‘’Ölüm orucunun“ sözünü duyunca bile irkilirim… İçinde „ölüm“ olan hiçbir eylemi, bu sonuca yol açacak hiçbir davranış biçimini destekleyen biri olmadım hiç, insan hayatından daha değerli ve kutsal ne olabilir ki! Tabi yaşamım boyunca, gerek okuduğum kitaplarda, gerekse de ölüm orucuna girmiş insanlarla olan sohbetlerimde anlamaya çalıştım… „Ölüm orucu” veya „açlık grevi” denilince ilk akla gelen şüphesiz cezaevleri ve tutsaklar olur… Tutsaklar onurlarını korumak için veya insani, siyasi taleplerini elde etmek veya insanlığa seslerini duyurabilmek için son çare olarak kendilerini ölüme yatırdılar şimdiye dek…
İnsan olma onuruna uygun bir şekilde yaşamak, ya da ölmek ikilemine hiç düşmemiş olanların pek anlayacağı bir durum değildir, bedenini ölüme yatırmak… O yüzden ölüm orucuna girişenlerin yargılanmaması gerektiğini de düşünüyorum. Zaten bu ne hakkımız, ne de haddimizdir! İnsan bedenini inançları uğruna ölüme yatırmasının büyük bir anlamı var şüphesiz…
Şu sıra ülkemiz cezaevlerindeki Kürt tutsaklar dönüşümlü açlık grevindeler… Yine tutuklu milletvekillerinden Faysal Sarıyıldız, Selma Irmak ve İbrahim Ayhan da süresiz açlık grevindeler… Tutuklu iken büyük teveccüh ve oy oranları ile seçilmiş bu insanlar, kişisel talepleri için değil, Kürt halkının talepleri uğruna ölüme gidebilecek süresiz bir açlık grevi eylemine başladılar…
Şahsen de tanıdığım Selma ve 400’ü aşkın gencecik insan hayatlarından vazgeçebilecekleri bir eyleme girişiyorlarsa elbet bunun büyük bir anlamı var…
Bu insanlar AKP hükümetinin tekçi yaklaşımına, sokakta, cezaevlerinde devletin dayattığı hukuksuz, vicdansız zulüm politikasına karşı ölüme yattılar… Tıpkı otuz yıl önce Diyarbakır zindanında olduğu gibi… 12 Eylül döneminde de Kürtlere uygulanan imha-inkar politikalarına ve insanlık dışı işkencelere karşı Diyarbakır zindanlarında tutsaklar direnişe geçti… Diyarbakır 5 No’lu direnişi onlarca insanın ölümüne, yüzlerce insanın sakatlanmasına, binlerce insanın yaşam boyu travmatik kalmasına neden oldu. Amed direnişçileri bugün Kürtlerin kahramanları… Bugün bedenlerini ölüme yatıranlar, ölüm orucu direnişçileri Hayrilerin, Kemallerin bedenlerini ateş yumağına dönüştürerek bugünkü mücadelenin öncüleri olan Mazlumların, Ferhatların takipçileri olarak bugün aynı cezaevlerinde aynı eylemlere girişiyorlar.
Bedenlerini ölüme yatıran tutsakların eylemleri günlerdir sürüyor ve ne kadar süreceği de belli değil. Yapılan eylem sonuçları ve etkileri itibarı ile oldukça ağır bir eylem. Açlık grevine giren insanların birine bir şey olursa vebalini kim üstlenecek? Fırat’ın kıyısından kaybolsan kuzunun vebalinin sorulacağı Erdoğan mı? İki buçuk yıl önce „Diyarbakır’a yeni ve büyük bir cezaevi yapacağız” müjdesini, hem de Diyarbakır’da veren TC Başbakanı Erdoğan değil miydi? Bugünlerde ihalesi yapılan ve önümüzdeki günlerde yapımına başlanacak olan cezaevi, 99 milyon liraya mal olacakmış, kapasitesi de belirlenmiş… Yani cezaevi biter bitmez iki bin seksen Kürt daha tutuklanacak demek… Bu arada Erdoğan cezaevi sözünü tutarken diğer sözlerini de yuttu…
Yıllardır militarist sistem bu topraklardan, bu ülkenin haklarından demokrasiyi uzak tutup, onun yerine baskıcı-otoriter yaklaşımlar dayattı… Bugünkü AKP hükümeti de demokrasi ve özgürlükler şampiyonu olarak bu kavramlar adına ne varsa budamaya çalışıyor. Bu ülkenin tarihinde 12 Eylül faşizmi döneminde bile görülmedik şekilde, milletvekilleri, gazeteciler, yazarlar, sendikacılar, insan hakları savunucuları, avukatlar, öğrenciler olmak üzere altı bini aşkın insan içerde…
90’lı yıllarda yaşanan vahşete ilişkin „biz sorumlu değiliz” deyip, o yıllarda katledilen ve adressiz toplu mezarlara gömülen binlerce insandan sadece birkaçının kemiklerini göstermelik bir şekilde gün yüzüne çıkartıp, bir yandan da Roboski’de onlarca insanın katledilmesine ferman veren bir iktidar var…
Ölümün soğuğuna yatanlar...