- Hareket'in savaşçılarının, ailelerinin, PKK’yle ulusal kimliğine kavuşan Kürt halkının, “Apo'yu ve Apo'nun yoldaşları"nı dışta tutan bir yasaya razı olacaklarını düşünenler, 50 yıldan hiçbir şey anlamamış demektir.
VEYSİ SARISÖZEN
Yeni Özgür Politika’nın manşeti “İmralı öncesi Hareket uyarısı” başlığıyla yayınlandı. “Uyarı” sözcüğü çok ciddi bir sözcüktür. O nedenle “uyarı”nın içeriği acilen yorumlanmayı hak ediyor.
PKK kendini feshetti ama ne yönetimdekiler ve savaşçılar ne de üyeler ortadan kalkmadı. O nedenle “PKK” adına değil, “Hareket” adına konuşuyorlar. PKK’nin başta Öcalan olmak üzere “eski” yöneticileri, “eski” savaşçıları ve “eski” üyeleri; bunlara ek olarak “PKK halktır, halk burada” sloganını dile getiren PKK yanlısı halk, hâlâ varolduğuna göre, bunların toplamı adı konmamış bir “hareket"tir. Bu terim, bir “örgüt"ü değil, sosyo-politik bir gerçekliği dile getiriyor. PKK feshedilmiştir ve şimdi işte bu sosyo-politik gerçeklik olarak “Hareket”, Başkan Öcalan’ın 27 Şubat Çağrısı'nın ve PKK Kongresi'nin kararıyla silahlı mücadeleyi sona erdirerek, siyasi, toplumsal ve kültürel legal hayata katılma hakkını talep ediyor.
“Uyarıyı” yapanlar kendi iradeleriyle silahlı mücadeleye son vermişti. Onların silahlı mücadeleye son vermeleri, devlet güçlerinin zoruyla olmadı. Önderleri Öcalan’ın çağrısıyla olmuştu. O halde Türkiye’ye çok pahalıya mal olan 50 yıllık savaşı kendi iradeleriyle sona erdiren Hareket, bunun karşılığında “Önderlerinden tüm yönetici kadrolarına ve savaşçılarına kadar” silahsız siyasi hayata özgürce katılma talebinde yerden göğe kadar haklıdır. Böyle bir 'çerçeve yasa' talebinin kabul görmemesi, “istenmeyen sonuçlar” doğurur.
İmralı’da DEM Parti İmralı Heyeti'nin de hazır bulunduğu ve devlet temsilcileri ile Başkan Öcalan arasında tarihi bir toplantı yapıldığını artık biliyoruz. Hareket adına yapılan "uyarı”, bu toplantının gündemine mutlaka girmiştir. Böylece Hareket, müzakere sürecinde kendi kesin tutumunu dile getirdi.
Defalarca dile getirdiğimiz bir gerçek var: Masada devleti temsil edenler, fiilen savaşı kazanan bir güç adına konuşuyorlarmış gibi gerçek dışı bir tutum içindedir. Bu tutum, psikolojik savaşa özgü ve gerçeği yansıtmayan bir tutumdur. Masada savaşın sonucunda yenişemeyen iki taraf oturuyor. Bu da tarafların “eşit haklılığını” gösteren bir gerçekliktir. Bu durumda ya taraflar barış temelinde karşılıklı bir uzlaşmaya varacaklar ya da müzakere süreci tıkanacak, belki de son bulacaktır. Hareket'in dile getirdiği “İstenmeyen sonuç” budur.
Hareket'in talebi nedir?
Eşit haklılıkla masaya oturan Hareket, siyasi hayatta da “eşit haklılık” talep ediyor. Devlet tarafının, “eşit olmayan” dayatmalarda bulunma hakkı yoktur. Tasfiye edemediği bir gücün üstünde “suç işleyen-işlemeyen” ayrımı yapmaya, “Önderlik ve yönetim ile diğerlerini” ayrıştıran tasarruflarda bulunmaya, devletin hiçbir hakkı olamaz. Üstelik böyle ayrıştırmaların, devletin “güvenlik kaygılarıyla” en küçük bir ilgisi yoktur. Zaten silahlı savaşa son verme kararını, siyasi hayata katılmaları engellenmek istenen başta Başkan Apo ve yoldaşları olan “Hareket Yönetimi”, üstelik savaşçı tabanı Öcalan’ın özgürlüğü ön koşuluyla ikna ederek almışlardır.
Bu da gösteriyor ki; 50 yıldır savaşan güçleri siyasi hayatın içinde barışçı mücadelede disiplin içinde tutacak olanlar da onları savaştan vazgeçiremeyen devlet güçleri değil, Başkan Apo ve Hareket'in yönetici kadrolarıdır. Bir “güvenlik kaygısı” varsa bu kaygıyı giderecek olanlar, Başkan Apo ve O'nunla özdeşleşen işte bu kadrolardır.
Elbette tek yasa yetmez
Hareket'in savaşçılarının, bu savaşçıların ailelerinin, PKK’yle ulusal kimliğine kavuşan Kürt halkının, “Apo'yu ve Apo'nun yoldaşları"nı dışta tutan bir yasaya razı olacaklarını düşünenler, 50 yılda yaşananlardan hiçbir şey anlamamış demektir. Hiç kuşkusuz her müzakere sürecinde olduğu gibi karşılıklı uzlaşmayla varılacak sonuçlar, ne Türk tarafının ne de Kürt tarafının isteklerini bütünüyle karşılamayacaktır. Varılacak sonuç, savaşa yol açan nedenleri tümüyle ortadan kaldırmayacak olsa da süreç içinde bu nedenleri ortadan kaldırmanın önünü tıkamayacak bir sonuç olmalıdır. Tek bir yasayla ne şu andaki fiilî ateşkes ve barış güvenceye alınabilir ne de Kürt sorununda çözüm sağlanabilir. Çıkacak yasa, “kök yasa” olarak barışın adım adım güvenceye alınmasına ve Kürt sorununu çözmenin önündeki anayasal, yasal ve idari engellerin belirli bir zaman diliminde kaldırılmasına kapıyı ardına kadar açık tutan bir uzlaşma yasası olmalıdır.
Bir uzlaşma yasası olur
Böyle bir yasa, devletin ülke topraklarının bütünlüğünü koruma amacını da, Hareket'in Kürt sorununu Türkiye sınırları içinde çözme amacını da kesinlikle tanıyan bir uzlaşma yasası olduğu zaman toplumun tümünün rızasını sağlayacaktır. Devlet, “bölünme kaygısı” içinde olanlara, “bu yasayla Türkiye’nin toprak bütünlüğü ve sınırlarının dokunulmazlığı mutlak biçimde güvenceye alınmıştır” diyecek; Hareket ise “asimilasyon ve soykırım kaygısı” içinde olanlara, “bu yasayla Kürt sorununu çözmemizin önündeki engellerin kaldırılmasında kesin bir anlaşmaya varılmıştır” diyecektir. “Vatanımız bölünecek” diyen Türkler ile “Kürtlüğümüz ve dilimiz yok edilecek” diyen Kürtler de bu yasayla bin yıllık kardeşlik temelinde birbirine “entegre” olacaktır.
Hepimiz bu müzakere sürecinin içindeyiz ve hepimiz bu 'çerçeve yasa'yla ilgili görüşlerimizi dile getiriyoruz. Ben de Hareket'in uyarısına bütünüyle katıldığımı açıklamış olduğum gibi, kendi özel düşüncelerimi de dile getirmiş oluyorum.
Başkan Öcalan, eğer bir engelleme olmazsa yakın bir zamanda tarihi görüşmede varılan karşılıklı uzlaşmayı yine tarihi bir açıklamayla duyuracaktır. O andan sonra uzlaşmanın altında Öcalan’ın şahsında Hareket'in de mutabakatı söz konusu olduğu anlaşılınca, 50 yıllık savaştan sonra halklarımız ilk defa barış ve demokrasi yolunda nasıl olursa olsun bir başlangıç noktasında buluşacak ve başlangıç noktasından ileriye gitme imkanı açılacaktır.