
Günümüz dünyasında kadına yönelik şiddet özünden ve hızından hiçbir şey kaybetmeden devam etmektir. Kadına yönelik şiddet devam ettiği sürece gerçek anlamda bir barışını sağlanmayacağı da kesindir. 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Günü nedeniyle bir kez daha kadınlar alanlara çıktı. Eylemlerinde şiddet protesto edilirken, şiddetin önüne geçilmesinin yolunu da gösterdiler. Şiddetin en büyük kaynaklarından biri de toplumsal cinsiyetçilik olduğu açık. Bu nedenle bir kez daha şiddetin kaynağına inerek, kadına yönelik şiddetin toplumsal cinsiyetçilikle bağını kurmak, kadın şahsında bir bütün topluma dayatılan şiddet kuşatmasını doğru çözümlemek için önemli.
Faşizmin ön koşulu olan militarizm halkları, kültürleri, kadınları bölerek onları güçsüzleştirir, aynı zamanda böldüğü halkları, kesimleri militarize eder. Militarizm, topluma sadece askeri yolla aşılanmıyor. Ulus devlet yapılanması içinde başta eğitim kurumlaşmaları olmak üzere sosyal, siyasal ve ekonomik kurumlaşmalar militarizmi geliştiren kurumlaşmalardır. Militarist kurumlaşmalarla toplum zehirleniyor. Militarizm zehri düşüncede, duyguda ve davranışta bir “ötekilik” yaratıyor. Ötekilik, erkek egemen ideolojinin bir icadı olarak gelişirken, kendisiyle toplumsal cinsiyetçiliğin de gelişmesine yol açıyor. Cinsiyetçilik milliyetçiliğe, milliyetçilik dinciliğe yol açıyor.
Şiddetin kaynağı ve ötekileştirme
Farklı bireyler, gruplar, toplumlar, kültürler arasındaki ayrı yönlerin vurgulanarak, bir öteki yaratmaya dayalı geliştirilen düşünce sistemi, militarizmin yaşam kaynağı olmuştur. ''Öteki'' kavramının öncelikle kültürel, ekonomik ve dini olarak kullanıldığı bilinmektedir. Devletçi-iktidarcı sistemin gelişimiyle birlikte her toplumda, her kültürde bir “öteki” hep var olagelmiştir. Biz ve ötekiler, bizden uzak olanlar, özcesi yabancı olanlar. Kimi zaman “ecnebi”, kimi zaman “ağyar”, kimi zaman “gavur” tanımlamaları ile karşılaştığımız öteki kavramını belki en fazla iyi bilen, tanıyan biz kadınlar olduk. Çünkü bizler cinsiyetçi toplum yapılanmasının gelişimiyle birlikte hep “öteki” olduk. Cinsiyetçi ideoloji kadınları hep “öteki” olarak tanımladı. Erkek egemen ideoloji kadınları öteki olarak sadece tanımlamakla kalmadı, öteki dediğini kendine benzetmeyi esas aldı. Enki’lerden günümüz Marduk’larına kadar kadına dayatılan bu anlamda hep bir kıyım oldu. Kadın kıyımı tarihin en eski ve en derin kıyımıdır. Toplum ve doğa kırımı da kadın kırımı üzerinden varlık kazanmıştır.
Egemen erkek ideolojisi, özne-nesne ayrımını gerçekleştirmeye başlayarak, mitolojik, felsefik, dini ve bilimsel anlatı ve teorileriyle bunu hep besleyerek süreklileştirdi. Egemen erkeğin mitolojisinde, kadının erkeğin kaburgasından hatta kırılan kaburgasından yaratıldığı anlatılır. Öyle ki kadın erkeğin bir eki olarak işlenir. Her şey cennetteki bilgi ağacının meyvesini yemekle başlar. Tanrının, kadını cezalandırma-lanetleme gazabı vb. hikayeler ile kadının ilksel toplumsal varlığının yerine ikincil, lanetli, bir bedenin uzvu, erkeğe yedeklenme gibi zihinsel örgüleri örülür. ''Tanrı önce erkeği yarattı, yalnızlıktan canının sıkıldığını görünce avunması için kaburga kemiğinden kadını yarattı” söylencesi sıkça tekrarlanıyor. Demek ki erkeğin canı sıkılmasaydı kadın da yaratılmayacaktır. Kadınlar, erkeğin can sıkıntısını gidermenin, cinsel arzularını tatmin etmenin birer oyuncakları hem de günahkar oyuncakları… İşte toplumsal cinsiyetçilik ilksel olarak böyle başlatılır. İlk başta kadın aklı küçümsenir, sonra bedeni lanetlenir, ikinci role düşürülerek de değersizleştirilir. Kadın salt bedenleştirilerek, bedende kimlikleştirilir. Erkek egemen ideolojiye göre erkek, irade, akıl ve özne iken kadın da lanetli, edilgen, duygu, beden ve nesne olarak tanımlanır. Egemen erkek ideoloji sadece kadın ve erkeği böyle tanımlamakla kalmadı, kültürleri, toplumları da bu iktidar bakışıyla ele aldı, tanımladı. Bu açıdan toplumsal cinsiyetçilik, toplumsal tarihin en köklü ve en temel zihinsel sapma ve yozlaşma ideolojisidir. Başta kadın erkek ilişkisi olmak üzere, insan-toplum, insan-doğa ilişkisini iktidarlaşma aracı kılmış ve tüm iktidar biçimlerini bu dehşet varoluş yöntemi ile inşa etmiştir. Hep bir öteki olarak dıştalanan kadınla ilanı yapılan, hayatın ölümü olmuştur.
Mücadele eden kadın saldırıların hedefi
Her kadına öğretilen bilgi, toplumsal cinsiyetçiliğin bu en bilinen bilgisidir. Çok iyi bilmekteyiz ki, mevcut toplumsal cinsiyetçilik rollerinin dışına çıkma mücadelesi veren her kadını amansız acılar, sorunlar ve zorluklar beklemektedir. Çünkü cinsiyetçilik, kendisini aşmaya çalışan her kadın tavrı ve kişiliğini toplumsal mekanizmalar aracılığı ile inanılmaz saldırı altına alır. Devlet, dini güçler ve ataerkil kurumlar evde, sokakta, dışarıda bu kadın tavrı ve kararını yargılayan, yok etmeye kararlı mekanizmalar olarak devreye girer. Kötü kadın, yoldan çıkmış kadın tanımlamaları ile başlayan bu yargılamanın cezası da şiddet olmaktadır. Dayak ile terbiye etme, psikolojik şiddet ve öldürme belirgin cezalandırma yöntemleri olup, kadın katliamları bu zeminde boy vermektedir. Ve şiddet bu gün sistematik bir şekilde yaşamın her alanında kadına dayatılıyor.
Günümüzde kadın cinayetlerinin ve kadına yönelik fiziki-psikolojik şiddetin arka planında kadının özgürlük arayışı ve erkek iktidarını reddi vardır.
Kadınlar, toplumsal tarih boyunca toplumsal cinsiyetçi rolünün dışına çıkma mücadelesini hep verdiler. Kadın direnişi, sömürgeleştirme savaşları tarihi olan devletçi uygarlığın demokratik uygarlığa saldırısı ile başlamıştır. Örgütlülüğü dağıtılan, fiziksel varlığı talan edilen, tecavüz altına alınan, fahişeleştirilen, yurdu işgal edilen kadınların direnişi toplumsal tarih boyunca hep süregelmiştir. İnnana’ın Enki’ye karşı ahlaki ve politik toplumun yasalarını geri alma mücadelesi, Ninhursag’ın Enlil’i tarım bitkilerini çaldığı için cezalandırması, Demeter’in, kızı Kore’ye Zeus’un tecavüz ettikten sonra onu yer altına göndermesine karşı tanrılar panteonunu terk edip onları toprağı kuraklaştırarak (üç ay) lanetlemesi.
Yine Tiamat’ın Marduk karşısındaki destansı direnişi ve bu direniş kültürü üzerinden gelişen Amazonlar, Cleopatra, Maria Magdelana, Miryam, manastıra kapanan kadınlar, Fransa devrim kadınları, Cadılar ve büyücü kadınlar, Feminist mücadele tarihi, Kolantai, Mirabel kardeşler, Zarife, Bese, Leyla Qasım, Roza, Clara ve Beritan, Zilan ve Sakine’lere varan milyonlarca kadın direnişin, düşünce, felsefe, eylem ve siyasi tarihini yazdılar. İdeolojisizleştirme ve örgütsüzleştirme ile köleleştirmenin başarıldığını bilen bu kadınlar, büyük ideolojik ve politik eylemleri ile kadın özgürlüğünün savunmasını gerçekleştirdiler.
Kürt kadını direniş mirasına sahip çıkıyor
Son üç yüz yıldır kadın hareketi evrensel ölçekte kesintisiz biçimde felsefe, edebiyat, siyaset, bilim, ekonomi alanlarında egemen erkek sistemine karşı bir örgütlenme ve direniş sahibidir. Varlığını savunma ve direniş ile özgürlüğünü gerçekleştirme temelinde gelişen Kürt kadınının mücadele tarihi, sadece Kürt kadınının kaderini değil, bölge ve dünya kadınının tarihini de değişim ve dönüşüm konularında etkilemektedir. Dünyanın en eski sömürgesinin görkemli başkaldırısı bu gün Kobanê şahsında dünyayı sarsmaktadır. YPJ’nin öz savunma temelinde ortaya koyduğu direniş aynı zamanda bölge ve dünya kadınlarının toplam direnişi olmaktadır. Kadının direniş mirasına görkemlice sahip çıkan Kürt kadının bugün ulaştığı öz örgütlülük bölge ve dünya kadının özgürlük mücadelesini etkilemektedir. Kürt kadınlarının “demokratik devrim” niteliğindeki çıkışı, sadece Kürdistan ve Ortadoğu’da değil, dünya kadın devriminin de çıkış zamanı ve mekanı olma düzeyindedir. Bu anlamda Rojava ile başlayan kadın devrimi bölge ve dünyada gelişerek devam edecektir.
Kobanê direnişi bunun somut ifadesi olmuştur. Kobanê’de kadın özgürlük mücadelemiz Kürdistanileşti, Ortadoğululaştı ve dünyalaştı. Toplumsal cinsiyetçiliğe isyan ile başlayan kadın devriminin gelişim düzeyi hergün ve her an toplumsal cinsiyetçiliğe karşı vereceğimiz mücadele ile toplumsallaşacaktır. Kadın devriminin sınırı yoktur, gelip dayandığı bir durağı yoktur, olmamalıdır. Çünkü biz sadece Kürt kadınının özgürlüğünü değil, dünya kadınlarının özgürlüğünü de amaçlıyoruz. Her gün milyonlarca kadın soykırım niteliğinde katledilmekte ve hergün ruhsal ölüme mahkum edilmektedir. Yaşanan kadın kırımına vereceğimiz en anlamlı yanıt, kadın devrimini gerçekleştirmek olmalıdır. Bu açıdan kadınlar bulundukları tüm mekanlarda öz bilinç ve iradeye dayalı örgütlenmeleri geliştirerek direnişi büyütmelidir.
IŞİD vahşetine karşı öz savunma geliştirilmeli
Egemen erkek ideoloji bugün IŞİD şahsında kadına dönük yeni bir saldırı konsepti içindedir. IŞİD beş bin yıllık erkek egemen ideolojinin icadıdır. Ataerkil kurumlarda inşa edilen IŞİD, kadını köleleştirmenin her türlü yöntemini geliştirmektedir. Musul ve Şengal işgalinde binlerce Arap, Türkmen, Asuri ve Êzîdî kadınları katledildi, binlercesi kaçırılarak pazarlarda satıldı, binlercesi tecavüze uğradı. Ele geçirdiği yerlerde ilk başta kadına yönelik “fetva” çıkarmaktadır. Egemen erkek ideolojisinin son çırpınışı olan IŞİD karşısında kadınların kendilerini yaşamın her alanında öz savunma temelinde örgütleyebilmeliler. Korumasız ve savunmasız kadınlar her zaman egemen erkekliğin saldırılarına, yönelimlerine maruz kalabilmektedir. Kadın katliamlarının ve kadına yönelik şiddetin bir soykırım olarak tarif edildiği bir egemen erkek saldırısı altındayız.
Kadınların yaşamı bu nedenle her an tehdit altında. Egemen erkeği kişilik ve değer yargıları düzeyinde ikna edecek, geriletecek fiziksel-eylemsel müdahale biçimlerini geliştirme kadının öz savunma gerekliliklerindendir. Evde, mahallede, iş yerinde her an yanıbaşında gelişecek erkek saldırısını kadınlar öz savunma ile karşılayabilmelidir. Kadının öz savunma örgütlenmesi erkeklerin geri çekilmesine yol açacaktır. Bu nedenle en temel ilkemiz örgütlenmektir.
Örgütlenmek, geçmiş, güncel ve gelecek açısından biz kadınlar açısından hem bir gereklilik hem de temel bir ihtiyaçtır. Örgütlü kadın gücünün, iradesinin hizaya getiremeyeceği erkeklik yoktur. Kadın şahsında tüm ötekilikleri aşmanın, eşit ve özgür bir paylaşıma dayalı yaşamı örmenin bilinci, iradesi ve gücünü inşa edelim. Demokratik ulus inşası; özgür kadın, özgür yaşam ve özgür geleceğin inşasıdır. Kadın bilinci ve sistemi olan demokratik ulusun yaşamsallaştırma çabaları Rojava şahsında Kürdistan’da yaygınlaşmakta ve bu başta kadınlar olmak üzere halklara da büyük bir güven, moral ve inanç aşılamaktadır.
Alternatif bir dünyanın mümkün olduğunun ilanı olan Rojava Devrimi'ni Ortadoğu’da büyütmenin ve dünya da yaygınlaştırmanın çabası ile tüm kadınlar direniş alanlarına akmalı, yaşamın her alanında örgütlenerek geleceğini belirlemelidir. Kadın mücadelesini ortaklaştırmak ve süreklileştirmek özgürlüğümüzün en büyük kaynağı, garantisidir. 25 Kasım gerçekliğine verebileceğimiz en anlamlı yanıt da bu olacaktır; örgütlenmek, güçlenmek ve özgürleşmek, zihinsel inşa, sistemleşme ve tarihselleşmedir.