Bu filmlerin duruş farklılıkları bir yana, birer propaganda filmleri oldukları su götürmez bir gerçekliktir. Ve bir şekilde hegemonyal söylemin devamlılığı için perdeye yansırlar.
Günümüzde ise koşullar biraz daha farklı. Tahakküm edenin ve onun tarafındakilerin, görünürlük budalası ve aynı zamanda bol bol karşıt söylem üreteci ‘krizdeki’ kapitalizmi sırtladığı gerçek. Sonuçta güneş, onun için istikrarlı kılınan tarafa doğru akar gider. Artık her ifadeye, farklılığa, acayipliğe hanesinde yer açan emperyal iktidarlar, ikiyüzlü bir yüce gönüllülük ile yalnız kendi tarafındakileri ‘büyütmek’ yerine, ötekileri de yanında göstererek pozlayabiliyor. Fakat işler karnı büyük obur kapitalizm ideası için işlediğinden, egemen ideolojiyi bu şekle getirmenin de elbet ideoloji için de bedelleri oluyor. Asıl seyirlik cümbüş de orada başlıyor zaten!
Öttürülen boru
Türkiye halklarının üstünde bir namlu gibi duran ‘cebren’ muhafazakarlık dalgasından (başka bir deyişle Türk-İslam sentezinden) nasıl etkilendiğinin farkında olan vatandaşlar için, tehdit hayli büyük. Bir tarafta ‘gerçek İslam bu değil’ciler, öteki tarafta da cihat borusunu öttürenler var gibi görünüyor ama, iş daha elem ve vahim son yıllarda…
Daha büyük resimde; taksitle hac ziyaretlerinden tutun, inanca göre saç bakım ürününe, popstar imajıyla sarayda ezan okuyanından, televizyon dizilerinde dini bütün başrollere… Borusu öten bariz olarak daha büyük bir ‘fazlaya’ hitap ettikçe, ötekilerini daha fazla maruz bıraktığı tiranlığına geniş tartışmalar yaratabiliyor. Tablo bu...
'İçeriğini boşalt, sahiplen!'
Tabii bu tabloda vatandaş olarak olduğumuz yer farklı bile görünse, egemen söylemin tarafında olunmasa da, söylem; çoğunluğun baskısından bir başka kuvvetleri ile sarmalayabiliyor. Siyasi iktidar odağının kendinden sapmış gibi gördüğü kültür sektörünü, yeni ve gördükçe gördüğümüz ‘uzun’ iktidarın kendi avucunun içine almasına verilebilecek birçok farklı örnek mevcut. Örneğin, bu yıl ismindeki ‘Altın Portakal’ sıfatını kaldırıp ‘Uluslararası Antalya Film Festivali’ olarak düzenlenmiş popüler film festivali.
Hemen birkaç yıl geriye gitmeli, 2011 yılında festivalin bünyesinde “Geç Gelen Altın Portakallar” kisvesi altında darbe döneminde tertiplenmeyen festivallerin ödüllerini dağıttıklarında Yılmaz Güney'in başyapıtı olan Sürü de ödül almıştı. 1979 ve 1980'deki ayıbı örtmek için sanki bir özür, bir saygı duruşu gibi bir ajitasyon ile karşımıza koydular. O dönemde ödül alamayan filmler, gözümüzün önüne bir gün Türkiye Başbakanı'nın ‘Ahmet Kaya'yı yuhlayanlar’ dediği hikayeyi de getirmedi değil. İdeolojik tahakküm kisvesi altında tabii… Örneklerde de görüldüğü gibi tahakküm bu kez, 'içeriğini boşalt, sahiplen!' biçiminde…
Bir de bir jest misali, tamamen kadınlardan oluşan bir jürisi vardı 2011 yılındaki bu harikulade festivalin.
Geçen sene yine festivalde bazı yapımlar, tıpkı son İstanbul Film Festivali'nde Çayan Demirel’in 'Bakur' (Kuzey) filminin maruz kaldığı gibi bir sansüre uğradı ve festival yetkililerince geri çevrildi. Üstelik bu kararlara imza atanların otosansür gibi tınılattıkları bir ‘kahya’lık durumları ironik fotoğraflar verdi.
Şebekeleşmiş kültür tiranlığı
Türkiye'nin net bir şekilde, 2000'lerin başında dümeni ele alan egemen muhafazakar ve kapitalist kahramanlarla beraber bir başka şekil aldığı su götürmez. Tüketimin hızlı yükseldiği küresel koşullar da cabası… Türkiye kültür endüstrisi ise bu iki başlı canavarın iki tarafından da kısmetine düşeni aldı. Türkiye halkları, uzun süredir kültür edinmek niyetiyle hangi kuruma bir maddi karşılık verdiyse bu, devletin bir şekilde işine yaradı. Yalnızca metropollerde ya da AVM merkezli kültürel organizasyonlarda değil. Türkiye'nin her tarafında şebekeleşmiş bir kültür tiranlığı… Bunun içinde yeni inşa edilen gösterişli modern mimari eseri camilere, spor karşılaşmaları ve karşılaşmalardan geriye kalan vakitte başka organizasyonlar için inşa edilen spor komplekslerden tutun, en önemlisi Kürt enstitüleri ve cami, cemevi kapsamındaki Alevi toplulukları çatısında toplayan mecralara kadar sayabileceğimiz birçok kurum ve oluşum söz konusu. Üstelik muhafazakar değerlerin yanında ya da karşısında duran bir alışveriş değil bu. Zaten olması da gerekmiyor. Önemli olan çarkın dönmesi, ki geçtiğimiz hafta bangır bangır yayınlarında RTÜK’ü ve sansürü protesto eden iktidar yanlısı Çalık Grubu kanallarıyla aynı düşünüyor da olabiliyorsunuz nihayetinde. Bu yönüyle tüketime ideolojik bakmamak gerek.
Tüketim kapitalizme indirgenebilecek eylemlilik değildir
Özgür seçimin galebe çaldığı günümüz koşullarında neyin ne olduğu zor idrak edilir hale geldi. Tablo net gibi ama bir taraf hala bulanık. Türkiye gibi, kapitalist sistemin çarpık işlediği ülkelerin sınırları içerisinde yapılan televizyon yayınlarından tutun da, para verip karşılığını aldığınız sinema biletine kadar birçok kişisel tercihte devletin varlığına maruz kalabiliyorsunuz. Bu da tüketimle alakalı en önemli paradoks olarak karşımıza çıkıyor. En nihayetinde, eleştirilmesi gerekenler eleştiriliyor fakat işin içine bir alışveriş girdiğinde, eleştirdiğimiz bizden alıp cebine koyabiliyor. Sözü geçen festivallerde, sanatçıların şaşalı ödül konuşmalarındaki hal ve tavırları maddi karşılığı olan hal ve tavırlar oluyor. Keza birçok postmodern filozofun tözüne hürmeten diyebilirim ki; en azından tüketim yalnızca kapitalizme indirgenebilecek bir eylemlilik değildir. Çünkü alışkanlıklarımız davranışlarımızda ciddi değişiklikler yaratmaz, onları sadece farklı biçimlerde niteleyen ayrıntılar olurlar. Tüketimi filozofik bir şekilde işleyen, bireye metropol davranışları addettiren zincir dükkanlar buna en iyi örnektir. Paralarını, uluslarına fersah fersah uzakta kazanırlarken, müşteriye fani dünyada bir dikili ağaç dahi bahşedebiliyorlar artık!
Sistem işliyor ve insanların buna o kadar da itirazı yok!