Ortadoğu’nun şu anki durumu Birinci Dünya Savaşı’nın sonlarına benziyor. Sistem çökmüş, imparatorluklar dağılmış, savaşı kazanan ülkeler bile bitap düşmüşlerdi. Bu yıkıntılar üzerinde tarihin en büyük devrimlerinden biri olan Ekim Devrimi boy vermişti.
Rusya, ekonomik olarak perişan, siyasi olarak bitkin düşmüştü. Lenin toplum ve tarihin nabzını tutarak olağanüstü bir yetenek ve irade ile “iktidar Sovyetlere” diyerek devrim emrini vermişti.
Şimdiki Ortadoğu’ya bakıldığında da ulus devlet sistemleri çökmüş, kazananı veya güçlü çıkanı olmayan bir karmaşasıyla karşı karşıya bulunuyoruz.
Suriye rejimi dış destek olmadan ayakta kalamayacak haldedir. Ülke fiili olarak şu anda üçe ayrılmış, dünyanın ve bölgenin bütün etkin güçleri Suriye’de bir çözüme imza atamamışlardır.
Mısır ancak darbe ile İhvanı İslam’ın elinden alınmıştır. Türkiye Kürtlere karşı tüm gücüyle yürüttüğü bir savaşla Lozan’ı deldirmemek için çırpınmaktadır. Ekonomik ve siyasi olarak büyük bir yük altına girmiş, doksan yıllık cumhuriyet iflas etmiş, Erdoğan önderliğinde despotik faşist bir yapılanmaya gitmiştir.
Bölgede en çok kazandığıyla övünen İran büyük bir sıkışma ve kuşatma tehdidi altındadır. İsrail DAİŞ ile savaşmamış, sınır boylarındaki İslami örgütlere de karışmamıştır. Ne zamanki Suriye’de DAİŞ’in yenilgisi kesinleşmiş, İsrail birden sahnenin önüne fırlayarak ABD ile birlikte İran’ın Suriye’den çıkarılmasını dayatmaktadır.
Halbuki İran ve Hizbullah karada savaşarak DAİŞ’in yenilgisinde ve Esad rejiminin ayakta kalmasında Rusya ile birlikte etkin bir rol oynamıştır. Ayrıca Yemen’de Husi’leri destekleyerek Şiileri iktidara getirip, Irak Şii iktidarı, Suriye ve Lübnan üzeri Şii Hilali’ni tamamlamak istemektedir.
Arabistan önderliğinde Yemen’e saldırılar organize edildi. Husi’lerin tümden ülkeye hakim olmaları önlenmeye çalışıldı. Henüz Irak’ta da İran yanlılarının iktidarda hangi düzeyde etkin olacakları belli değil. İran dışardan kendisini bu savunma savaşına büyük kaynaklar aktardı. Dolayısıyla İran halkının yoksullaşması ve huzursuzluğu da arttı.
İran bir yandan içerde halkın protestoları ve kaynaması ile yüz yüze, dışarıda da ABD öncülüğünde bir siyasi ve ekonomik kuşatmayla karşı karşıya. Kendini başarılı gören İran birden ağır bir sürece girdi.
Suudi Arabistan şu anki pozisyonuyla ABD ve diğer ülkelerin desteği olmadan ayakta kalacak durumda değil. Yakın zamanda silah alımı adı altında ABD’ye yüz milyarın üzerinde kaynak aktardı.
Ortadoğu’da yaygın ve iddialı siyasal akım İhvanı Müslim idi. Uzun yıllara dayalı mücadelesi birikimi ve etkisi vardı. Ancak Arap Baharı denen süreçten bu tarafa büyük bir güç ve itibar kaybına uğradı.
En radikal ve bölgeyi tamamen İslamlaştıracağı iddiasıyla hilafet ilan eden DAİŞ ve benzeri hareketler de büyük bir savaş ve yıkama neden oldular ve bu yıkıntıların altında kaldılar. Dolayısıyla Ortadoğu krizinde kazanan İslam’ı kullanan bu silahlı güçler olmadı.
Rusya rejimi ayakta tutarak Suriye’de kendini kalıcılaştırmaya ve bura üzerinden Ortadoğu’da tutunmaya çalışıyor. Fakat savaşın maliyeti ağır ve Rusya’nın ekonomik durumu dikkate alındığında durumu çok da parlak görünmüyor. Dünya siyasetine geri dönen Rusya, Sovyetlerin gölgesi bile olamıyor. Siyasi prestij kazanmış gibi görünse de ekonomik ve siyasi kaybı küçümsenmeyecek düzeyde. Özellikle Efrîn’i Türkiye’ye peşkeş çekerek alnına silinmeyecek bir kara leke sürdü. Hem Suriye topraklarını Türkiye’ye peşkeş çekmiş hem de Kürtler üzerindeki etnik temizlik gibi bir insanlık suçuna ortak olmuştur.
Ayrıca Türkiye’nin işgal ettiği topraklar rejimle Rusya arasında ağır sorunlu bir çelişki yumağı olarak ortada durmaktadır. ABD, DAİŞ gibi bütün insanlık değerlerine saldıran, insanlık nezdinde suçlu bir güçle savaşarak ancak Ortadoğu’da işgalci konumunu perdelemektedir. En büyük avantajı da DAİŞ’e karşı etkili ve militanca savaşan Kürtlerle iş birliği yapmasıdır. Bu da olmasaydı Suriye’ye giremezdi, DAİŞ’e karşı bu savaş da kazanılamazdı ve işgalci bir güç olarak damgalanırdı.
Suriye ve Irak’ta ABD ne yapacak, nasıl tutunacak belirsizliğini koruyor. Sadece İsrail ve Suudi Arabistan’a dayanarak Ortadoğu’da etkili bir güç olunamaz. Avrupa ve NATO’yu da ABD politikalarının bir uzantısı olarak ele alabiliriz. Çünkü onların kendi başlarına güç olma ve müdahalede bulunma durumları yoktur. Öyle ki Türkiye Suriyeli mültecilerle Avrupa’yı büyük bir tehdit ve baskı altında tutmuş, DAİŞ çetelerinin eylemleriyle onları adeta teslim almıştır.
BM sistemi, devletler hukuku resmen çökmüştür. Güç ve çıkar ilişkileri açıkça her şeyi belirler hale gelmiştir. İşte bu yıkım ve çözümsüzlük ortamında Özgürlük ve Demokrasi Hareketi ile Rojava Devrimi Birinci Dünya Savaşı’nda gerçekleşen Ekim Devrimi’nin rolünü oynamaya adaydır.
Çünkü bir yandan halka dayanıyor, bir yandan toplumsal özgürlüğü ve demokrasiyi hedefliyor. Özellikle kadının topluma ve tarihe dönüşünü sağlayan büyük tarihsel hamlelerde bulunuyor.
Suriye’de Kürt, Arap, Süryani, Asuri, Ermeni ve Türkmen gibi halkları ve farklı inançları bir araya getirerek demokratik esaslar üzerinde kendini savunmayı ve yönetmeyi başarıyor. Türkiye büyük bir gözü karalıkla bu kazanımlara saldırmaya, amentüsü olan Lozan’ı kurtarmaya çalışmaktadır.
Dikkat edilirse bölgede Kürtler dışında demokrasi, halkların kardeşliğini, inançların birliğini hedefleyen, programlayan ve bunu savaşarak pratikleştiren başka bir güç yoktur. Onun için bu modelin Ortadoğu için gerçek bir bahar olacağı korkusu başta Türkiye olmak üzere egemen güçleri korkutmaktadır.
Kürtler genelde kazanımlarını ve Kuzey Suriye’deki oluşan statüyü koruyabilirse Ekim Devrimi gibi büyük bir irade sergilerse Ortadoğu’nun asıl kazananı olacaktır.
Bu aynı zamanda Ortadoğu’nun şafağıdır. Bütün Ortadoğu halklarının umudu ve özgür geleceğini müjdelemektedir.