Bilgelik kitabesinin bu önemli tespiti, bize yaşadığımız mekanların, toplumsal belleğimizde nasıl bir farklılığı ortaya çıkardığını, şekillenen varlıksal özümüzün bu olgu tarafından nasıl yaşamsal kılındığını ve en önemlisi de her birimizin toplumsal kimliğimizi edinirken bundan ne ölçüde etkilendiğimizi tarif eder.

İnsan evladı varlığını tarih boyunca hep bir yerlere dayandırma ihtiyacı duymuştur. Bu ihtiyaç onun birey olarak toplumsal kimlik kazanma ve onun içinde kendini ifade etmeden kaynaklanıyor. Bireyin toplumsal kimlikleri hep olmuştur, olagelmiştir. Birey esas var oluşsal özünü işte tam da bu toplumsal kimliklerde bulmuştur. Bu kimliğin adı kimi zaman kabile, aşiret, kavim veya ulus olurken; bir başka zaman da köy, bölge, kent olmuştur.
İnsanlık hafızasında kentler ‘uygarlık’ ile doğrudan başlatıp ele alınıyor. Ki, bu önerme doğrudur. Çünkü kent ya da bir başka adlandırmayla şehir; adını uygarlıkla eşanlamlı olan ‘medine, medeni’ ve ‘city’den alır. O köklü insanlık birikimlerinin tarihini belli bir kesitinde yeni formlar kazanarak varlığını sürdürme biçimidir. Uygarlık, doğrudan doğruya bir tahakküm biçimi olarak var oldu. Bu geleneği beş bin yıldır da hiç aralıksız sürdürüyor. Kentler, uygarlığın çıkış ve yaşam merkezleri oldu. Hal böyle de olsa, bu diyalektik ikilem tümüyle olumsuzlanamaz, yok sayılamaz. Evet olumsuzlukları fazladır, bu kabul gören bir doğrudur, fakat olumsuz yönleriyle birlikte insanlık hafızasına kattığı olumluluklar da vardır. İnsan zekası toplumsal etkileşim sonucu daha bir esnek ve analitiktir. Toplumlar arası kültürel etkileşimler daha hızlı ve geçişkendir. Bilimsel gelişme daha hızlı, kurallı ve evrenseldir.
İşte tüm bu sıraladığımız olgular, kendisiyle birlikte gelişen bir kent kültürü yaratır. Bu kültür bazı kentlerle o kadar çok özdeşleşir ki onun tarih boyunca var oluşsal kimliği olur. Tarihteki ilk kent olarak kabul gören Ur böyledir. Sümer ülkesi deyince herkesin aklına Ur kenti gelir. Çünkü Ur ya da Uruk, Sümer uygarlığını doğurmuştur. Ur veya Uruk’un tarihsel rolü budur işte. Nippur daha farklıdır. O, baş tanrı Enlil’in kenti, bilgeler kitabesinin merkezidir. Bundandır ki, Nippur kenti denince insanın aklına ilk önce akademiler, yazmanlar ve bilgeler gelir. Bunlar Nippur kentinin kültürel kimliğidir. Agade, tarihte lanetiyle bilinen ve bu lanetle sembolleşen kenttir. Babil hem bir kent hem de kentle özdeşleşen imparatorluktur. Gerek görkemsi kulesi, gerek asma bahçeleri onun belirgin iki temel karekteridir. Tarihte Ekbatan (Hamedan), Persapolis, Ninova, Serdes, İon, Sparta kentleri de benzer ayırıcı özelliklere sahiptir. Atina kenti gerek Akropolis, gerekse de antik anfi tiyatro sahneleriyle böylesi bir işlev kazanır. Roma, ‘bütün yolları’ kendisinde kesiştiren kenttir. Politik öngörüsü, diktatör Sezar’ın senato ve cumhuriyeti, gladyatörleri ve dinsel mabetleriyle vardır. Varlığını bu şekilde sürdüre gelmiştir.
Kürdistan kentleri de bu çerçeve içinde değerlendirilebilinir. Örneğin, Urfa (Riha), kentsel kimliğini bugün bile Hz.İbrahim’den alır. Balıklı Göl onun somut ifadesi olur. Bu yüzdendir ki birçok tarihçi Urfa’yı ele alıp değerlendirirken, onu “peygamberler şehri” olarak addeder. Şehir, manevi inanç ile özdeş kılınmıştır. Amed, surlarıyla vardır, bu betimsiz güzelliği ile anılır. Hevsel’e rengini veren Dicle, Dicle’ye kurulan on gözlü köprü onun varlıksal özüdür.
Kürdistan’da buna benzer kent örnekleri yoğundur. Mardin, özel kerpiç taştan yapılmış otantik evleri ve nakış gibi işlediği telkarisiyle; Hasankeyf, doğal yaşam alanı ve tarihsel dokusuyla, Bitlis beş minaresi, Şerefxan külliyesi, han-hamamı ve muazam kalesiyle bilinir, tanınır.
Kenti, kent yapan temel özellikler bunlar. Kent, insanların birbirleriyle buluştukları, masalların değiş tokuş edildiği ve fikirlerin yayıldığı bir ilişkiler ve kararlar merkezidir. Kentte farklı faaliyet türleri bir araya gelmekte, her bir unsurunun birbirine sıkı sıkıya bağlı olduğu dışa açık bir sistem vücut bulmaktadır. Bu bakımdan kent, kendine özgü özellikleri bulunan ve belli bir mekanda yoğunlaşmış bir yerleşim sistemi olup, karmaşık toplum yapısının birey veya aile düzeyinde çözümlemeyecek sorunlarının üstesinden gelmesine olanak sağlamaktadır. Yerine getirdiği işlevlerin sayısı ve karmaşıklığı kenti farklı kılmaktadır. Bu sayılan olgular onun temel özelliklerini betimler. Fakat yazık ki kentler bugüne kadar doğru bir şekilde ele alınıp çözümlenmemiş, varlıksal nedenlerinin dışında incelenmiştir. Kentsel alanın ona can veren toplumun bir yansıması olmasından hareketle üretim ilişkileri yönünden olduğu kadar, şehircilik yönünden de incelenmelidir. Şehir ve onunla bütünleşen insan tipolojisi tarih boyunca hep ihmal edilmiş, ötelenmiştir. Oysaki insan, yetiştiği koşulların ürünüdür. Bundandır ki her birimiz yaşadığımız kentin bir parçasıyız ve bu parçaları birer aidiyet kimliği olarak üzerimizde taşırız. Bugün hangi birimiz kendisini yaşadığı kentin temel özelliklerinin dışında tutabilir ki! Hiçbirimiz! Her Amedli’nin içinde biraz Qirix’lık, her İzmirli’nin içinde biraz serbestlik, her Konyalı’nın içinde biraz muhafazakarlık vardır. Kent kültürü, baskın kültürdür. Bu yüzden toplumun her bireyinde az ya da çok bu kültürün nüveleri vardır. Dolayısıyla herkes yaşadığı kentin proto tipidir, toplumsal temsildir. Böyle olduğu içindir ki kent kimliği kişide karşı kimliği toplumsallıkta, toplumsallık kentsel örgü içinde varlık bulur.
Bilgelik kitabesinde kent gerçekliği şöyle dile gelir: “Tarihte her zaman böyük ağırlığı olan kent, ulus-devletçiliğin kurban ettiği diğer çok önemli kültürel gelenekler arasındadır. Uygulanan tüm toplumsal ve devletsel yönetimlerde kentin, yerelin ve bölgelerin kendine has yöntemleri, özerklikleri hep olagelmiştir.”
Bilgelik kitabesinde dile gelen bu yöntem ve özerklik halleri bugün çok bozulmuş, amacından uzaklaşmış olsa bile; kent, gerek mimari yapısıyla, gerek toplumsal akışkanlığı ve alışverişiyle, gerekirse kentsel doku ve onun kendine özgü ruhuyla bugünde yaşamakta, her birimizin üzerinde şöyle ya da böyle etkisini sürdürmektedir.
Siirt E Tipi Cezaevi