Kapitalist modernist sistem içerisinde, dünyanın neresinde olursa olsun, hangi ülkesinde yaşarsa yaşasın, bir insan özgür olmak, özgür yaşamak isterse bedel ödemek zorundadır. Bu verili durum, devlet denen aygıtla yönetilen her ülkede bir gerçeklik olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu riskler rejimden rejime farklılık gösterir. Görece burjuva demokrasilerin olduğu devletlerle, geri, faşist rejimlerle yönetilen devletlerde özgürlük savaşçılarının karşılaştıkları riskler farklıdır, faşist devletlerin baskısı altında yaşayan halklar daha ağır koşullar altında savaş yürütmektedirler.

Faşist Türk rejimini bu genel tanımlamanın dışında ayrıca değerlendirmek gerektiği düşüncesindeyim.

Bugünkü yeşil faşist Türk rejimi, ne tam Eskiçağ monarkların timokrasilerine benziyor ne de 20. Yüzyılın faşist diktatörlüklerin özelliklerini taşıyor. Bazı yönleriyle onlara benziyor bazı yönleriyle de onları çok aşan, onları geride bırakan, adeta onlara “rahmet” okutan yeni özellikler taşımaktadır. Bu durum devrim güçlerine, 21. yüzyılda faşizmin tarifini yeniden yapma, yeniden tanımlama görevi de yüklemektedir.

Örneğin; İspanya’da Franko faşizmi diğer etnik kimlikleri tanımadı, onları asimilasyona tabi tuttu, emekçileri çok derin bir sömürü kıskacına aldı. Franko faşizmine karşı, farklı etnik kimliklerden halklar ve emekçi sınıflar çok ciddi bir savaş yürüttü. O gün Franko diktatörlüğüne karşı savaşan halkların mücadelesi bütün dünyada sempati ile karşılandı ve bunun sonucu başta Katalonlar olmak üzere, İspanya’daki etnik kimlikler “Özerkliklerine” kavuştu.

Gerek İspanya’da Franko, gerekse de İtalya’da Mussolini ve Portekiz’de Salazar faşizmine karşı mücadele eden halk ve sınıflara, başta Sovyetler Birliği olmak üzere çok geniş bir cephe destek veriyordu. Sovyetler Birliği’nin bu güçlü desteği romanlara konu olmuştur. Kapitalist modernite İspanya’daki bu gelişmeyi benimsedi. Bugün Katalon halkı özerklikle yetinmiyor, haklı olarak bağımsızlık istiyor.

Ortadoğu’nun ortasında, bir anlamda da dünyanın merkezinde yer alan Kürdistan ve Kürt halkının eşitlik ve özgürlükler temelinde, birlikte yaşama talebi kapitalist modernitenin ve onun Ortadoğu’daki temsilcisi Türk devlet faşizminin itirazıyla karşılaşmaktadır. İtiraz dediğime bakmayın, bu kelimenin hafif kaldığını biliyorum, aslında hiçbir kural ve kaide tanımayan savaşıyla, hem de Türk devletinin altına imzasını attığı ve kapitalist modernitenin belirlediği Cenevre Savaş Sözleşmesi’ni hiçe sayan özel ve kirli bir savaşla karşı karşıyadır.

Bu Kirli Savaş’ın bütün çıplaklığına rağmen kapitalist modernitenin etkin güçleri Türk devlet faşizmini desteklemektedirler.

Kapitalist modernite güçleri İspanya’da Katalonların ve Basklıların özerkliklerini kabul etti, Kürt halkının statü sahibi olmasını neden istemiyor?

Çünkü Türk devleti, Kürdistan’daki sömürge sistemini (ki Kürdistan’ın sömürge statüsü de yoktur,) kapitalist modernist güçlerle birlikte kurdu. Bunun adresi; 24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan Anlaşmasıdır. Birçok insan Lozan Anlaşması’nın içeriğini, bu emperyalist paylaşımın Kürt halkı ve Kürdistan coğrafyası için ne anlama geldiğini bilmez. Lozan’da yapılan, Kürt halkının bir mevtaya, Kürdistan’ın kadavraya dönüştürülmesi anlaşmasıdır.

Lozan’ın baş aktörleri İngilizler, Fransızlar ve beyaz Türkçülüğün temsilcileri Kemalistlerdir. Bu aktörlerin sorumluluğu da bilinçlerden uzak tutulur, sanki sorumlulukları yokmuş gibi yaklaşılmaktadır. Yaklaşık yüzyıl önce Kürtlerin kara yazgısını bu güçler çizdi.

Önder Abdullah Öcalan’ın 1970’lerin başındaki çıkışı ve sonrasında geliştirdiği mücadele ile birlikte bugün bu sistem paramparça edilmiştir. Kapitalist modernistler ve onların yerel ayağı olan yeşil Türk faşizmi bu nedenle Önder Öcalan’ı hedef seçmiş, 20 yıldır İmralı Ada sisteminde izolasyona tabi tutmuşlardır.

Önder Öcalan üzerinde geliştirilen tecrit, doğrudan; kapitalist moderniteye karşı geliştirdiği alternatif paradigma ve mücadele tarzına yöneliktir. Dikkat edilirse, Önderlik bugüne kadar düşman karşısında hiç kaybetmedi. İmralı işkence sistemi de dâhil, Amara’dan çıkışından bugüne kadar Önderliği inceleyen, anlayan, kavrayan her insan bu özelliği görür.

Bu güne kadar sömürgeci faşizmin her hamlesi karşısında Özgürlük Hareketi’nin önder kadroları ve yurtsever halkımızın geliştirdiği destansı çıkışlar, sömürgeci Türk ırkçıların planlarını bozmuş ve her seferinde yenilgiye uğratmıştır.

Beyaz Türk faşizminin Amed zindanında “bitireceğim” dediği yerde, Mazlumların, Hayrilerin, Kemallerin, Ferhatların geliştirdiği tarihi direniş, zulmün sahiplerini bitirmiş, Kürt halkının dirilişine giden görkemli yolu açmıştır.

Bugün de Önder Abdullah Öcalan şahsında İmralı işkence sistemiyle “bitirmeyi” planladıkları açıktır. Önderin özgürleşmesini, kendi ve Ortadoğu halklarının özgürleşmesini sağlayacağı bilinciyle, 37 sene sonra yine Amed zindanında, aynı ruhla Leyla Güven’in başlattığı direniş bütün Kürdistan’a ve dünyaya yayılmıştır. Sonucun muhteşem olacağı gün gibi açıktır. Her şeyden önce tüm eylemcilerin vakur duruşu, bütün dünya ilerici insanlığın desteğini almıştır.

Bu direniş, daha ilk hamlesinde İmralı işkence sisteminde gedikler açtı, sonucunda da parçalayacağından şüphe edilemez ve sömürgeci faşizmin kaleleri bir bir yıkılacak, uluslararası komplo yerle bir olacaktır. Önder Öcalan özgür, Kürt halkı statü sahibi olacaktır.