kürtler ve dostlarının gösterdiği dayanışma refleksi bu direniş ile buluşunca, on günü aşmasına rağmen, kanlı devletin katettiği mesafe sadece bir arpa boyunu bulabildi ancak. Dünya’nın ve NATO’nun sayılı, Ortadoğu’nun en büyük ve teknik teçhizat konusunda gelişkin ordusu işte yine özgür insanın iradesi karşısında, direniş duvarına çarpmış serseme dönmüştü.
Yedi yıllık devrim pratiğinde 11 binin üzerinde büyük bedeller veren Rojava halkları, Erdoğan çetesinin savaş dayatmasına karşı kolay lokma olmadıklarını daha ilk günden görkemli bir şekilde ortaya koydukları direnişle gösterdiler. Yeniden dosta güven Erdoğan ve çetelerine de korku saldılar.
ABD’nin teoride halen en önemli Ortadoğu müttefiklerinden biri olan Türkiye’nin, kaybedilip Rusya’ya itelenmesi göze alınabilecek bir girişim olamazdı. Trump’ın müttefikini kurtarmaya dönük ateşkes kararı, her ne kadar, Rojava’ya dönük büyük belirsizlik ve tehlikeleri barındırsa da nihayetinde, yaşanan direniş, halkların gösterdiği naif dayanışma çabasının oluşturduğu baskı durumuyla ortaya çıkmıştır. Alınan kimi yaptırım karar ve açıklamaları da hep bu tarihi direnişin sonucudur. Gerçekçi olalım bu oranda sınırları aşıp tüm dünya halklarını biraya getiren bu direniş sahada ve bu sekilde küresel çapta bir direnişe dönmemiş olsaydı, büyük oranda bu kadar gündeme asla girmeyecek ve ateşkes gibi bir geri adımı da atmayacaklardı.
Rojava devriminin öncüleri de ateşkesin barındırdığı tehlikelerin olduğu, direnişin sonuna kadar süreceğini ve ona göre de dayanışmanın hız kesmeden sürdürülmesi gerektiği çağrılarını yaparak bizler için aslolanı işaret etmişlerdir. Bir kazanım olsada bu ‘ateşkes’ kararı, son sözü nihayetinde sahadaki özgürlük savaşçıları ve onları yalnız bırakmayarak aynı zamanda toprağını terk etmeyecek direngen halkımız söyleyecektir. Ve elbetteki halkımızın gerçek dostlarının kesintisiz bir şekilde dünya sokakları ve meydanlarındaki eylemsellikleriyle bu direniş muzaffer bir sonuca gitmesi mümkün olabilecektir.
‘Ateşkes’ süresini dolduruyorken faşist devlet tarafı saldırılarından hiç hız kesmedi. Üstelik tehdit üstüne tehdit yağdırarak korku atmosferinin hakim olmasını sağlamaya çalışmaktadır. Yani bir nevi direnişi kendi gündemine tabi tutmak istemektedir. Gelişmelere göre hesap, hazırlık yapmak ve karşılık vermek şüphe yok ki gerekiyor, lakin devrimin ve direnişin kendi gündemine göre heran hareket halinde olmak daha elzem duruyor. Bekleyelim görelim gibi bir ruh hali de, faşist devletin yaratmaya çalıştığı atmosferdir. Beklemek intihar anlamı taşımaktadır. Unutmayalım ki, biz savaşmadık mı kimse bizim için savaşmayacak; biz savaşçılarımız ve halkımızın direnişini dünya insanlığına taşımazsak kimse harekete gecmeyecek. En iyi haliyle birkaç gözyaşı ve iyi niyet gösterisinden başka gelişme yaşanmayacaktır. Kıyımdan geçen hakların ve halkımızın tarihi bunun tam da böyle olduğunu kanıtlayan sayısız örneklerle doludur. Halepçe’yi hatırlayalım! Beşbin ile on bin kişi arasındaki Halepçe kasabası 16 Mart 1988’de, “kimyasal bombalar”la haritadan silindi ama dünyanın, uluslararası kurumların verdiği tepki yok denebilecek az, utanç vericiydi. Dönem farklı, şartlar değişmiş olsa da örgütsüz olanın, kendini dünyaya anlatamayan, o araçları yaratamayanın çığlığını da duyuramadığına iyi bir örnektir Halepçe katliamı.
Bu anlamıyla, bizden yana olan onca gelişkin olanak ve imkanı değerlendirerek teknik üstünlüğü tekrardan insanın üstün dayanışma direnme ve kazanma azmi karşısında tümden boşa çıkartabiliriz. Unutmayalımki imha saldırılarını aştığımız yerde, Rojava’nın statüsü netleşecek ve kuzeyde de yeniden ayağa kalkma rüzgarı esecektir. Diğer parçalar için de ulusal, toplumsal özgürlüğe dair çok ileri gelişmeler yaşanacakken, Ortadoğu ve tüm dünya üzerindeki ezilen yok sayılan, korkunç eziyette bir hayata mahkum edilen halklar için de o yeni yaşam ışığı tam olarak bir güneşe dönüşecektir.