Suriye’de vuku bulan vekalet ve mezhep savaşının üç yılı doldu. Vekalet ve mezhep kavgası, çünkü bir yanda Şii dünyasının desteğini ardına almış baskıcı, otoriter bir tek parti diktatörlüğü, diğer yanda zulüm ve baskıda ondan daha beter Sünni dünyasının petrodolar şeriat devletleri ve onların cepheye sürdüğü cihadist gruplar. Ve Ortadoğu’daki hakimiyet kavgasında her iki güce arka çıkan irili ufaklı bir dizi devlet. Bu cepheleşme yaşanırken takvimler 2011 yılı Mart ayını gösteriyordu, amaçsa oldukça ulviydi: Demokrasi ve özgürlük...

Suriye’de yaşanan iç savaşın üçüncü yılı doldu. Bilanço ise ağır mı, ağır: 150.000 ölü, 7-8 milyon mülteci, viraneye, yangın yerine çevrilmiş koskoca bir ülke. Üç yılın sonunda gelinen nokta bu. Demokrasi ve özgürlükler ise başka bir bahara kalmış durumda.

Dünya ve Suriye’de yaşayan halklar aradan geçen üç yıl içinde kör testereyle baş kesen, katlettikleri insanların cenazelerini Tekbir naraları altında sekiz-on katlı binalardan aşağıya atan, öldürdükleri insanların ciğer ve kalplerini çıkarıp yiyen İslam savaşçılarına tanıklık etti. Ve bu kanlı çetelere ev sahipliği yapan, silah ve cephane ile donatan, bunlara kimyasal silah temin ederek yüzlerce sivil insanın katline sebep olan, terör ihraç eden devletlere de...

Suriye’de şayet vahşet yaşanıyorsa, 150 bin insan katledilmişse, 7-8 milyon insan yerinden yurdundan kaçmak zorunda kalmışsa, bebeler açlıktan, hastalar bakımsızlık ve dermansızlıktan ölüyorlarsa, dönüp bu tablonun sorumlularına bakmak gerekir. Rejim suçlu. Bu tartışmasız bir gerçek. Ne var ki en az onun kadar yangına benzin dökenler, ateşi körükleyenler de...

TC’nin Dışişleri Bakanlığı’nda orta yere saçılan belge ve kayıtlar ortada. Birkaç ajan ve provakatör göndererek kendi ülkesine roket attırıp savaşa birfiil ortak olmak isteyen bir devletin Suriye’de ortaya çıkan tablodaki sorumluluğu ise iyi anlaşılmalı ve sorgulanmalıdır. Sadece bu da değil. Suriye’ye gönderildiği aktörü tarafından bizzat teyid edilen 2000 TIR dolusu silah ve mühimmatın, islamcı canilere verilen ve yüzlerce sivil insanın katledilmesine yolaçan Sarin gazının da...

Bu olup bitenleri Türkiye kamuoyu görmese de, dünya gördü. Buna Türkiye’nin Mısır’da Müslüman Kardeşler’e karga misali kılavuzluğu da eklenince artık bardak taştı ve yeni bir denge arayışına girildi. Türkiye’nin tetikçisi El Nusra, terör örgütleri listesine alındı. İran’la yerlebir edilen köprüler onarılmaya, Ruhani ile koklaşılmaya başlandı. Baas da ortak edilerek Cenevre Konferansı ikinci kez toplandı. Suudi Arabistan Müslüman Kardeşlerle köprüleri attı, Katar’la yol ayrımına geldi. Ve son dönemlerde yapılmaya çalışılan, Ortadoğu’da bozulan Sünni-Şii dengesinin tamiri ve onarımı, balans ayarıdır. Fazlaca ileriye giden, dizgin tanımayan Türkiye’nin yularının çekilmesidir.

Tüm bu yaşananlardan sonra Ortadoğu’da Türkiye’nin ve Sünni eksende yer alan diğer güçlerin at koşturacakları fazlaca bir alan kalmadı. Bunda ısrar, evdeki bulgurdan olmayı da göze almayı gerektirir. Bu denge arayışında Kürdistan’ın Güneyi’nin Türkiye ile entegrasyonuna yer yoktur. Dünya, Güney Kürdistan’ın bağımsızlığına belki evet diyebilir, ancak Türkiye ile entegrasyonuna onay vermez.

Bu nedenle de Kürt hareketi zamanın ruhunu iyi okumalı, buna göre politika belirlemelidir. Yanlış hesap bu mevsimde, bu konjonktürde belki Bağdat’tan dönmez, ne var ki Amerika ve Batı’nın gözünden de kaçmaz, onun radarına mutlaka takılır.

Bugün Kürdistan’da etkili ve belirleyici olan iki güç arasında sorunlar yaşanıyor. Bunun bir kısmı yukarda kısaca irdelemeye çalıştığımız Sünni eksen ve Türkiye ile anganjmanla ilgili. Asıl belirleyici olan ise KDP ve PKK arasında yaşanan frekans ve dalga boyu farkı. Bir diğer nokta ise varolan ve ortaya çıkan sorunların kamuoyu önünde, medya üzerinden çözülmeye çalışılması ve yıllara, onyıllara dayanan güvensizlik.

Son günlerde kamuoyuna yansıyan şu hendek kazma girişimi örneğin. KDP ve PKK’nin konuya ilişkin argümanları birbirine taban tabana zıt. KDP terörist grupların kendi bölgelerine girişini engellemek ve kaçakçılığı önlemek amacıyla hendek kazdığını söylüyor. PKK ise kazılan hendekleri Kürdistan’ın iki parçası arasında Kürdün Kürde sınır çekmesi biçiminde anlıyor.

KDP, bu niyetini hendek kazmaya başlamadan önce sınırın diğer tarafındaki muhatabına anlatmaya çalışsa, daha iyi olmaz mıydı? Bırakalım kardeşliği, aynı ulusa mensup olmayı, kan bağını, komşuluk diye bir hukuk var orta yerde. Komşunun biri, sınırdaşın biri sizin rızanızı almadan bir tasarrufta bulunsa, tavrınız ne olur? Hele de bu tasarrufunuz size dostça bakmayan başkalarının fiiliyatı, pratiği ile örtüşüyorsa? TC’nin ördüğü duvarlar, Serekaniyê, Suruç ve Êfrîn etrafında kazdığı hendeklerden sonra, KDP’nin Rojava ile sınırını hendeklerle ayırmasının iyi niyetle izah edilecek, elle tutulacak bir yanı yok.

Düşmanın, sömürgeci güçlerin aileleri, köyleri, kentleri birbirinden ayıran telörgülü, mayınlı, termal kameralı sınırlarından sonra Kürdün Kürde karşı kazdığı hendekler insanlığın yüzkarası olarak 2014 yılı Almanak’ında yer alacaktır.

KDP ve AKP Rojava’da kendi hendeklerini kazıyorlar. Yanlış politikada çırpındıkça kazdıklara hendeğe biraz daha batacaklardır. Herkes Kürdistan’ın kurtarılmış iki parçası arasında eşgüdüm ve işbirliği beklerden, bizim hendeklerle uğraşmamız, karşı karşıya gelmemize ne demeli?