Qeşem ana, kınalı saçlarını örten beyaz tülbendinden dışarıya sarkan buklelerini boynundaki kolyeye sarıyor. Geleneksel kıyafetler içinde kendi elleriyle yetiştirdiği bahçesinde bir nebze olsa memleket hasretini gideriyor.

Adeta yaşayan bir tarih gibi hafızası dipdiri. Halkların yaşadığı topraklarda yok edilişini, Êzîdîlerin ötelenmesi ve kadınlarının kaçırılma hikayelerini, dilden dile kendisine aktarılanlardan ve bizzat yaşadıklarından yola çıkarak anlatıyor.

 

EGÎD EREN / CELLE

80 yaşındaki Qeşem Özden, Êlîh’in (Batman) Qubîn (Beşiri) ilçesine bağlı Şasme köyünden. Tam 16 çocuk doğurmuş, bunlardan üçünü küçük yaşlarda kaybetmiş. Kürt kimliği ve Êzîdî inancı nedeniyle gördükleri baskı sonucu ailesiyle birlikte 1995 yılında Almanya’ya göç etmek zorunda kalmış.   

Türk devletinin suikasti sonucu Şengal’de katledilen KCK Yürütme Konseyi üyesi Mam Zeki (İsmail Özden) için kurulan taziye esnasında tanıdım Qeşem anneyi. Kendisi aynı zamanda şehit Mam Zeki’nin yengesi. Evine misafir olduğumuz bir hafta boyunca kendi elleriyle demlediği çayı ve bahçesinde yetiştirdiği sebzeleri özenle sofraya bıraktı.

Sohbetleri hep memleket hasreti üzerine

Kınalı saçlarını örten beyaz tülbentinden dışarıya sarkan bukleleri taşlı kolyesinin arasına sarıyor, geleneksel Êzîdî  kıyafetleriyle bahçe çiçeklerinin arasından bir oraya bir buraya süzülüyordu.

Taziye ziyaretine gelen konuklarla sohbet esnasında kulaklar Qeşem anneye kabartılıyor: “O üzerinde doğduğumuz topraklar. Biz oralara aidiz. Geçen yıl sonbaharda gitmiştim; çok güzeldi. Köyün etrafını dolaştım. Bağlara, bahçelere gittim. Dağlara çıktım. Eski evimin avlusunda oturdum, bahçemin kuyusundan su içtim.” Anlatırken gözlerinden yaşlar süzülüyor, yüz hatları belirginleşiyordu.

  

Betonlu yollar ayağımı acıtıyor

”Buranın taşlı yollarında yürürken ayaklarım acıyor. Ayakkabımın altı ne kadar kalın olsa da fayda etmiyor” derken, en çok sürgün olduğu Almanya’nın beton yollarından duyduğu rahatsızlığı dile getiriyor ve “Hiçbir şey toprak üstünde gezmek kadar insana mutluluk vermez” diyor.

Ardından tüm ailesi burada olduğu için Almanya’da yaşamaya mecbur kaldığını ve kendisine bakamaz durumda olduğu için temelli dönüş yapamadığını aktarıyor.

Canlı bir tarih gibi

Qeşem ana adeta yaşayan bir tarih gibi. Hafızası dipdiri. Dilden dile kendisine aktarılanları ve bizzat yaşadıklarını anlatırken, Osmanlı’dan kalan ferman geleneği sürüyor” diyor.

Anlatımlarına, son yolculuğunda iki kez uğradığı Çinerya köyünden başlıyor. “Orada bütün ölülerimizin mezarlarının yerini biliyorum. Yakınlarımla acı tatlı çok anım var o diyarlarda. Tarlalarımız yoktu, hep göç halinde olmamızdan dolayı büyük ihtimalle. Êzîdî, Hıristiyan… hep birlikte yaşıyorduk. Her fermanda mülklerimize el konuldu. Ermeni, Süryani soykırımında bizi de katletttiler. Eruh civarında 180 kadar aile vardı, bir tane bırakmadılar. O dağlara sığınanlar, Şengal’e ulaşanlar hayatta kalmayı başardı.”

Zorla, kılıçla Müslümanlaştırdılar

Kürtlerin Müslümanlaştırılma tarihinin 300 seneyi bulmadığını savunan Qeşem ana, kendi yakın çevresinden örnekler veriyor: “Kürtler Êzîdîlikten Müslümanlığa nasıl geçti? O Nisêbîn’in hepsi Êzîdî’ydi. Omeryan dağlarında yaşarlardı. O köylerde yaşayanlar, hayatta kalmayı başardılar. Koçak, Kavalı… Annemler de göç yollarında ta Çetele’ye kadar gitmiş. Ermeni bırakmadılar, Süryani bırakmadılar bu topraklarda. Zorla, kılıçla Müslümanlaştırdılar. Ben bu tarihi biliyorum. Osmanlı’nın devrettiği ferman geleneği bugün de sürüyor işte.”

Ana, kendilerine gelen Müslüman misafirlerin de gösterdikleri ilgiye ve sundukları hizmete rağmen ’haram’ diyerek yemeklerini yememeleri öyküsünü de anlattıktan sonra, “Anladın mı şimdi ne zorluklar yaşadığımızı? Xuda’nın beni doğurduğu günden beri Êzîdîyim. Ekmeğimize ‘haram’ demeleri en büyük zulümdü. Batman’a gittiğimizde Êzîdî olduğumuzu anladıklarında bizi kovalarlardı. Köyün dışına çıkamıyorduk. Cahillerdi, cahil! Hala da öyleler” diyor.

Onlarca Êzîdî kadın kaçırdılar

Konuşmasına ara vermeden yakın tarihte yaşanan Êzîdî kadınların kaçırılma hikayelerini anlatıyor: “Ben daha doğmamıştım. Bir keresinde köyü basanlardan korunmak için kadınlar, samanlıkta saklanıyor. Birinin eteğinin ucu göründüğü için deşifre oluyorlar. Onlarca kadını kaçırıyorlar. Anlayacağın, ‘yeter!’ diyeceğin kadar zulüm gördük. Bu köylerde tek bir müslüman dahi yoktu. O köylerin tamamı zorla müslüman yapıldı. Geri kalanlar dünyanın dört bir yanına kaçtı. Mêrdîn, Batman, Sêrt, Diyarbekir’den giden Şengal’e giden Êzîdîler çok.

Baş eğmeyeceğiz

Son olarak özgürlük mücadelesi için ailesinden çok şehitler verdiklerini hatırlatarak, “Biz bu dava için başkaldırdık. Başımızı eğmeyeceğiz. Onursuzluğu kabul görmeyeceğiz. Ülkemizin özgürlüğü için bedel vermekten kaçınmayacağız” diyor.