
DAİŞ sorunu, sömürgecilik, din ve Kürtler - 1
Bilineceği üzere DAİŞ’in Kobanê’yi işgal girişiminin 100. gününü geride bıraktık. Bu süre zarfında DAİŞ hala Kobanê’yi ele geçirebilmiş değil. Musul’u 4 günde 800 kişilik bir güçle ele geçiren DAİŞ‘in bu kadar uzun bir süre boyunca Kobanê’yi ele geçirememesi, haliyle efsaneyi de yerle bir etmiş durumdadır. Bu yazıda DAİŞ, Kürdistan, din sorunu ve Kürtler konusunu ele almaya çalışacağız. Ancak öncelikle genel bir değerlendirme yapmakta fayda bulunmaktadır.
Genel değerlendirme
DAİŞ ile ilgili göreceli olarak etraflı bir yazıya başlamadan önce belki de söylenebilecek en önemli söz bana göre şudur: DAİŞ, hafife alınacak bir yapı değildir. Bize göre Kürt kamuoyunda yaygın olarak kabul edildiği şekilde DAİŞ’in sahip olduğu güç tamamen dış kaynaklı değildir. Tabii bu tespit DAİŞ’in kendisi dışındaki güçlerden destek almadığı anlamına da gelmemelidir. Ancak böyle bir desteğin bulunup bulunmadığı ya da bulunuyorsa hangi düzeyde olduğu hatta kimler tarafından verildiği bu yazının konusu değildir. Bize göre DAİŞ’in asıl gücü ise ölüme korkmadan giden ve savaşma yeteneği kazanmış savaşçılarından kaynaklanmaktadır. Bununla birlikte söylenmesi gereken bir gerçek daha bulunmaktadır ki o da şudur: DAİŞ sahip olduğu Selefi ve buna bağlı olarak gelişen tekfirci yaklaşımı nedeniyle Kürt halkının düşmanıdır. Aslında sadece Kürt halkının düşmanı olmayıp Selefi ve tekfirci yaklaşımı benimsemeyen bütün halkların ve dini grupların düşmanıdır. Ancak sahip oldukları itikat gereği, kendileri gibi düşünmeyen diğer İslami grup ve mezhepleri müşrik olarak görmeleri sebebiyle, öncelikle “Müslümanlar”ın düşmanıdır.
DAİŞ’i genelde Müslümanların (Müslümanlardan kastımız DAİŞ’in itikadi yaklaşımını benimsemeyen Müslümanlardır) özelde ise Kürtlerin düşmanı olarak tanımlıyorsak o zaman bu düşmanla mücadele etmenin yolunun yine bu düşmanı tanımaktan geçtiğini de kabul etmek gerekir.
Selefi/tekfirci yaklaşım bugün ortaya çıkmış değildir. Bu itikadın tarihsel kökleri ve uygulamaları bulunmaktadır. Bilinen ilk Selefi/tekfirci grup, hakim topluluk tarafından haricilik olarak nitelendirilen yapıdır. Bu yapının ise Halife Ali tarafından tamamen yok edildiği kabul edilir. Çünkü Halife Ali’yi tekfir ettikleri belirtilir. El Kaide ile başlayan ve şiddeti cihat etmenin en büyük yöntemi olarak kabul eden yaklaşım ise son yıllarda gittikçe yaygınlaşmıştır. Hatta birilerinin dediği gibi bu yaklaşıma göre, “İslam’ın yüzde doksan yedisi bomba imal etmektir.”
İslam devleti -yani dine dayalı bir devlet- kurmak ise bu yapının en büyük hedefi durumundadır. Irak ve Suriye’de yaşanan kaos, öncelikle Selefi grupları güçlendirmiştir. Bu bağlamda DAİŞ’in ortaya çıkışı, Irak’ta belirli bir güç haline gelmesi, Suriye’de El Kaide’ye yakın gruplarla önceleri birlikte hareket etmeleri, sonra bu gruplardan ayrılarak ayrı bir güç haline gelmeleri ve nihayet hilafet ilan edildikten sonra hemen hemen dünyadaki bütün gruplardan biat istemeleri ve peyderpey biat edenlerin artması, bilinen hususlardandır.
Sömürgeci güçlerin Kürtlere karşı dini kullanması
Bilineceği üzere sömürgeci güçler, Kürdistan’ın dört parçasında da Kürtlere karşı dini kullanmaktan çekinmemişlerdir. Öyle ki bu durum genel ve yaygın bir politika haline gelmiş bulunmaktadır. Yerine göre baskıcı ve imhayı hedefleyen girişimler sergilenmiş, yerine göre din kardeşliği altında söylem ve uygulamalar geliştirilerek Kürtlerin self determinasyon haklarını kullanmasının önüne geçilmeye çalışılmıştır. Uygulanan bu politikaların bugüne kadar başarılı olduğunu da söylemek gerekir.
1984 yılında Kemalist, faşist cunta uygulamalarına isyan ederek silahlı direniş başlatan PKK’ye karşı Türk devleti aynı yöntemle mücadele etmeyi tercih etmiştir. Ancak bunu yaparken kardeşlik ve özellikle “din kardeşliği” söylemlerini kullanmayı da ihmal etmemiştir. Hatta bu yaklaşımı sergileyen en etkili liderin yine PKK ile en etkili ilk mücadeleyi yürüten Turgut Özal olması ise manidardır. Hatırlanacak olursa Özal, Kürdistan’da helikopterlerden, “Allah’ın ipine sımsıkı sarılın” mealindeki ayetleri kağıtların üzerine yazarak dağıtmıştı. Bir yandan içi boş kardeşlik ve özellikle din kardeşliği söylemleri çok yaygın bir şekilde kullanılırken öte yandan Kuzey’in en büyük hareketi din düşmanı olmakla suçlanıyordu. Özellikle cumhuriyetin kuruluşundan sonra Kürtleri tamamen inkar üzerine yürütülen asimilasyon politikaları ise o kadar etkili olmuştu ki devletin yürüttüğü bu politikalar etkisini göstermekte zorlanmadı. Propaganda, esasında iki yönlü yürütülmekte idi. Biri her açıdan tekçi bir yaklaşım olan ortak devlet, diğeri ise aynı şekilde tekçi olan ortak din kavramı üzerinden yürütülen bu anti propaganda, etkisini günümüze kadar sürdürmektedir.
Suriye’deki iç savaş başladıktan sonra Kürtler, hem karar alma hem de gelecekte ne olacağı konusunda sadece kendi öz güçlerine güvenen/dayanan bir politika yürütmeye başladılar. Haliyle bu durum, kontrolü dışında politika geliştirdiği için Türkiye Cumhuriyeti devleti tarafından kabul edilmesi zor bir politika oldu. Çözüm sürecine rağmen devletin bu politikaya karşı bir politikada ısrar etmesi, aslında devlet açısından anlaşılır bir durumdur. Tabiri caiz ise, “Kürtlerin artık sadece kendileri için çalışmalarını” hazmetmek, devlet açısından kabul edilebilir bir şey değildir. Ancak bunu sadece hazımsızlık olarak kabul etmek de gerçeği açıklamaktan uzak kalacaktır. Aslında bu durum, Kürtlerin bir statü sahibi olmasına karşı durmak ve Güneybatı Kürdistan’da gelişecek bir Kürt yönetiminin aynı zamanda Kuzey için model olmasının önüne geçme isteğinden başka şey değildir.
Genelde bütün Rojava, özelde ise Kobanê’de DAİŞ ile Kürtler arasında sürmekte olan savaşta Türk devletinin takındığı tutum maalesef etkili olmaktadır. Bu bağlamda DAİŞ ile devlet arasında bulunan örtülü/açık işbirliğini, bunun sebeplerini iyi tahlil etmek gerekir. Birilerinin sandığının aksine AKP hükümeti ve mantalitesi ile DAİŞ’in mantalitesi birbirine yakın olduğu için gelişen bir ittifak söz konusu değildir. Yani her ikisinin de dindar olmasından ve bu “din kardeşliği”nden kaynaklanan bir işbirliği yoktur. Aslında ne devletin ne de DAİŞ taraftarı görünen bazı sivil toplum kuruluşu, cemaat, milliyetçi yapı veya dini grupların özü itibariyle DAİŞ ve zihniyeti ile anlaşması imkan dahilinde değildir. Bu hususu biraz daha irdelemekte fayda bulunmaktadır.
DAİŞ tekfirciliği
Yazının genel değerlendirme kısmında da belirttiğimiz gibi DAİŞ, Selefi bir yapıdır. Ancak bu Selefi yapı günümüzdeki diğer Selefi yapılardan farklıdır. Aslında Selefilik, yüzyıllardan beri mevcut bir anlayıştır. Yaygın olarak Mısır’da, Suudi Arabistan’da, genel olarak Arap yarımadasında, Afganistan’da, Kuzey Afrika’nın Müslüman ülkelerinde ve Irak ile Suriye’de mensupları bulunan bu dağınık yapı/mezhep/yaklaşımlar, bugüne kadar El Kaide ve sonrasında ortaya çıkan DAİŞ gibi şiddeti önceleyen bir yaklaşım içine girmemişlerdir. Ancak tekfirci olarak nitelendirdiğimiz bu yeni Selefi akımı, diğer Selefi gruplardan da ayırmak gerekmektedir. Ancak dine karşı temel yaklaşımlarının esasında birbirine çok yakın olması, aradaki geçişleri de mümkün kılmaktadır.
DAİŞ’in Selefi zihniyete bakışı ve yaklaşımı böyle iken Sünni itikada bakış açısı ise katıdır. Ancak Şii itikada yaklaşımı, katılığın ötesinde son derece tavizsiz ve serttir. Şii itikadın tamamen tekfir edilip müşrik görülmesi ve bu bağlamda katledilmelerinin vacip olarak görülmesi ise bu katı Selefi zihniyet açısından normal ve kabul edilebilir bir durumdur. Katı Selefi yaklaşımın (DAİŞ Selefiliği) bize göre ortaya çıkardığı garip bir durum ise şudur: Kendisini İslam’a nispet eden ancak itikaden DAİŞ gibi inanmayan İslami kesimler tekfir edilmekte ve müşrik olarak tanımlanmaktadır. Hem Sünni hem de Selefi yaklaşıma göre müşrik olmak, ehli kitap olmaktan daha kötüdür. Çünkü Peygamber önce Mekke müşrikleri ile mücadele etmiştir. Örneğin müşrik bir kadın/erkek ile Müslüman bir kadın/erkeğin evlenmesi haram iken ehli kitap olan bir Yahudi ya da Hristiyan kadınla Müslüman bir erkeğin evlenmesi caizdir.
Yine DAİŞ’e göre kanun yapma hakkı tamamen Allah’a aittir. Dolayısıyla Kur’an’da ve hadislerde (sünnette) belirtilen hukuka (şeriata) ilişkin hükümlerin hiçbir şekilde değiştirilmeden aynen uygulanması/uygulanmaması itikadi bir problemdir. Örneğin hırsızlık yapanların ellerinin kesilmesi mutlak bir emirdir. Bunun aksine bir tutum içine giren her yönetim şirk yönetimi, bunu uygulayan her kişi de müşriktir. Bunun gibi Müslüman bir ülkenin yasa koyucu gücünün burada belirtilen hükmün dışında bir hükmü kanun olarak benimsemesi, müşrik olmasını gerektirir. Bu husus tartışmasız bir mesele olup kesin ve nettir. Hukukun (şeriatın) uygulanmasının zorunluluğu hususunda Selefilik, Sünnilik ve Şiilik arasında öz itibariyle bir fark bulunmadığını da burada ayrıca belirtmek gerekir.
Bu yaklaşım ortada iken DAİŞ’in esasında Türkiye Cumhuriyeti devleti, AKP hükümeti ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne bakış açısı da nettir. Buna göre mevcut sistemin çarklarını yürüten ve sistemi ayakta tutan herkes müşriktir. Öyle ki DAİŞ‘in kendisinde yeterli gücü bulup örneğin Türkiye Cumhuriyeti devletine savaş açma gücü olduğu zaman bunu yapmaması, varlığını inkar etmekten başka bir anlama gelmeyecektir. Yani eğer bunu yapmazsa bizzat kendisiyle çelişecek ve varlık gerekçesi ortadan kalkmış olacaktır.
Yine bunun gibi yeryüzünde iki halife bulunması da caiz değildir. Nasıl ki Peygamber tek idiyse Emirül Müminun’un ya da Halife’nin de tek olması icap eder. Yani DAİŞ‘in hükümran olduğu bir dünyada iki seçenek bulunmaktadır: Ya biat ya da infaz.
Sünni yaklaşımın itikadi bir problem olarak görmeyip ameli bir problem olarak gördüğü birçok husus bu katı Selefi yaklaşım tarafından itikadi birer mesele olarak algılanmaktadır. İtikadi mesele ile ameli mesele arasında hüküm açısından fark vardır. Her iki yaklaşımda da ameli bir gerekliliğe aykırı hareket müşrik olmayı gerektirmezken itikadi bir meseleye aykırı davranış müşrik olmayı gerektirir. Selefi/tekfirci yaklaşıma göre örneğin “müşrik düzen” içinde askerlik yapmak, oy kullanmak, avukatlık yapmak gibi eylemler tereddütsüz müşrik olmayı gerektirirken kimlik taşımak tartışmalı bir durumdur. Toplumdaki oy kullanma oranı yüzde seksen, doksanlarda olduğu için bütün toplumu müşrik kabul etmek gerekir. Bu durumda mümin olanlar istisna teşkil etmektedir. Dolayısıyla müşriklerin kestiği hayvanın etini yemek haram olduğu için kasaptan et alıp yemek de haramdır. Bunun için sadece bilinen “Müslümanlar”ın kestiği hayvanların etini yemek helaldir. Türkiye’deki tartışma bu et meselesi yüzünden çıktığı için “diğer” İslami grup ve kişiler bu Selefi yaklaşım içinde olanları örneğin “etçi” ya da “et yemez” olarak isimlendirmiştir. Hatta doksanlı yıllarda bu yaklaşımı mahkum etmek için reddiye mahiyetinde bir kitap bile yazılmıştır. Buna karşılık Sünni yaklaşım, bu saydığımız hususları itikadi birer mesele olarak görmemektedir. Dolayısıyla aykırı bir tutum içine girmek şirk sayılmamaktadır.
Durum bu iken DAİŞ yaklaşımının klasik Sünni itikada mensup kişi veya gruplarla anlaşması hatta ittifak içinde olması imkansızdır. Peki buna rağmen AKP hükümeti ve bazı İslami sivil toplum kurumları ve milliyetçi gruplar neden DAİŞ ile birlikte hareket etmektedirler? AKP hükümeti neden DAİŞ’e yardım etmektedir? Hepsinden önemli olan soru ise şudur: Aslında kendileri ve özellikle devletleri için en büyük tehlikeyi teşkil eden böyle bir yapıya neden savaş açmamaktadırlar? Bu soruya verilecek tek cevap, belki Kürt düşmanlığı olmayacaktır; ancak en önemli cevabı bizce bundan başka bir şey değildir.
AKP’nin mensubu olduğu Sünni yaklaşım, yıllardır ateist, solcu kesimlerle bir arada yaşamayı becerebilmektedir. Ancak DAİŞ zihniyeti ile bir arada yaşamanın imkan ve ihtimali dahi bulunmamaktadır. Sünni yaklaşımın temsilcisi konumundaki dindar, muhafazakar AKP hükümetinin, seküler bir yaklaşıma sahip PKK ve PKK’ye yakın yapılarla bir arada yaşaması mümkün iken, bir arada yaşamaları imkansız DAİŞ gibi bir yapının özellikle Rojava’da güçlenmesi için gayret gösterilmesinin en büyük sebebinin Kürtlerin bir statüye sahip olmasının önüne geçmek olduğunu kabul etmek gerekir. Yani AKP hükümetinin DAİŞ’e yaklaşımı “Hubbu Ali’den değil buğz-u Muaviye’den” kaynaklanmaktadır. Doğrusunu isterseniz AKP hükümeti ve milliyetçi/muhafazakar çevrelerin DAİŞ’e karşı yeterli ve etkili bir mücadele yürütmenin öneminin yeterince farkında olmadıklarını düşünenlerdenim. Bugün itibariyle DAİŞ’in Irak ve Suriye topraklarının dışına çık(a)mayacağı düşünülebilir. Ancak Kürtlerin bir statüsü olmasın diye büyütülecek bir DAİŞ’in neler yapabileceğini Kürdistan, Türkiye ve dünya kamuoyu yakından görmüş ve anlamıştır. Buna rağmen sergilenen yumuşak tutum ve hatta örtülü destek ise Kürtlerin bir statü elde etmesine olan yaklaşımı da anlamaya imkan vermiş olmaktadır.
YARIN:
* DAİŞ neden Kürtleri hedef alıyor?
* DAİŞ’le mücadelenin meşruiyeti
* Direnişin insani, İslami, ahlaki ve vicdani gerekçeleri
Abdülbasit BİLDİRİCİ