Bugün, gerek dünyanın gerekse Ortadoğu halklarının yaşadığı ciddi sorunların başında kendi gerçekliklerini doğru tanımlamamaları gelmektedir. Yani sırtına ağır bir yükün yüklendiği ve bu yükün merkezinin neresi olduğunu bilmemenin yaratmış olduğu belirsizliktir bu. İnsan, bu belirsizlik ortamında aynı zamanda bu büyük yükün altında ezilmişliği, çaresizliği ve şaşkınlığı yaşamaktadır.

Gerçeklik, Ortadoğu'nun kültüründe saklıdır. Ne yazık ki bugünkü gerçeklikte Ortadoğu'nun kültüründen hiç söz edilmiyor. Oysa Avrupa kültürü esas itibariyle Ortadoğu kültürünün bir varyantıdır. Günümüzde kültür veya uygarlıklar arası çatışma ve uzlaşma denilince, akla hemen bu iki kültürün gelmesi boşuna değildir.
Huntington'a göre "Soğuk savaş sonrası dünyada halklar arasındaki en önemli farklılıklar ideolojik, politika veya ekonomik değil, kültüreldir. Önümüzdeki tarihi dönemin sentezinde coğrafya koşulları veya yeraltı yerüstü kaynakları belirleyici etki taşımayacaktır. Bu belirleyicilik de, 'son uygarlık' diye bilinen Avrupa kapitalizmidir." Artık belirleyicilik başka faktörlere kaymıştır. Bu faktörü kültürel gelenekte aramak daha doğru ve gerçekçi olmaktadır.
Mevcut uygarlık, geçmişi çarpıtarak ve muğlaklaştırarak, deyim yerindeyse insan ve toplumun genleriyle oynadı. Buna rağmen mevcut dünyada insanlar, kendilerini ana ve ataları, din, dil, tarih, kültürel değerleri, gelenek ve kurumlarla tanımlama istemindedirler. Kabile, etnik, dinsel topluluklar, uluslar geniş düzeyde medeniyetleriyle özdeşleştirmek arayışındadır. Bu istem insanın kendisini, kökünü aramanın bir neticesidir.
Dünyadaki çatışmalar da medeniyetler arasındadır. Bu çatışmalar dinler arasında mikro düzeyde belirgin fay hatları görülse de makro düzeyde ise baskın bölünme; Asyalı toplum veya Batılı toplum arasında görülmektedir. Huntington, Batı'nın hala en güçlü medeniyet olduğunu kabul etmekle birlikte, bir çöküş evresine girdiğini ve giderek zayıfladığını iddia etmektedir.
Brzezinski de, benzer şekilde düşünce belirtmektedir ve ona göre tarih, karasal medeniyetlerle denizci medeniyetler (Doğu ve Batı'yı kast ediyor) arasındaki mücadelenin tarihidir. Esas olarak Avrasya coğrafyasını kimin kontrol edeceğidir. Mücadele bunun üzerindedir. Ortadoğu'nun uygarlık tarihindeki yeri, araştırmalarla her geçen gün daha iyi aydınlanmaktadır. Neolitik çağın yaklaşık 10 bin yılı bu coğrafyada ona doğurganlık rolünü vererek geçirmiştir. Tüm uygarlıkların neolitik çağa borçlu olduğu tartışmasız doğru bir tespittir. Ortadoğu ilk neolitik devrim gerçekleştiren bir coğrafyadır. Ortadoğu kültürünün büyüklüğü, varlığını her şeye rağmen yitirmemesidir.
Bir anlamda Ortadoğu kültürü meşe ağacına benzer, budadıkça kökü daha da kalınlaşır. Ağaç büyür, tohumlanır. Çevresini benzerleriyle donattıkça ölür, ölüm aslında çoğalmanın bir gereğidir. Ortadoğu kültür meşesi de bu nitelikte bir olgudur. Ortadoğu kültürü aynı zamanda ana rolünü oynamış bir kültürdür.
Bütün uygarlıklar bu anadan doğmadır ve bu ananın kanını, genlerini taşıyor. Esas önemli noktası da budur. Dolayısıyla bu doğru tanımlanmadıkça ne tarihsel doğrultu ne de toplumsa hakikat bulunur. Bugünkü toplumsal hastalıkların temel nedenlerinden biri de, hastalığın doğru teşhisinin yapılmamasıdır. Durum böyle olunca haliyle iyileştirme de olmuyor.
Uygarlık merkezini doğru tanımlamak, herşeyden önce kendine dönüştür; kendi kimliğine dönüştür. Geçmişte kültür yaratan, toplum inşa eden, medeniyet kuran, yine yapıcı ve etkin öncü ruhun dirilmesini ifade etmektir. Ortadoğu kültürünü anlamak demek, kendi özünü bilmektir. Yaşam doğruyu ister. Eksiksiz tanımlanmak ister. Bu yönüyle Ortadoğu kültürünün kendisi, evrenselin ana damarıdır.
Bireysel tarih, kültür ancak bu evrensellik içinde anlam bulabilir. Bireyde tarihi çözümleme potansiyeli her zaman vardır. Çünkü birey tarihin ürünüdür. Tarihin somut halidir. Tabii burada kastedilen elbette tarihsel toplum anlamındadır.
Canlıları (insan) farklı kılan şudur ki, organizasyonlarının ürünü kendileridir. Üreten ile ürün arasında ayrım yoktur. Kendi kendilerini var eden bir bütünün varlığı ve eylemi birbirinden ayrılamaz ve bu canlılara has bir organizasyon biçimidir.
Tarih çoğalmayla vardır. Çoğalma, genel bir bütünün belirli bir süreç aracılığıyla aynı türden bir başka bütüne kaynaklık etmesidir. Yani, bir bütün olarak aslıyla aynı organizmaya sahip olan, bir diğer bütüne kaynaklık eder. Dolayısıyla şu kadarı açıktır ki; çoğalma iki temel koşulu öngörür. Özgün, bütün ve bu bütünün kopyasını oluşturacak bir süreç. Üreyen sistemle üretilen sistem arasında ayrım bulunmamasıdır. Bu özelliklerden ötürü çoğalma, zorunlu olarak tarihsel bağı bulunan bütünlere kaynaklık eder. Her halükarda organizasyon korunur. Ama yapısal değişimlerin ortaya çıkması doğaldır. Bu açıdan birey ile tarih, birey ile toplum bir bağımlılık içindedir. Bu doğrultuda bireyde tarihi çözümlemek potansiyeli her zaman vardır. Bir meyvenin ana vatanının nerede olduğunu bulmak gibi, aynı şekilde insanın biyolojik kan bağının genleriyle tespiti nasıl mümkünse; bireyin de kültürel anlamda tarih çözümlemesi ile bağlantılı olduğu kökü bulmak mümkündür.

NEVZAT ÇAPKIN / Şakran Cezaevi