Şimdi eğer İmralı sürecini “izleme” komisyonu kurulmuş olsaydı, bu komisyonun ilk iki işi şu olacaktı:

Birincisi Lice’de halka ateş açılmasını ve ikincisi “bayrak” indirilmesini bütün tarafları dinleyerek ve tarafsız bir araştırma yaparak inceleyecekti.
Eğer bu “komisyon”, hem Türk tarafının, hem de Kürt tarafının tereddüt etmeden güvendiği kişilerden kurulmuş olsaydı, ne katliama karşı tepkilerle savaşın eşiğine gelinecekti; ne de Cemaat, CHP ve MHP  “bayrak” provokasyonunu kullanarak Türk tarafında çözüm sürecine olan güveni havaya uçurma imkanına kavuşacaktı.
Taraflar komisyonun araştırmasını “bekleyecekti”. Güvenilir kişilerden oluştuğu için, bu komisyon incelemelerini büyük bir hızla tamamlayacak ve sonuca varacaktı.
Bu incelemenin sonunda kesin olarak inanıyorum ki, hükümetin “kalekol inşaatının” savaş hazırlığı olduğunu ve bunun da “mütareke” kurallarını ihlal anlamına geldiğini ortaya çıkaracaktı. Ve yine kesin olarak inanıyorum ki, bu incelemenin sonucunda, “bayrak indirme” işinin arkasında ya doğrudan doğruya devletin tertiplediği ya da dolaylı olarak, yani Kürt gençlerinin arasına sızan ajan provokötörlerin yönlendirdiği bir provokasyon olduğu anlaşılacaktı.
Öcalan gelişmelerin böyle olumsuz bir yöne doğru sürükleneceğini önceden gördüğü için, ısrarla çözüm sürecini izleyecek bir komisyonun kurulmasını talep etti. Olaylar Öcalan’ı doğruluyor. Çözüm süreci büyük bir tehdit altına girmiştir.
Ancak krizden çıkış imkanı var: Öcalan artık “iki taraftan” birinin sözcüsü olmaktan çıkıyor. Hızla “tarafların” üstüne yükseliyor ve eğer kurulursa “İmralı sürecini izleme komisyonu”nun asıl, en güçlü, en inandırıcı, en uzak görüşlü ve akil sözcüsü düzeyine yükseliyor.
Öcalan elbette bugün de KCK’nin başkanı ve Kürt halkının önderidir. Ama unutmamak gerekir ki, Öcalan’ın “Türkiyelileşme” dediği süreç, bizzat onun şahsında somutlanıyor. Öcalan “Türkiyelileşmiştir.” Öyle olduğu için,  yalnız “Kürtlüğün” değil, “demokratik ulusun önderliği” onun şahsında somutlaşmıştır. Bunun da sonucu, Öcalan’ın bölgesel “konfederalleşme” sürecinin simgesi olmasıdır.
“Taraflar” arasında henüz “barış” imzalanmadı. Ortada “fiili bir mütareke” var. Öcalan bu “iki taraf”ın üzerine yükselerek, onların arasındaki savaş durumuna son verme sürecinde “aktif- tarafsızlık” rolünü oynuyor. Böyle bir durum, hiçbir savaşta yaşanmamıştır. Savaşan taraflardan birinin önderi, tarihin hiçbir döneminde, hiçbir savaş ya da ayaklanma sürecinde Öcalan’ın oynadığı role benzer bir rol oynamamıştır.
Gerçek durumu böyle görürsek, o zaman Kandil’in ve Amed’in Hükümet’e ve Hükümet’in de Kandil’e ve Amed’e karşı yürüttüğü mücadeleyi de, bu mücadelenin her kritik aşamasında Öcalan’ın hem hükümete, hem de Kandil ve Amed’e yönelik uyarılarını da, tarafların “hakeme” itirazlarını da kolayca anlarız. Mücadele sürecektir. Siyasi mücadelenin “savaşa” yol açmasını ise Öcalan her durumda önleyecektir. Eğer Erdoğan da Öcalan’ın uyarılarına kulak verirse…
Buradan hareketle, tam da Cumhurbaşkanlığı seçiminin eşiğinde şu durumun altını çizelim: Türkiye ile savaş halinde olan Kürt tarafı, şu anda “taraflar üstü” konuma yükselen Öcalan’ın bir tür “hakemliğini”, “yol göstericiliğini” kabul etmiştir; Buna karşılık KCK ile savaş halinde olan Türk tarafı, hala Öcalan’ı “kullanma” kafasıyla, kurnazca ve hilekarca bir oyalamanın içindedir. Günümüzün temel meselesi, Türk tarafının da Öcalan’ın hakemliğini kabul edip etmeyeceği meselesidir.
İşte Cumhurbaşkanlığı seçimi, tam da bu meselenin çözümü bakımından büyük bir fırsattır: Türk tarafı, tıpkı Öcalan gibi, “savaş halindeki tarafların üstüne yükselebilecek” bir Cumhurbaşkanını seçtiği gün, TC devlet Başkanı ile PKK’nin Önderi Türkiye’yi selamete çıkarmakla kalmayacak, bu “ikili önderlik”, tüm bölgede Türkiye’yi barışın, özgürlüğün ve refahın öncü gücü haline getirecektir.
Türk tarafı böyle bir aday çıkarır mı, bilmem ama, El Kaide’nin Musul’u işgal edip, Türkiye sınırına dayandığı şu sırada krizden çıkışın yolu bu…