Gezi Parkı eylemleri çokça tartışılıyor. Herkes kendine göre değerlendirme yapıyor. 2006 Mart’ında Kürt halkı kimyasal silahlarla 14 gerillanın şehit edilmesine karşı Amed’de İstanbul’dakinden daha kapsamlı bir biçimde ayağa kalkmış, Amed’i üç dört gün kontrol altında tutmuştu. AKP Hükümetine yönelik tepkiler diğer Kürt şehir ve kasabalarına sıçramış, çoğu çocuk ve genç 20 civarında Kürt katledilerek bu toplumsal hareket bastırılmaya çalışılmıştı. O günlerde de birçok çevre, aydın, yazar, sosyolog, siyasetçi Amed’den başlayıp tüm Kürdistan’a yayılan bu olaylar hakkında değerlendirmelerde bulunmuştu. Daha çok işsizlik ve memnuniyetsizlik üzerinden yorumlar yapılmıştı.

Kuşkusuz Amed’de gerçekleşen ve Kürdistan’ın diğer şehirlerine yayılan halk hareketiyle İstanbul’da başlayıp tüm Türkiye’ye yayılan hareketlilik arasında nedenler, amaçlar ve dayandığı toplumsal kesimler açısından önemli farklılıklar vardır. Ancak her ikisinin de toplumun istemlerini dikkate almayan AKP iktidarına karşı bir isyan olduğu kesindir. Türkiye’deki yönetim anlayışı insanların canına tak etmiştir. Demokrasiden söz edildiğinde de sadece kendi yandaşlarını kayırma, diğer topluluklar üzerinde ise baskı ve sömürmeyi meşrulaştıran bir anlayış ortaya konulmaktadır. Süleyman Demirel’in ünlü deyimiyle “bul 276’yı, al iktidarı ve istediğini yap” anlayışını Erdoğan hükümeti daha kaba bir biçimde uygulamaktadır.
İkinci Dünya Savaşı öncesi Hitler ve Mussolini faşizmi de “çoğunluk benim, halk bize oy vermiş, o zaman her dediğimizi yaparız” zihniyetiyle -Demirel’in deyimiyle “276’yı bulmuşlar- toplum üzerinde faşist diktatörlük uygulamışlardır. Bu nedenle kapitalist sistem bile bu demokrasi anlayışını, dört yılda bir sandığa gitmeye dayanan parlamenter demokrasiyi gözden geçirmiş ve restore etmiştir. İkinci Dünya Savaşı öncesinin demokrasi anlayışını restore edilmemiş biçimde ve kaba olarak sürdürünce AKP karşısında bu yönlü tepkiler bulmuştur. AKP iktidarı öyle ki bu anlayış nedeniyle gazeteciler ve gazete sahipleri üzerinde görülmemiş baskı kurmuş, dünyada en fazla gazetecinin zindanda olduğu ülke durumuna gelmiş, basın özgürlüğü konusunda dünyanın en geri ülkelerinden daha geri bir duruma düşmüştür. Tayyip Erdoğan bu yaklaşımıyla bu günleri hazırlamıştır. Rüzgar eken fırtına biçmiştir.

AKP’nin pervazsızlığı Gezi’de patladı

Türkiye toplumu on yıllardır yürütülen demokrasi mücadelesiyle demokrasiyi ve demokratikleşmeyi arzularken; AKP üstüne üstük bir de “yüzde 50’yi buldum, o zaman benim yaptıklarım onaylanıyor, benim yaptıklarım doğrudur” deyip pervasızlaşınca Gezi Parkı’ndaki patlama ortaya çıkmıştır.
Kuşkusuz eylemlerin yaygınlaşması AKP karşıtlığı üzerinden gerçekleşmiştir. Bu normal ve anlaşılır bir durumdur. Çünkü iktidarda olan AKP Hükümetidir. Antidemokratik zihniyet ve uygulamalar ona aittir. AKP karşıtlığı üzerinden gelişmesini olumsuzlamak yanlıştır. On iki yıla yakın iktidarda olan ve mevcut antidemokratik zihniyeti sürdüren bir hükümettir.
AKP kuşkusuz siyasal ve sosyal yaşamdan dışlanmış İslamcıların sisteme olan tepkisini de ifade ediyordu. Bu nedenle çıkışının özünde demokratik öğeler de vardır. Demokrasi tarihi ve mücadelesi içerisinde çok aktif olmasalar da, ağır bedeller ödemeseler de sistemin mağdurları içinde yer almışlar ve kısmi demokratik tutum ve tepki göstermişlerdir. Zaten toplumun demokrasi özlemlerine seslenerek ve kendi üzerlerindeki baskı sistemini geriletmek için demokratik söylemlerde bulunarak iktidara geldiler. Ancak Irak müdahalesi gereği dış güçlerin desteğini alarak ve PKK ile en iyi ben mücadele ederim diyerek klasik iktidar bloklarını geriletip sistem içine yerleşince, otoriter yüzünü göstermeye başladı.
AKP Hükümeti, birçok kesimin desteğini de alarak ve PKK karşısındaki başarısızlığından da yararlanarak askeri kesimi geriletmiş, ancak yerine polise ve istihbarat örgütüne dayalı bir otoriter sistem kurmuştur. Herhalde şu anda dünyada en organize olmuş ve nüfus oranına göre en fazla polise ve polisi tamamlayan istihbarat örgütüne sahip tek ülke Türkiye’dir. Hiçbir ülkede polisin sistem içinde bu kadar yeri ve etkisi yoktur. Türkiye kavramın gerçek anlamıyla bir polis devleti haline gelmiştir. Polisi tüm toplumsal muhalefeti ezmeye karşı kurumlaştırmıştır. Kuşkusuz Türk ordusunu da daha militer hale getirerek hem gerillaya hem de bölge ülkelerine karşı kullanma yaklaşımını önceki dönemlere göre fazlasıyla derinleştirmiştir.  

‘Ben çoğunluğum, her dediğimi yaparım’

AKP’nin kendine Müslüman kendine demokratik yaklaşımı toplumda büyük bir tepki yaratmıştır. AKP’ye destek veren yüzde 50 ne çok öfkeli ne de harekete geçecek karakterdedir. Ancak AKP’ye çok tepkili ve harekete geçecek en azından yüzde 20’lik bir kesim vardır. Bu oran harekete geçtiğinde çok büyüktür ve durdurulamaz. Büyük toplumsal hareketler ve devrimler sanıldığı gibi çoğunlukların, yani yüzde 60-70 ve 80’lerin hareketlenmesiyle gerçekleşmiyor. Yüzde 20-30’luk bir öfke bile devrim yapmaya ya da iktidar düşürmeye yeterlidir. Örneğin Çin’de yüzde 20’lik bir kitle çok rahatsız olsa ve harekete geçse orada her gün bir devrim olur.
Türkiye’de yüzde 20 on beş milyonluk bir kitleye tekabül eder. Bu oranda bir kitle çok rahatsız olursa her türlü patlama ortaya çıkar. O zaman alınan yüzde 50-60 oyun da anlamı kalmaz. Çünkü o zaman yüzde 50 ve yüzde 60’da rahatsız olur ve söz konusu siyasi güçten desteğini çeker. Tüm bunları doğru demokrasi anlayışını ortaya koymak için söylüyoruz. Demokrasi çoğunluğun hegemonyası değildir; demokrasi, herkesin hakkını-hukukunu tanımaktır. Demokrasi böyle düşünüldüğü için toplumlar tarafından özlenmekte ve desteklenmektedir. “Kürtler Türkiye’nin yüzde 25’dir” der ve haklarını kabul etmezsen, “ben çoğunluğum” diye hak vermezsen; Aleviler yüzde 20-25’tir, azınlıktır diye düşünüp çoğunluğa dayanarak hak tanımazsan orada demokrasi değil diktatörlük vardır, zulüm vardır.
Alevilerin hakkı için Sünnilerin, Kürtlerin hakkı için Türklerin, Hıristiyanlar için İslamiyet’e inanan toplukların oyu ve istemleri esas alınırsa orada hiçbir zaman demokratikleşme, hak ve adalet olmaz. Batı’nın anladığı anlamda demokrasinin olmadığı çağlarda bile toplumsal ahlak esas olarak diğer etnik ve dinsel toplulukların kendiliği gibi yaşamasını kabul etmiştir. Tarih içinde farklı toplulukların hakları ve hukuklarının kabul edilmemesi yaşanmışsa bunu bugün lanetlemek insanlığın ve demokrat olmanın temel ölçüsü haline gelmiştir.
Kuşkusuz “ben çoğunluğum, her dediğimi yaparım” diyen AKP Hükümetine yönelik Gezi Parkı’nda gelişen eylemi Kürtler başlatmamıştır. Ancak Kürtlerin on yıllardır yürüttüğü demokrasi ve özgürlük mücadelesi ve demokrasi ihtiyacının toplumsal bir talep haline getirilmesi bu tepkilerin gelişmesinde önemli rol oynamıştır. Kürtler Denizlerin, Mahirlerin ve İbrahimlerin mücadelesini inkar etmiyor; kendi mücadelelerinin bugün geldiği düzeyde bunların hakkını veriyorsa; Türkiye’de demokrasi güçleri ve sol da Kürtlerin on yıllardır büyük bedeller ödeyerek yürüttükleri demokrasi ve Özgürlük Mücadelesinin bugünkü tepkilerin gelişmesindeki önemli rolünü inkar etmemelidir. 


Kürt basınının tutumu başından beri bellidir
Kürtler, Türkiye’nin demokratikleşmesini ve bu temelde özgürlüklerin gelişmesini istiyor. Bu nedenle Türkiye’nin demokratikleşmesine hizmet eden ve özgürlüklerin gelişmesini sağlayan her eylem ve tutumu desteklemişlerdir. Nitekim bazı Kürt karşıtı çevrelerin bu eylemleri kendi amaçları için kullanma istemlerine yönelik eleştiri yapma dışında bu eylemler başından itibaren doğru bulmuş ve desteklemişlerdir. Kürt basınının, Kürt televizyonlarının ilk günden itibaren tutumu bellidir. Başından itibaren bu eylemleri yansıtmış ve desteklemiştir. Şimdiye kadar Kürt karşıtlığı yapan ve bu eylemleri demokratik çözüm eylemleri haline getirmeye çalışan kesimlerin durumu öne çıkarılmadan ve fazla ciddiye alınmadan bu eylemlerin destekçisi olunarak bu eylemlerin toplumsal meşruiyetini sağlamada tutum ve çabasını ortaya koymuştur.
Bazı çevrelerin bu eylemler karşısında Kürtlerin tutumlarını olumsuz göstermesi bilinçli ve art niyetlidir. On yıllardır Kürtlerle demokrasi güçlerinin birleşmesini engellemek isteyen derin devlet ya da artıkları böyle bir yargı oluşturmaya çalışmaktadırlar. Kimi Kürtlerde bu eylemlere şovenist saiklerle Türk bayraklarını kapıp katılanların varlığı nedeniyle oluşan tereddütler sanki Kürtlerin temel yaklaşımıymış gibi yansıtılmıştır. Kaldı ki bir kısım Kürtlerin onlarca yıldır, hatta yüz yıldır yaşadıkları acı ve travma nedeniyle yaşadıkları hassasiyet sonucu tereddütlü yaklaşım göstermeleri de anlaşılır bir durumdur. Çünkü on yıllardır kendilerine yönelik saldırılar hep Türk bayraklarını ellerine alanlar tarafından yapılmıştır. Kimi Kürtlerin bu nedenle duyduğu bazı hassasiyet ve tereddütleri abartıp “Kürtler Türkiye halkının demokrasi ve Özgürlük Mücadelesine duyarsız kalıyor” demek yanlıştır.

HDK daha aktif ve daha militan olmalıdır

Kürt Özgürlük Hareketi’nin on yıllardır tüm demokrasi güçlerini demokratikleşme mücadelesine çağırması ve bu doğrultuda ittifak ve birlikler kurmak için ısrarlı olması Kürtlerin genel yaklaşımının ne olduğunu gösterir.
Son olayda da Kürt Özgürlük Hareketi Türkiye’deki demokrasi güçlerinin Kürdistan’daki Özgürlük Mücadelesine gösterdiği ilginin daha azını göstermemiştir. Bundan sonra da bu ilgisini gösterecek, desteğini ve katılımını sürdürmeye devam edecektir Kürt kadın hareketinin tutumunu kısa sürede ortaya koyması; KCK Yürütme Konseyi Başkanlığı’nın da bu yönlü açıklamalar yapması, Kürtlerin somut duruşunun ifadesidir. Kaldı ki Kürt Özgürlük Hareketi son aylarda fazlasıyla Kürt demokratik hareketiyle Türkiye demokrasi güçlerinin ortak hareket etmesi doğrultusunda çağrılar yapmıştır. Kürt Halk Önderinin Newroz’daki çağrısı da bu yönlüydü. Gerillanın geriye çekilmesi de bir yönüyle bu tür demokratik hareketlenmelere zemin sunmak ve teşvik etmek amaçlıydı.
BDP’nin içinde demokrasi blokunun adayı olan ve demokratik çözüm sürecinde Kürt Halk Önderiyle görüşme yürüten heyetin içinde bulunan ve bu süreçte Kürt Halk Önderinin sol ile ilişkilerini sağlamaya çalışan Sırrı Süreyya Önder’in ilk gündeki tutumu bellidir. BDP’nin de içinde yer aldığı HDK’nin tutumu bellidir. Zaten Kürt Özgürlük Hareketi ve Kürt demokrasi hareketi Türkiye’ye ilişkin yaklaşımlarını ve politikalarını HDK çatısı altında ifade etme yaklaşımı ve kararlılığı içindedirler.
Türkiye’de gelişen her demokrasi eylemi ve Özgürlük Mücadelesi Türkiye’nin demokratikleşmesini yakınlaştıracak, dolayısıyla Kürt sorununun demokratik çözümünü sağlatacaktır. Kürt Halk Önderi ve Kürt Özgürlük Hareketi bu yaklaşım ve tutumlarını on yıllardır ortaya koymaktadır. Bu açıdan Gezi Parkı direnişi ve etrafında gelişen halk hareketliliği Türkiye’nin demokratikleşmesini ve Kürt sorunun çözümünü yakınlaştırdığına inanılmaktadır. Kuşkusuz Kürtler bu eylemlilikler temelinde gelişecek demokrasi hareketiyle demokratik çözüm hamlesi ve çabalarının birbirine paralel ve birbirini tamamlayan biçimde gelişmesini arzulamaktadırlar. Zaten böyle olduğunda bu eylemler Türkiye’nin demokratikleşmesi açısından önemli bir anlam taşıyacaklar ve bu temelde tarihteki yerini alacaklardır.
Gezi Parkı direnişi Türkiye’de yeni bir siyasi harekete ve oluşuma ihtiyaç olduğunu göstermiştir. HDK perspektifinin ve bileşiminin daha da genişleyerek bu rolü yerine getirmesi mümkündür. Bu eylem HDK’nin daha aktif, daha militan, daha toplumsal karakterli hareket olması gerektiğini ortaya koymuştur. Bu çerçevede HDK’nin kendini gözden geçirerek bu toplumsal hareketliliğe cevap verir hale gelmesi önem kazanmıştır. Eğer bu başarılırsa demokratik çözüm süreci Türkiye’nin gerçek anlamda demokratikleşmesi ve Kürt sorununun kalıcı çözümü daha da somut ve gerçekleşir bir hal alır. Özcesi Türkiye’nin demokrasi ve özgürlük güçleri, Türkiye’nin gündemine sokulan demokrasi, özgürlük ve yeni anayasa yapım sürecini doğru değerlendirip yeni bir Türkiye’nin yaratılmasında rol oynamalıdırlar.


HÜSEYİN ALİ