Gündelik siyasetin bataklığında boğulmadan ufkumuzu açacak konulara da kafa yormak durumundayız! Hastalığı açıkça teşhis edemeyen, etmeyen bir doktor işini ya bilmiyor, yapamıyor ya da başka hesapların peşinde. Hastalığı teşhis etmedikçe hastayı iyileştiremeyiz. Yanlış teşhis de hastayı iyileştirmez ve en kötü durumda öldürür! Ağır kanser hastası birisine Aspirin verip eve yollarsanız, onu iyileştiremezsiniz! Biz de toplumsal hastalıklarımızı açık konuşalım ve kimse alınmasın. Alınan varsa da kusura bakmasın! 

Önce Wilhelm Reich’in ‘Dinle Küçük Adam’ kitabından bir alıntıyla başlayalım:

‘Sen, o karanlık ve dipsiz yozlaşmışlığın içinde, küçük adam, yalın, dolaysız bir insanı, ‘normalliğin’ bir basamak aşağısında bulunan kendinle, [...]kıyaslayarak ‘anormal’ sayıyorsun. Onu kendi beş para etmez terazine koyuyorsun, senin normallik ölçülerine uymadığını görüyorsun. Sana karşı büyük bir sevgi besleyen, sana yardım etmeye hazır olan büyük adamı toplumsal yaşamdan çıkaranın kendin olduğunu göremiyorsun küçük adam. [...] İster sorumsuzluğun, ister dargörüşlülüğün nedeniyle olsun, ister yapay düşüncelerin, ister onyıllık bir toplumsal gelişme boyunca bile yaşayamayan ‘sarsılmaz aksiyomların’ (=tezlerin) yüzünden olsun, onu bu hale koyan sensin.’ (Wilhelm Reich, Dinle Küçük Adam, s.33)

Ne yazık ki Wilhelm Reich’in 1946 yazdıkları bugün için hâlâ geçerli. Düşmanla mücadele ederken demokrat, devrimci, Alevi, Kürt ve diğer ilerici örgütlenmelerin yüzde 90’unda içinden çıktığı toplumun hastalıklarını barındırdığını görüyoruz. Ve nedense bunlar hiç bir yerde konuşulmuyor, teşhis edilemiyor, etmeye çalışanlar da kıskanılıyor, dışlanılıyor. 

Derin siyasi teorilerimizi ezberlemiş insanlarımız var, parti tüzüklerini ezberlemiş insanlarımız var, ama içimizdeki toplumsal hastalıklarla, yanlışlarla ilgili bir-iki soru sorulduğunda kendi cahilliklerini, bilgisizliklerini, kültürsüzlüklerini kapatmak istercesine ya size gülerler, ya da boş boş bakarlar! 

Eleştirilerimiz kimilerine sert gelebilir. Aynı şeyleri Wilhelm Reich’a sorduklarında, ‘neden dilin bu kadar sert’ diye, cevabı, ‘anladığınız dilden yazdım’ olmuştu. Maalesef artık başka türlü uyanamayacağız, anlayamayacağız. 

Örnek verelim. Meselâ Saray’daki kibirli diyoruz, değil mi? Derneklerimizdeki, örgütlerimizdeki yöneticilerimize bakalım. Bir çoğu burnundan kıl aldırmıyor, bir çoğu ‘herşeyi en iyi ben bilirim’, bir çoğu eleştirilerinize ‘benim gibi zat-ı muhterem devletlû’yla hangi cüretle böyle konuşursun’ tavrında değil mi? Bırakın onlarla konuşmayı, sıkıysa bir eleştiri getirin. Sayın kendi küçük muktedirlerimize bile kalmaz, etrafındaki yalakaları tarafından saldırıya uğrarsınız! Hayır, AKP-MHP faşizminden bahsetmiyorum! O zihniyetle mücadele ettiğini ileri süren (!) kendi küçük muktedirlerimizden bahsediyorum! Hepimizin etrafında böyleleri var. Ve nasıl Türkiye toplumunda halkların bir çoğunluğu maalesef kendi akıllarından vazgeçip Saray’dakinin aklına biat ediyorsa, onlarla mücadele ettiğini savunan bizler de sanırım derneklerde kendi diktatörlerimizi yaratıp onlara biat ediyoruz!

Türkiye’yi tartışırken hep hoşgörüsüzlük ve tahammülsüzlüklerden bahsederiz, değil mi? Yine kendi örgütlerimize bir bakalım. En ufak eleştirilere kapalı, hantal varlıklara dönüşüp aslında miadını doldurmadı mı derneklerimiz, federasyonlarımız? Toplumu eleştirirken asıl kendimizde görmüyor muyuz tahammülsüzlüğü? Hangi örgütümüze giderseniz gidin, herşeyi en iyi onlar bilir, teoriyi en iyi onlar anlamıştır ve diğer fraksiyonlar, örgütlenmeler yanlış yoldadır (onların sevdiği deyimlerle söylemek gerekirse diğerleri hep reformist, revizyonist, oportünisttir!). Farklı düşünmeye çalışan aydınlarımıza karşı düşman kesilirler, sanırsınız ki bir islamcı tarikatın içindeyiz! İslamcı tarikatların yönettiği ülkenin aydın düşmanı, insan düşmanı ahlâk anlayışları korkarım bizim de içimize işlemiş!

Hem içimizde, aynı derneğin içinde islamcı tarikatlara benzer yukardan aşağıya bir hiyerarşi kurup küçük diktatörlerimizi yaratıp onlara biat ediyoruz, hem de diğer örgütlenmelere yukardan bakıp bu sefer onların da bize biat etmelerini istiyoruz, teoriyi doğru (!) anlamalarını istiyoruz! AKP faşizminden ne farkımız kaldı?

Asıl anlamadığımız şu: faşizm sürüyorsa, biz de kendi içimizde bu faşist yapılanmalara uygun kurumlara dönüştüğümüz, onu içimizde bile sürdürdüğümüz içindir! Şimdi bu yazdıklarıma da aynı tepkiyi gösterebilirsiniz. Bu yazdıklarımız tabii ki tabu değil, yapıcı şekilde eleştirilebilinir, fakat bu yazıyla uğraşacağımıza ve her zaman ki gibi biçime bakacağımıza bir kere de içeriğine baksak?

İçimizdeki faşizmi yıkmadıkça, toplumdaki faşizmi yıkamayız!

Örnek mi istiyorsunuz? Bugünkü yapılar artık hantallaşmıştır. Yarının sınırsız, sınıfsız, sömürüsüz dünyasını kurmak istiyoruz, ama daha içimizde burjuva kurumlarını – kendi diktatörlerimizin işine geldiği için! – deviremedik!

Bugünden yarının eşit, özgür, devrimci topluma giden yolları yaratmalıyız. Örneğin derneklerdeki başkanlık neyin nesi? Eşbaşkanlık kurumuyla ileri doğru bir adım atıldı, ama bu yetmez. Yarının sınıfsız, sömürüsüz dünyasında yeni başkanlar mı yaratacağız? O zaman bugünden bu alışkanlıklardan vazgeçmek gerek! Yönetim Kurulu denilen kurum neyin nesi? Başkan, Yönetim Kurulu gibi yapılanmalar burjuva toplumun aygıtları ve bugüne kadar gerekliydi, evet. Fakat artık yarınları kurma yolunda yeni ufuklara yol açmalıyız! İçimizden hoca-başkan-lider-Yönetim Kurulu ve diğer kurulları tasfiye edip Marks, Engels’in deyimiyle örgütlenmelerimizde ‘herkesin yetenekleri ve kabiliyetlerine göre’ görev dağılımına gitmekle başlayabiliriz bu işe. Ayrıca ayrı ayrı ‘Gençlik’ ve ‘Kadın’ çalışmaları bugün için gerekli gibi duruyorsa da, genelde gençleri büyüklerden, kadınları erkeklerden ayırmaya yarıyor. Bu yapıları da tasfiye edip birlikte mücadeleye geçmeliyiz (böylece meselâ yürüyüşlerde gençlerimizin provokasyonlara gelmesini daha kolay engelleriz, çünkü iletişimi daha rahat kurmuş oluruz!). Dernek, federasyon gibi yapılanmalar tasfiye edildikten sonra, sokak sokak, mahalle mahalle, semt semt örgütlenmelere gidilmeli! Bugünden yarına hemen olmayacak biliyorum, ama gelecek yıllarda ya biz bunları başarırız, ya da tarih bizleri tasfiye eder, bu kadar basit! 

İçimizdeki faşizmi kırmadan dışımızdaki faşizmi yıkamayız!...