Kapitalist modernitenin bu konuda insanlığı içerisine sürüklediği ve özellikle postmodernite ile birlikte belirsizleşen, alabildiğine kırılganlaşan ve kayganlaşan kimlik yapıları özellikle cinsiyet söz konusu olduğunda adeta baş belası haline gelmiştir. Erkeklik erkek için, kadınlık kadın için tam bir hezeyan kaynağı. Kaskatı cinsiyet kimlikleri bir yandan çağımıza çarpıp ekonomik-kültürel ve yaşamsal kriz karşısında kırılmaya uğrarken, geride kırık-dökük, güvensiz, ya da tahrik edilmiş-tepki yüklü belirsizlikler içerisinde kimlik problemini yaratmaktadır. Bunun hem her iki cins için oldukça yaralayıcı sonuçları olurken, halklar ve toplumlar düzeyinde de doğal olmayan felaket düzeyinde sonuçları vardır. Aslında cinsiyetçilik mevcut görünümüyle tam bir cins kırımı ve soykırım ile örülmüş bir çıkmazı, bütün konvansiyonel savaşlardan çok daha ağır toplumsal sonuçları ortaya çıkarmaktadır. Savaşlara ne hacet; toplumsal yaşam bu biçimde kırıma uğruyor. Her gün gözlerimizin önünde tam bir soykırım yaşanmaktadır. Soykırımın boyutları ve niteliği sadece çarpıcı bir şekilde ortaya çıkan tekil olaylar ve trajik-dehşet sonuçları üzerinden değerlendirilmektedir. Fakat devletçi-erkek egemenlikli sistemin iktidar ve hegemonya krizi toplumlara ve kadın-erkek kimliklerine çok yıkıcı bir şekilde dönüyor. Hem toplumlar, hem kadınlar ve hem de erkekler vuruluyor.
Kapitalist modernite klasik erkek ve kadın rollerini çözüyor. Cinsel kimliğe yüklenen bütün toplumsal sorunların ağırlığı altında saptırılmış ve çözüldükçe kendisini vuran bir toplumsal cinsiyetçiliktir beraberinde getirdiği. Erkek, erkekliğine tepkili, kendi cinsel kimliğinden ve ona yüklenen vasıflardan istifa ediyor; kendini tanımlayamadığı gibi, büyük bir öfke, kimliksizlik ve yıkıcılık içerisinde. Kadın ise erkekten intikam alıyor, bütün kadınlık rollerinden ve erkekten istifa ediyor; kendisini tüm bunların dışında tanımlamak istiyor, bir kısmı toplumsal alanlara yöneliyor, aslında siyasallaşıyor. Büyük bir kısmı ise "kendi kaderine razı" olarak büyük bir sessizlik-suskunluk içerisinde küskün bir protesto halinde. Bununla birlikte cinsel kimlik olarak tepkilerle yüklü saptırılmış kimlik arayışları da yok değil kadında ve erkekte. Bu konuda her iki cinste de yaşanan sapkınlıkları toplumsal sorunların bir ürünü olarak görmek ve çözmek özgürlük arayışlarının temelini oluşturmaktadır.
Varolma mücadelesi cinsiyetler açısından büyük bir sorun olurken, toplumlar için daha katmerli bir çıkmaz haline gelmektedir. Varoluş bilinçsiz saptırılmış ve ilkel bir özsavunma refleksi ve kendini varetme tarzına dönüşmektedir. Artık "gelenekler", "feodal yapı", "kültür" diye tanımlayamayacağımız bambaşka bir fenomenle karşı karşıyayız. Soykırımın kıskacına alınmış halkların-kültürlerin kendi öz kültürünü, geleneklerini ve öz kimliğini yaşaması mümkün olmamaktadır. "Demokrasi", "kadın hakları savunuculuğu" adına soykırım politikalarını görmemek, ama bir halkın "gericiliği"ni ve "cehaletini" ortaya serecek argümanlarla kendi "demokratlığını, kadın savunuculuğunu" empoze etmek bir hayli oryantalist ve ayrıca çok şöven bir yaklaşımdır. Bütün öz gelişiminin önünü kapat, "hangi çağda yaşıyoruz?" diyerek "iç acıtıcı" sahnelerle "taşranın; "Güneydoğunun zavallı cehaleti ve çaresizliğini" insan hakları-demokrasi adına çarşaf çarşaf teşhir et. Habercilik adına rencide edici ve küçük düşürücü oldukça şöven bir medya saltanatıdır almış başını gidiyor. Aslında toplumsal demokratik yaşam, kültür ve eğitim adına tam boykot edilecek bir medya tekelidir.
Kendini kültürel-sosyal-ekonomik ve giderek yaşamsal olarak gerçekleştiremeyen, imha süreçlerine alınmış, her an soykırım ile karşı karşıya kalan toplum, bir özsavunma refleksi olarak kontrolsüz bir şekilde kendisini çoğaltmaktadır. Esasta birçok toplumların günümüze değin bütün fiziki soykırımlara rağmen, ayakta kalışlarının önemli bir nedeni kuşkusuz fiziki olarak kolay tümden silinemeyecek denli büyük bir gövde olmalarıdır. Burada da özsavunmanın aslında yanlış yetersiz, yöntemsiz; ama bir doğa olarak küçümsememesi gerektiğini belirtmek gerekiyor. Bununla birlikte demokratik modern ve değişim-dönüşüme açık, öz bilinçli bir özsavunmanın geliştirilmesi hayatidir. İmha ve soykırım politikalarının hala birçok Ortadoğu halkı ve kültürel yapısı için ortadan kalktığı söylenemez. Hatta kapitalist hegemonyanın bölgeyi kaotik felakete sürükleyen mezhep-etnisiteye dayalı savaşlarla toplumları ve esasta kadınları ve erkekleri teslim alma politikasının en yoğun dayatıldığı bir süreçten geçiyoruz.
Devam edecek...
Ortadoğu’nun en krizli kimlik(siz)leri -1-
Cinsiyetçiliği salt sonuçları üzerinden ele almak, maalesef onu tekrardan üretmeyi ve hatta derinleştirmeyi beraberinde getirmektedir. Güncel cinsel politikalar, söylemlerde sorunu çarpıtmaktan öteye gitmiyor. Bıktırıcı oluyor. Hiçbir kadının gerçekten bu söylemlere kulak astığı, inandığı da yok. Kadın kendi durumunun çok daha derin ve köklü olduğunun farkında sessizce.