Çünkü kültürün kendisi, varlık zeminini toplumsal sahada bulabilir. Aksi iddia edilemez. Kültürün kendisi, toplumsaldır. Bireylerin bir araya geldikleri, kendi düşünceleri ve pratik yaşamda elde ettikleri deneyimleri; toplumun diğer üyeleriyle paylaşımları ve belli bir zaman diliminde onu gelenekselleştirmeleriyle birlikte, temel kurallar ve kaideler zincirine kavuşturmalarıyla ortaya çıkan değer sistemi olarak kültürü ele alıp, değerlendirebiliriz.


Zihnin toplumsal diyalektiği

Düşüncenin kendisi de ancak toplumsal zeminde varlık kazanır, gelişir. Tek başına düşünüş statikleşir, zamanla kendini tekrar eden belli kalıplar ve formlara dönüşür. Oysa toplumla birlikte düşünme edimi zihinsel gelişmede enerji akışının oluşmasını sağlar. Bu statik bir durağanlıktan ziyade, sürekli akışı olan bir formülasyonu işaret eder. Bu formülasyon çok renkli ve hayli doğal bir düşünüşü açığa çıkarır. Örneğin; ilk çağ insanlarının Analojik, duygusal düşünüşü böyledir. Ve bu düşünüş inançsal anlamda yeni bir fikir ortaya çıkarır. Bunun en bariz örnekleri, ilk çağ düşünce dünyasında açığa çıkar. İlk düşünce formlarında doğaüstü şeylere, insandan o kadar da üstün bakılmıyordu. Çünkü bunlar insanlar tarafından korkutuluyor ve istediğini yapmaya zorlayabiliyordu. Düşüncenin bu aşamasında dünya her yönüyle eşit güçlerin olduğu bir yer olarak görülüyordu. Örneğin ilk çağlarda insan, kendisini güneşle eş değer görmekte, hatta güneşi zapt edecek kadar kendisini güçlü hissetmektedir.
Peru’nun And dağlarında bir boğazda birbirine karşıt iki tepe üzerinde iki yıkık kule bulunmaktadır. Bu kuleden ötekine bir ağ germek amacıyla, kulelerin duvarlarına çeşitli boylarda halkalar çakılmıştır. İki kule arasına gerilen ağın ereği, güneşi yakalamaktır.
Kürdistan’da bu örneğin benzeri, mağarada saklanan bir grup kabile elemanı tarafından gerçekleştirilmiştir. İki dağın arasında mağaraya saklanan Kürtler, vadiye girdikleri kıl çadırlarla sabahın ilk ışıklarıyla birlikte güneşin doğuşunu beklerler. Güneş, onlar için insanla özdeştir. İnsan nasıl ki sabah yorgunluğu ile kalkıp bir süre kendine gelemiyorsa, güneşte öyledir. Bu yüzden güneş, olsa olsa sabah yakalanabilir, zapt edilebilirdi.
Güneş tutulmasında Ojibway kabilesi, birilerinin güneşi sönmekte olan ışığını yeniden yakalayacaklarını umut ederlerdi. Avusturyalılar güneşi daha çabuk batırmak için havaya taş atarlar ve ağızlarıyla güneşe doğru üflerler. Bu örneklerden görüleceği üzere dünyadaki doğal ya da doğa üstü tüm varlıkların oldukça eşit bir derecede bulundukları varsayılmaktadır. Fakat bilginin artmasıyla birlikte, insan, doğanın uçsuz bucaksız olduğunu, onun yanında kendisinin ne kadar küçük ve zayıf olduğunu görür. Burada toplum ve topluluk yaşamında hakim olan düşünce, insan kendisini doğanın bir parçası ve onunla görmesidir.

Dil, kültür ve düşüncenin gelişimi

Sosyal Antropologların kültürle ilgili düşünceleri büyük ölçüde Edward Taylor’un 1871’de yapmış olduğu; kültürün bilgi, inanç, sanat, ahlak ve gelenek olarak öğrenilmiş yapıyı gösterdiği şeklindeki tanıma dayanmaktadır. Bu tanım kültür ve uygarlığın bir ve aynı olduğu görüşünü içerir. Oysa bizler, kültürün salt uygarlık süreci ile ele alınamayacağını, insanın ilk primitif bilinç formunun harekete geçmeye başladığı ve pratikleştiği andan itibaren, kesintisiz süregelen bir davranış ve kişilik kalıbı yaratmaya başladığı andan bu yana öğrenilen, öğretilen, kabul gören, aktarılan tim insani faaliyetlerin bileşimi olarak ele alıp adlandırabiliriz. Şayet kültürü ve onun ortaya çıkardığı insani, toplumsal, kişisel değerler sistemini salt uygarlık süreci ile sınırlı tutar ve böyle görüp değerlendirirsek, burada çok uzun bir evrim sürecine dayanan insansal gelişim diyalektiğini tümüyle bir kenara bırakmış olacağız. Bununla insanlığın uzun tarihsel geçmişine doğrudan değilse de dolaylı olarak hakaret edilmiş olur.

Yapısal ve anlamsal içerik

Bilgelik Kitabesi, kültürü ‘insan toplumunun tarihi süreç içerisinde oluşturduğu tüm yapısallıklar ve anlamsallıklar bütünü’ olarak tanımlar. Peki kültürün hangi özelliklerinden kaynaklı Bilgelik Kitabesi yüzlerce kültür tanımını bir kenara bırakarak böylesi bir tespite gitmiştir? Açıktır ki, Bilgelik Kitabesi’nin yapısallıktan kastı; insanlığın tarihsel birikiminin, insandan insana, toplumdan topluma kodlanarak aktarılması, bu yolla oluşan kültürel öğrenin bir şekilde insanın genlerine kodlanmasıdır. Gen, insan fizyolojisinin yapıtaşı olduğuna göre, kültür de bu yapıtaşının bileşeni ve taşıyıcı gücüdür. Yapısal olan herşeyin bir anlamı olur. Yapısal olan anlam kazanarak var olabilir. Kültürün anlam kazanması (yani var olması) ise ancak insanın doğa, insanın toplum, insanın insan, insanın evren ve bir bütün yaşam ile ilişkilerinde açığa çıkar. Daha anlaşılır olması için örneklersek; yüz binlerce yıl önce atalarımız alet kullanma becerisi edinmiştir. Bu sebeple Alman Filozof Kant, insan için, “alet kullanan hayvan” der. Alet kullanmak insana özgü bir kültürel öğe olup, yüz binlerce yıllık evrimsel dinamiğe sahip olduğuna göre, artık alet kullanma becerisi insanda yapısal bir karakter kazanır. Yani alet kullanma becerisi süreklileşen taklit ve benzeşme çabasıyla insanın genlerine kodlanmış, işlenmiştir. Bu insandaki kültürel yapısallıktır. Akıl yürütme ve tasarlama bir şeyi anlamlandırmadır.

Taklit ve benzeştirmenin yansıması

Sanatın gerekliliğin yazarı E.Fischer insanın ilk araçları doğayı taklit (kopya) ederek, belki bir tasarıdan yoksun şekilde gerçekleştirdiğini şöyle açıklar; “Doğanın zaman zaman ortaya çıkardığı baltaya benzer örnekler bir takım işlere yarıyorlardı. Böylece insan doğayı kopya etmeye başladı. Bu çeşit araçları yapmakla herhangi ‘yaratıcı bir düşünceye’ uyum ve bir takım nesnelerin benzerlerini yapıyorlardı. Doğa içindeki yaşantısına dayanarak birşeyler yapıyorlardı. Bu ilk üretim döneminde kafasındaki belli bir düşünceden yola çıkmıyordu, bir tasarıyı gerçekleştiremiyordu. Bir düşünceyi gerçekleştirmiyor, bir nesnenin benzerini yapıyordu.”
Ernest Fischer; “ancak çok ağır bir evrim sonunda uzaklaşmıştır insan ilk örneğinden” demektedir. Devamında yaptığı örneği kullanarak, onunla durmadan deneyler yaparak yavaş yavaş aracı daha yararlı, daha etkili kılmıştır. ‘’Etkililik amaçtan daha eskidir” diyen Ernest Fischer’in bu tanımlamasından da anlaşılacağı üzere sürekli benzerini yapma, taklit etme, belli bir süreden sonra bireyde yaptığı işte uzmanlaşma ve sistemleşmeyi sağlar. Burada daha etkili ve yararlı olma hali, düşüncede kendiliğinden oluşur. Düşüncede kendiliğinden açığa çıkan bu durum, toplumsal ilişkilerde bir amaca doğru evrimleşen kültürel değerlere dönüşür.
Kısaca, ‘alet’ yapımında insanın benzeşme ve taklit yeteneğini sergilemesi zamanla onda daha nitelikli ve kullanışlı alet yapım gücünü doğuracaktır. Ve bu güç kişide zamanla yapısal bir karakter kazanacaktır. Bu “benzerini yapma” sürecinin büyülü bir yanı var. İnsanın doğa üzerinde üstünlük kurmasını sağlıyor. Başka yaşantılar da doğruluyor bu garip buluşu. Örneğin bir hayvanı benzetirler, o hayvan gibi sürünüp, onun gibi sesler çıkarılırsa, hissettirilmeden gözlenebilir. Kürdistan’daki keklik avcılığı bu örneğimizi doğrular niteliktedir. Toplumsal gelişme diyalektiğinde bu tür özellikler toplum üyelerinin hayatta kalma, toplumsal kişilik ve kimlik kazanma, geçim yöntemleri, ekonomik ve siyasal sistemlerini oluşturması sürecinde belirleyici rol oynar.
‘Kültür Antropoloji’ kitabının yazarları, kültürün toplumsal gelişmedeki rolünü açımlarken; “toplumun ortak değer ve paylaşımının sonucu açığa çıkan değerler ve algılar ile bu görüş, değer ve algıların belli davranış kalıpları oluşturması” biçiminde yorumlar. Burada kültür daha çok anlam, içerik, yapının yasası, canlılığı olarak belirlenmektedir. Bu, Bilgelik Kitabesi tarafından kültürün dar anlamı olarak ele alınmaktadır. Kültürün bu dar anlamı, oldukça yoğun kullanılmaktadır. Toplum söz konusu olduğunda, dar anlamda kültürü anlam dünyası, ahlak yasası, zihniyeti, sanatı, bilimi olarak tanımlayabiliriz. Politik, ekonomik ve sosyal kurumlar ise dar anlamda bütünleşerek, geniş anlamda kültür tanımını doğurur. Burada politik, ekonomik ve sosyal kurumlarla kurumlaşan bir ilişkiler ağı ile ahlak, zihniyet ve sanatıyla tanımlanan bir içerik, anlam dünyası açığa çıkar. Aksi, kendisi olmaktan çıkma, varolmama, yabancılaşmadır.
“Temelde bir toplum ancak, kurumsal ve içerik anlamı varsa, bir varlık olarak kendisinden bahsedebilir” der Bilgelik Kitabesi. Fakat sadece kurumsal ve anlamsal toplumdan bahsetmek oldukça yanıltıcıdır. Çünkü bir toplum kurumsal olarak dağıtıldıktan sonra artık onun anlamından, dar kültüründen bahsedilemez. Bilgelik Kitabesi bunu bir taş içinde duran suya benzetir,”Taş kırıldıktan sonra açık ki, suyun varlığından bahsedilemez” der. ‘’Bahsedilse bile artık o taşın sahibi için su değil, başka toprakların veya kapların sahibine akmış yaşam unsurudur’’ tespitinde bulunur.

Karşılıklı etkileşim ve ana kültürler

Oysa kültürler özü gereği yaratıcı, bütüncül, etkileşimi, devingen ve doğaldır. Bunun insanlık tarihindeki etkileri çok belirgindir. İnsanlığın belli bir tarihsel dönemecinde ortaya çıkan ya da çıkartılan kültürler; belli bir alanda kurumlaşmasını sağlayarak ve pek tabii anlamını ortaya çıkararak; etrafındaki kültürleri etkilemiş, ondan etkilenmiştir. Kültürün buradaki yayılımında zorbalık, kolonicilik, sömürgecilik yoktur. Yaratıcılık, etkileşimcilik ve doğal geçişlilik bu dönemlerin kültür formasyonlarının varlık gerekçesidir. Zora dayalı kabullendirmeden ziyade, karşılıklı etkileşimcilik ve doğal geçişlilik hali başat olduğundan, bir alanda ortaya çıkan herhangi bir kültürel şekillenme, bir başka alanda kabul edildiğinde; kabul edilen kültürel motif, sanki kendi yaratımıymış gibi sahiplenilmekte, mevcut kültüre yeni unsurlar eklenerek kesintisiz bir şekilde yaşatılmakta ya da sentezlenerek yeni bir kültürel öge şeklinde sürdürülmektedir. Bu gerçekliği uzun insanlık tarihinde üç önemli kültür biçiminde görmek imkan dahilindedir. Örneğin; insanın biyolojik evriminden kültürel evrimine geçiş sürecinde insanlığın ilk alet yapımı ve alet kullanımı, dilin ortaya çıkışı ve kültürel gelişim üzerindeki etkisi ve ateşin kullanımının birbirinden uzak coğrafyada yaşayan topluluklar üzerinde benzer bir gelişim, değişim ve dönüşüm süreci içinden geçtiği yapılan incelemeler sonucu ortaya çıkmıştır. Aynı gelişim diyalektiği alt paleolitik evrede ortaya çıkan kültür biçimlerinde de görülmüştür. Benzer özellikler gösteren öğeler (Alet, takı, resim, çanak, örgü, vb.) bu dönemde Olduven, Aşvet, Aricnag, Grevetyen, Solutre, Maxdalen kültür hamzalarını yaratmış, çağın inanç, düşünce, bilim, teknik, sosyal, askeri tüm gelişim dinamikleri, bu öne çıkan gruplarının içinde ele alınıp değerlendirilmiştir.

Mezolitik kültür ve düşünüş

Mezolitik kültür formunda, yarı göçebe toplulukların hakimiyeti belirgindir. Bu kültürel formun, toplumsal gelişmede hayli belirleyici rolü vardır. Dönemin toplumları durağan değil, hareketli topluluklardır. Topluluklar arası düşünce ve kültür alış-verişi sık ve yoğundur. Bu dönemin inanç biçimlerine en belirgin örnek, ölü gömme törenleridir. Grup grup ve tek tek gömme törenlerine rastlandığı gibi, bazılarında özel simgesel eşyalar bulunmuştur. Bu bir toplumsal farklılaşmanın göstergesidir. Yine bu dönemin sanatında doğa tasviri yerine, insan tasviri ön plandadır. Bu da bize hem kültürde, hem düşüncede, insanın kısmi de olsa doğanın bilinmezliği (gizemi) ile başa çıktığını, onunla mücadelesinde belli bir aşamaya ulaştığını gösterir. İnsanın kendisini de doğa gibi “etkin” bir özne olarak görüp düşünmeye başladığının işaretidir bu. Yeni teknik buluşlar, süs eşyalarının çeşitliliği, gömü törenleri vb. bu dönemlerin düşüncede ileri bir aşamasına işaret eder.


Neolitik tarım toplulukları
İnsanlık tarihinde gerek yerleşik yaşama geçiş özelli ile gerek doğayı (bitki, hayvan, iklim vb.) tanıma ve tahlil etmesi gerek halklaşma ve halk kültürünü geliştirmeriyle, gerek gelişecek kültürleri üretici ekonomik uyarlaması (besin çeşitliliği, üretim aletlerindeki devrim, zanaatçılığın doğuşu vb.) ile neolitik kültür, diğer önceki tüm kültür ve düşünce formlarından ayrılır. Bu dönemin kültürel gelişimi ile eş zamanlı olarak sosyal yapıda klan-kabile örgütlenmesi, aşiret formunun doğuşu, dolayısıyla etnisitelerin duşumu ve dilin ayrışmasını (dil gruplarının oluşumu) ortaya çıkmıştır. Özellikle dildeki gelişme insanlığın düşünce dünyasında muazzam bir gelişmeye vesile olmuş, çağın tüm kültürel renklerinin oluşmasında belirleyici öğe halini almıştır. Uygarlık öncesi kültür formları içinde kimi zaman zor, şiddet barındırsa da temel insani toplumsal alış verişin adı olmuştur.

Kitle ve kültür endüstrisine geçiş

Uygarlık ve onun zorba devletli, sınıflı, kentli kültürü, tarihte ilk kez zora dayalı kültür taşıyıcılığı rolünü üstlenmiştir. Bu özelliğinden olsa gerek uygarlık kültürü zor, şiddet gücüyle kolay/erken yapılmış ama topluluk ve toplumlarca erken tükenmiş ve tüketilmiştir.
Günümüzde uygarlık kültürü artık bir kültür endüstrisidir. Herşey ve her ögeyi endüstriyel dönüşüme uğratan, böylelikle belli kalıplara sığdırarak pazarlayan ve erkenden tüketen, tükenen kültürdür. Bu form, medya ve iletişim teknolojileriyle gerçekleştirilir. Genel olarak popüler kültürü, yani radyo, televizyon, kitap, magazin ve gazeteleri, popüler müziği meydana getiren tüm faaliyetler ve düzenlemelerle, kültürel organizasyonlar ve bu arada kültürün standartlaşmasını dile getirir. Günümüz toplumlarının gelişimi üzerinde kültür ve düşüncenin etkilerinin ne olduğu, hangi değerler üzerinden geliştiği veya gelişeceği işlendiğinde karşımıza ana sıkıştırılmış bireysel tatminler ile belli kalıplara sıkıştırılmış kültür formları çıkacaktır. Bunda yaratıcılık, zenginlik ve renklilik yoktur. Tersine birbirini tekrarın sebep olduğu sıkıcılık bireyde hapsolan kısırlık, teklikte kaybolan monotonluk ön plandadır. Toplumların kültür ve düşünce formlarının belli merkezlerce hazırlanan paket programlar ekseninde geliştirildiği, ilerletildiği, yürütüldüğü bir çağda yaşamaktayız. Kitle iletişim teknolojileriyle desteklenen bu süreç, toplumların düşünce ve kültür dünyası üzerinde hayli erken nüfus etmekte, hızla hakimiyetini sağlamaktadır. Fakat, dışarıdan bir yaratım şeklinde gelişmesi nedeniyle aynı hızla tükenmekte, yok olup gitmektedir. Bu, içinden geçtiğimiz sürecin karakteristik özelliğidir. Bu özellik geriletilmeden, insanın ne doğayla uyumlu bir kültür dünyası, ne de bu kültür dünyasıyla etkileşim halinde olan bir düşünce sistematiği olabilir. Tersine hem doğa, hem kültür, hem de düşüncede sınırsız bir aşınma, tükenme, tüketilme ve yok olma gelişecektir.

Sonuç olarak:

İnsanlık uzun bir biyolojik evrim sürecinden sonra, bunu tamamlayan bir kültürel evrim süreci yaşadı. Tarihsel gelişme içinde, insan toplumlarının, topluluk ve toplum birimleri haline gelmesi, kültürel evrimin bir sonucudur. Topluluk ve toplum haline gelen insan birimleri, hem kültür değerleri yaratmıştır, hem de düşünsel gelişmişlik düzeylerini ileri aşamalara taşımıştır. İnsanlık tarihinde üç önemli durak olarak belirlenen paleolitik, mezolitik ve neolitik kültür yapıları; topluluk ve toplumlarım doğayla iç içe bir etkileşim, değişim ve dönüşüm yaşayarak; kültür yaratma, düşüncede sürekli bir ilerleme sağlama inanç ve tapım dünyasında doğayla özdeşleşen formlar yaratma süreci yaşadı. Bu üç kültür havzasında insan toplumunun tarihi süreç içinde oluşturduğu tüm yapısallıklar ve anlamsallıklar bütünü (inanç, tapım, düşünüş, araç-gereç, teknik, ekonomi, iş bölümü sosyal gelişmişlik düzeyi ve dil) mevcuttur. Uygarlıkla birlikte tüm değerler topluluk ve toplumsal alandan alınarak belli çıkar gruplarının insafına ve tekeline koşturuldu. Uygarlık sürecinin en uç hali olan kapitalist modernite, var olan tüm kültürel yapıların dışlanması olumsuzlanması ve yok sayılması üzerine gelişti. Ve bu süreç hızlanarak kendisini tekleştiren, monotonlaştıran, belli kalıplar içinde tanıtan bir kültür endüstrisine doğru ilerliyor, ilerletiliyor. Hızla ilerleyen, ilerletilen bu süreç içerisinde kültürlerin anlam zenginlikleri kaybolmakta, düşünsel anlamda tektipleştiren ya da aşırı uçlaştıran bir anlamsızlıklar dünyası yaratılmakta ve dayatılmaktadır. Tüm bunlardan kurtulmanın yegane yolu “karşılıklı yarar- fayda” ilişkisine dayanan uygarlık süreci öncesi kültür ve düşünce dünyasını, güncelleyerek, çağa uyarlamaktır.
* Şakran Cezaevi