Serpil Odabaşı, sessiz ama derinden yürüttüğü çalışmalarla başta Kürt halk mücadelesi ve cinsiyet eşitliği gibi konular olmak üzere insan haklarına aykırı, ayrımcılık ürünü, şiddet içeren ve şiddeti meşrulaştıran her şey onun da gündemi.

O, egemen devletin, egemen cinsin, egemen sınıfın hatırlamak istemediği her şeyi çizerek daha fazla hatırlatıyor.

Uluslararası Aktivist Sanatçılar Birliği üyesi olan sanatçı, Amed doğumlu. Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi Resim Bölümü'nü bitirdikten sonra, Türkiye İnsan Hakları Vakfı'nda çalışan Odabaşı, 10 yıl boyunca İstanbul'da resim öğretmenliği yaptı. Türkiye'de onlarca kişisel ve karma sergisi bulunan Odabaşı, çalışmalarını bir süredir yaşadığı Canada'da sürdürüyor.

Odabaşı ile tarihi görsel sanatlar yoluyla yorumlamayı, çizgilerindeki konuları konuştuk. 


-Bir Kürt ve kadınsınız. Muhalifsiniz. Bunlar Türkiye Cumhuriyeti devleti tarafından baskıya uğramak için fazlaca şeyler. Tavrınıza ve çizgilerinize oldukça yansıyor bu. Nasıl okuyorsunuz gündemi? Bu karanlık gündem, nasıl ulaşıyor çizgilerinize?

Devlet aygıtlarının boş bıraktığı alanları dolduran bir de sivil faşizm var, iş yerinde, sokakta, bakkalda, size  kendinizi kötü- yanlış hissettirmek için ne gerekiyorsa yapabilenler.Karşılaştığım sıkıntılarda reflekslerim pek sabırlı, iki düşün bir yap modeli değildi, hayata, sokağa gücüm yetmedikçe  kapanıp kapanıp çalışarak söz söylemeyi önemsedim.Her gün yüzlerce şey oluyor. Bunların hepsiyle ilgili söz söylemek de imkansız elbette. Hem gerek var mıdır onu da bilemiyorum ama bazen atlanan gündemler olabiliyor, medyanın ya da her neyin etkisiyle ise, bir anda bazı gündemler çok ilgi görürken bazı gündemler üstüne basılıp geçilebiliyor. Sanırım ben üstüne basılıp geçilmek istenenlere daha çok bakmak istedim. 


-Çizimleriniz üzerinden tek tek konuşmadan önce, genel olarak Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmakla ilgili çalışmalar yapıyorsunuz. Örneğin Türk Bayrağı sıkça kullandığınız bir motif. Bunu anlatır mısınız biraz…

6 yaşındaydım. Annemle gittiğimiz görüş günlerinden birinde, yan görüşme odasında bir teyze, annemin sevdiği bir arkadaşıydı. Türkçe bilmiyordu. Her görüşmede oğluna sadece bakmaktan sıkılmış belki, Kürtçe konuşmuş! O teyzeyi, yere silah dipçikleriyle yığan adamları hiç unutmadım, o teyzenin sesini hiç unutmadım.

Çocukluğunuz, ilk gençlik yıllarınız yüzlerce tanıklıkla ve bazen tanıklıktan öte birebir etkilenmelerle geçince onu affedemiyorsunuz, o neyse işte direk-bayrak- sözcük-koltuk. O ne ise onunla dövüşmeye başlıyorsunuz.


Devlet eliyle öldürülen çocuklar üzerine de oldukça eğildiğinizi biliyoruz. Ceylan Önkol, Uğur Kaymaz gibi gündem olan çocuk ölümlerine dair işleriniz var. Bu işlerinizi anlatır mısınız biraz?

Çok fazla çocuk öldü, yaralandı, bazıları hayatının kalan kısmını sakat sürdürdü. 90'lardan bu yana sayıları binleri geçti. Zaten suçlu gibi yaşayacaklardı, ikna etmeleri gerekecekti, "Tehlikeli değilim, vallahi değilim’lerle geçecekti ömürleri belki de. Çok az bir kısmı çocuk gibi çocuk olabilecekti, tahammül edilmedi. Hakkari’de kafasına dipçikle vurulan Seyfettin’i ve onun ağlayışını unutamam. Onlar hatırlamaz biz de unutmayız işte.  Benim bu konuda yaptığım iş sayısı belki 5'i geçmez. Ama kıyım binleri bulur.Uğur’u, Ceylan’ı çalışırken çağrışım olsun istedim, kıyamasınlar istedim, çok kınamaktı o işler, ama bakan da yanan da yine hep biz olduk.

Roboski Katliamı'na dair çalışmanız da sosyal medyada oldukça paylaşılmıştı. Yine Türk Bayrağı motiflerinde gizli, bir eleştiri vardı...

Arka plan dediğimizin bazen hiç fark edemediğimiz kadar belirleyici  olduğunu düşünüyorum. Bir şeyin, işte ne olsun bu herhangi bir metafor olsun; Saksı. Saksının arka planına bakarız, ne kadar durmuştur yanımızda, ne kadar bakmıştır gözümüzün içine, ne kadar üflemiştir acıya, bir vefayla sevgiyle yan yanalıkla bağlanalım o saksıya.Saksı tepemizde durmadan paralanmış, ‘Kurban olun bu saksıya denmiş. Kutsaldır bu, bizim anlamlarımız var bunda’ denmiş. Sen izin vermedin ki, ben de bir anlamlar zinciri kurayım. Bu kez tersten işlemeye başlıyor, incinirken, kurban olurken, bir bellek oluşuyor orada.  Artık bizim de anlamlarımız var, 1915 var, 1938 var, Diyarbakır Cezaevi var, Vedat Aydın var, Hrant Dink var, ayağında çarığıyla ekmeğinin peşinde olan Roboski gençleri var, alın size kutsal anlamlar zinciri.


Özellikle Rojava haritası çalışmanız, oradaki parçalanma ve duyulmayan çığlık etkileyiciydi...

Ağrıyan yerlerimizin benzerliğiyle ilgili bir durum bu sanki. Bir görünmezlik vardı orada, haritalara, kumaşlara saksılara kurban edilen çocuklar...


AKP ve Cemaat ilişkileri, Fethullah Gülen' kaleminizden nasibini aldı. Hangi gündemler ve öfkeler çizdirdi bu işleri size?

Hep derim; "Kendimizi bildik bileli Anıtkabir ile cami arasında bir dar sokağa sıkıştırıldık." Birinden değilsen, diğerindensin. Bu tam leylek mantığı. Dilinde egemenin argümanları olan hiç kimseyi sevmiyorum, durduğu yeri “mutlak doğru” olarak gören ve bunu tek doğru olarak dayatan hiçbir zihniyete tahammülüm yok. Gülen’in talimat verdiği bir video izlemiştim; bir avuç insan diyor, evlerini başlarına yıkın, ne kadar rahat söylüyor bunları ki o videodan yaklaşık bir ay sonra Roboski’de 34 genç insan öldürüldü...


Kadına yönelik şiddet, homofobik cinayetler, trans cinayetleri... Cinsiyet eşitsizliğini kağıda dökerken sizi etkileyenler neler oluyor? 

Zira bu her gün devam eden ve gündem olmayan, gizli ve 'özel' bir şiddet. Evlerin içine bakıyor ve pencereleri açıyorsunuz...Evet bir de gündem olamayanlar var! Cenazelerine aileleri bile gitmiyor. Bu nasıl bir cezalandırmadır? Meşrulaşır diye mi korkuyorlar bilemiyorum, erkek olmak da yetmez bu ruh halini anlayabilmeye. Bu korkulardan arınılmadığı sürece hep kanayacağız. Kürtler anadil diyor, “Ama onlara tamam denirse diğerleri de isteyecek” ezberleri gibi... İstesinler, onlara da aç okullar, kayıp değil ki bu, müthiş bir zenginlik. 

Trans bireyleri yok saymaktan vazgeçerlerse, kendileriyle eşit haklara sahip olan bireyler olduklarını kabul ederlerse, translık meşrulaşacak telaşındalar. En çok unutulan insan olduğumuz, cinsiyetlerimiz, kimliklerimiz, üniformalarımız aslında nasıl anlamsız. 


JİNDA ZEKİOÐLU/ANF