Önderlik krizine müdahale
Forum Haberleri —

Abdullah Öcalan'a özgürlük eylemi
- Öcalan, önderliği yalnızca bir iktidar veya direniş mücadelesi olarak kurgulamadı; düşünsel ve tarihsel bir süreç, bir toplum analizi ve gelecek tahayyülü; bunların toplamı olan bir 'Kürt aklı' oluşturma olarak ele aldı.
- Öcalan'da ifadesini bulan önderlik, toplumsal bir aklın, tarihsel bir hafızanın ve stratejik bir perspektifin somutlaşması haline geldi. İnsanüstü değil, herkes ve hepimiz kadar insandır; sınırlardan ve sınırlılıklardan bağımsız değildir.
NİHAT ALTAN
20. yüzyılın son çeyreğine gelindiğinde, Kürt toplumu sessizliğe hapsolmuştu. Herkes Kürt’ü kendine göre tanımlamış; bir parçada Fars, bir parçada 'dağ Türk’ü, bir parçada insan sayılmayan, bir parçada 'Şeytan’ın torunları' olarak etiketlenmişti. Böylesi bir dehşet içine alınmasına rağmen Kürt, kendini tanımlama güç ve iradesinden yoksundu. Bakurê Kurdistan’da DDKO-DDKD, Başûrê Kurdistan’da Barzanî, Rojhilatê Kurdistan’da Komala gibi kimi itiraz ve arayışlar olsa da dört parçada yaşayan Kürt toplumunu temsil etmekten ve bir Kürt aklı oluşturmaktan uzaktı.
20. yüzyılın son çeyreğinde Öcalan, böylesi bir tarihsel zeminin üzerinde ortaya çıktı. Kuşkusuz ki, çıkış koşulları sıfır değildi; arkasında bir tarih, üzerinde yeşereceği bir toplum vardı. Bu inkara gelmez fakat hem tarih ve hem de toplumsal yapı parçalı ve yaralıydı. Öcalan, daha ilk çıkışında şunu gördü: Kürt yurdu dört parçaya bölünmüştür. Her parçanın, her sınırın, her devletin kendi dinamikleri vardır ve her parça kendi içerisinde onlarca parçaya bölünmüştür. Hiçbir parça diğer parçaları ya bilmemekte, bilse bile kabul etmemekte, kabul etse bile ilgilenmemektedir. Öcalan, bu dinamikleri doğru okumadan birleştirici bir etki yaratamayacağını gördü, bu ayrımları göz ardı etmeden, hem tarihsel hem de güncel koşulları anlamaya çalıştı.
Öcalan’ı diğerlerinden ayıran temel özellik, Kürt’ün bu yarasını görmüş olmasıdır ama görmek yetmemektedir; yaranın sebebini ve tedavisini de sağlamak gerekmektedir. İşte burada, “Ne yapmalı, nasıl yaşamalı? soruları devreye girdi. Dikkatli okuyucu, soruların ödünç olduğunu görecektir fakat dönemin koşulları ve bilgi düzeyi açısından bu “ödünç” alma anlaşılabilir. Çok geçmeden, Kürt’ün yarasını sağaltacak cevap bulundu: 'KÜRT AKLI’nı oluşturmak!
Mademki 'Kürt aklı'nın olmayışı bu duruma yol açmış, o halde bundan kurtulmak için “Kürt’ün ortak aklını yaratmak gerekir” dedi. Sonrası, esasında az çok, herkesin bildiğidir: İnkarın merkezinde başlayan ve içerisinde çokça yetersizlik, krizler, darboğazlar ve kimi zamanlar bir adım ileri, iki adım geri olsa da bugüne dek devam eden bir yürüyüş başladı.
Öcalan'ın önderliği
Öcalan’ı ön yargılardan uzak ve bilimin namusuyla izleyenler ve takip edenlerin gördüğü şudur: O, önderliği yalnızca bir iktidar veya direniş mücadelesi olarak kurgulamadı; düşünsel ve tarihsel bir süreç, bir toplum analizi ve gelecek tahayyülü; bunların toplamı olan bir Kürt aklı oluşturma olarak ele aldı. Bu nedenle Öcalan’da ifadesini bulan önderlik, salt bir figürün varlığı değil, toplumsal bir aklın, tarihsel bir hafızanın ve stratejik bir perspektifin somutlaşması haline geldi.
İlk günden bu yana sıklıkla sorduğu soru şudur: Herkesin 'kendi aklıyla hareket ettiği ve fakat kimsenin kendi aklıyla hareket edemediği Kürt toplumunda ortak bir Kürt aklı yaratmak zorunludur fakat nasıl? Bu soruya cevap, bir tür toplumsal tahayyül ve ideolojik üretkenlik içerir. Cevap şu oldu:
* Kürdistan, bir hakikattir,
* Çizilen sınırlar Kürdistan hakikatini temsil etmemektedir.
* Sınırlar ve reel durum yapaydır.
* Toplumsal özgürlük için isyanı aşan bir tahayyül gerekmektedir.
* Bunun için Kürt’ün kolonyal aklıdan kurtulması ve kendi aklını yaratmasına ihtiyaç vardır.
Bu tahayyül ne olmalıdır?
Öcalan, bu tahayyülü, kadın özgürlüğü, tüm dil ve kültürlerin eşitliği, inanç özgürlüğü, ekoloji, demokrasi, öz yönetim ve toplumsal adalet gibi kavramların yer aldığı düşünsel bir çerçeve olarak tanımladı. Bunun ilk aracı olarak, “Dört parçayı kapsayacak ve süreklilik kazanan bir örgütlülük şarttır” dedi. O’nu yalnızca eylemsel değil, aynı zamanda kavramsal ve kuramsal bir önderlik konumuna getiren işte budur. Bu yönüyle Öcalan’ı, hem Kürt'’ün stratejik aklı, tarihsel bilinci ve gelecek tahayyülü ve hem de birleştirici bir örneği olarak okumak yanlış olmaz. Bu portre, Öcalan’ı insanüstü bir figür hâline getirmez: Herkes ve hepimiz kadar insandır Öcalan; sınırlardan ve sınırlılıklardan bağımsız değildir. Onun farkı, bu sınırlılıkları görerek ama ona teslim olmayarak toplumsal ve düşünsel etkiyi sürdürebilmiş olmasıdır. Burada dikkat edilmesi gereken, kişisel veya örgütsel güç kullanma kapasitesi değil, zamanın, mekânın ve tarihsel koşulların sınırları içine hapsolmadan toplumsal etkiler yaratabilme kapasitesidir.
Kürt aklının reddi olarak
Öcalan, ilk günden bu yana çok yoğun saldırılar altındadır. Söylediği her söz, yaptığı her şey; giyiminden tutun yeme ve içmesine, insanlarla ilişki biçimlerinden tutun toplumsal ve siyasal konulardaki her şeyi tartışma konusu yapılmaktadır. Kuşkusuz ki, Kürdistan gibi bir ülkede yarattığı etki gücü ve bu gücün sömürgeci siyasette yaratmış olduğu altüst oluş bunda bir nedendir ve bu anlamda “normal” ve anlaşılabilir. Anlaşılmayan, kendisine “Kürt”, “sol” ve “muhalif” diyen kişi ve kesimlerin de bu saldırılarda çok yönlü yer almasıdır. Tam da bu nedenle Öcalan’a yönelik saldırıları, yalnızca bireysel düşmanlıklar, politik rekabetler ya da güncel konjonktürle açıklamak yetersiz kalıyor.
Soru şudur: Öcalan neden bu denli yoğun, süreklilik arz eden ve çok katmanlı bir saldırının odağındadır? Bu saldırılar, sömürgeci akıldan ne kadar bağımsızdır; yoksa tam da onun tarihsel reflekslerinin güncel bir biçimi midir?
Tarih, bizlere şunu göstermiştir: Dünyanın neresinde olursa olsun, ortaya çıkan tüm öncülükler verili düzen ve sistemleri deşifre ettiği ve bir toplumsal ihtiyacı görünür kıldığı ölçüde saldırıya uğramıştır. Bu tür önderliklerin, düşünsel, ideolojik ve siyasal saldırılardan tutun, her türlü kişisel özelliklere kadar her şeyleri saldırı konusu yapılmaktadır.
İnsanlığın on binlerce yılda oluşan hafızası kanıtlamıştır ki, bir fikri çürütmek zordur ama o fikri üreten ve önderlik eden kişiyi gayrimeşru ilan etmek daha hızlı sonuç verir. Fikri oluşturma ve fikrin hayata geçmesine önderlik etme, kişiyi 'kişi' olmaktan çıkarıyor; kolektif aklın, sürekliliğin ve yön duygusunun sembolü haline getiriyor. Bu sembol yok edildiğinde ise toplum kendi içine kapanmaya ve parçalanmaya itiliyor. Kürt toplumunu egemenliği altında tutan güçlerin yaklaşımı bundan bağımsız değildir. İlk günden bu yana, Kürt toplumuna önderlik eden ya da bu potansiyele sahip olanların; kişi, örgüt, düşünce ve fikirlerin sistematik biçimde hedef alınması bir istisna değil, süreklilik gösteren bir siyaset olarak yürütülüyor.
Özellikle Osmanlı ve Pers imparatorluğunun son dönemlerinden ulus-devlet pratiklerine uzanan çizgide, Kürt toplumunun başsız bırakılması, Kürdistan’ı egemenlikleri altında tutan güçlerin temel bir yönetim stratejisi oldu. İsyanlara öncülük edenlerin idam edilmesi, sürgüne yollanması, aşiret yapılarının birbirine karşı kullanılması ve entelektüel üretimin bastırılması, bu siyasetin farklı tarihsel biçimleri olarak hayata geçirildi. Bu politikalarla hedeflenen amaç, Kürt toplumunu yalnızca fiziki olarak değil; düşünsel ve örgütsel olarak da dağıtarak kolonyal egemenliği devam ettirmektir. Bu politikaların hayata geçirilmesinde hakaret, karalama ve mutlak kötülük imgeleri, devletlerin ve hegemonik yapıların sık başvurduğu araçlar olarak kullanılageldi.
Öcalan’a yönelen saldırılar, bundan bağımsız değildir fakat bu saldırılar, alışılagelmiş bir örgüt lideri ya da isyancı olmasından değil, esas olarak 'Kürt aklı’nın üreticisi olarak ortaya çıkmış olmasından kaynaklanıyor. Zira Öcalan’ın geliştirdiği yaklaşım, Kürt meselesini dar bir etnik hak talebi çerçevesinden çıkararak; demokrasi, kadın özgürlüğü, ekoloji ve halkların birlikte yaşamı gibi daha geniş bir zemine taşıdı. İşte bu genişleme, saldırıların merkezi nedenlerinden biridir, çünkü bu çerçeve, bölgedeki tüm halkları ve iktidar ilişkilerini yeniden düşünmeye davet eder.
Bu nedenle Öcalan’a yönelik saldırılar, çoğu zaman onun söylediklerine değil, kim olduğuna ve hatta kişisel özelliklerine dahi odaklanıyor. Eleştiriler, teorik-kuramsal ve tarihsel süreklilik düzleminde değil, şeytanlaştırma, kriminalizasyon ve ahlaki itibarsızlaştırma üzerinden yürütülüyor. Bunun nedeni, düşünsel bir çatışmayı göze alamayan güçlerin, kişiyi hedef alarak fikri boğma arzusudur. Kürt’ü başsız bırakma siyaseti, yalnızca askeri yöntemlerle değil, kültürel, ideolojik ve psikolojik araçlarla da sürdürülür…
Devam edecek







