İkimiz de küçüktük. Zaten birlikte o yaşa gelmiştik, evlerimiz yan yanaydı. Onlar bize pek gelmezlerdi. Ama ben okul dışında nerdeyse tüm zamanımı onlarda geçirirdim. Bize niye fazla gelmediklerini hiç sorgulamadım. Nedenini de o küçücük halimle anlamak istemiyordum.

Dexo'nun abisi İbrahim, ikimizden de iki yaş büyüktü. Bizim köyün çocukları İbrahime'e her zaman hakaret ve küfür ederek, ''Şeytanın oğlu, Êzîdî vb.'' söylemlerle birlikte dövüyorlardı. Dexo'yu çok sevdiğimden dolayı hep İbrahim'in yanında yer alır, kavgaya karışırdım. Bana da aynı küfürleri ederlerdi ve çoğu zaman İbrahim'den daha fazla dayak yerdim. Her dayak yiyişimde, koruyucu meleğim anneme bizi kimin dövdüğünü söylerdim. Anne yüreği işte, gider annelerine söyler ve gelip ''Oğlum sen de İbrahim'den uzak dur'' derdi. O küçük halimle, ''İbrahim'le yakınlaşmanın nedeni Dexo'dur'' diyemediğim için, ''Ama haksızlık yapıyorlar İbrahim'e'' derdim. Bu söylem babamın hoşuna gidiyordu ve annemin de belli etmemesine rağmen benimle gurur duyduğunu sezinliyordum.
Köylülerin Dexo'nun evine neden gitmediklerini veya annesi ile babasının diğer evlere niçin gitmediklerini anlayamıyordum. Ben, Dexo ve İbrahim arasında öyle bir bağ kurulmuştu ki birbirimizi görmediğimiz an birşeyin eksik olduğunu hemen hissediyorduk. Onları almak için evlerine gider, bizim eve götürürdüm. Zamanla annem ve babam da onlara alışmışlardı ve ailece birbirimize destek vermeye başladık. Bir işi başarmanın sevinciyle, annemden çaldığım yumurtaları bakala götürür, top, sakız, şeker alır çocuklara ''Benim tarafımı tutana sakız, şeker veririm'' diyerek birkaç kişi dışında neredeyse çocukların tümünü saflarıma çekmiştim. Bu da daha çok yumurta ve arasıra da babamın cebinden para çalmama neden oluyordu. Ama olsun, hem dayaktan kurtuluyor, hem de Dexo'nun sempatisini kazanıyordum. Ben onun kahramanıydım, o  benim sevdiğimdi. Daha çok gözlerini ve saçlarını seviyordum. Yani bir çocuk ne kadar seviyorsa ve nasıl seviyorsa, öyle seviyordum işte…
Dexo ile arkadaşlığımız çok daha önceydi. Ama okula başlamamızla birlikte bu arkadaşlık daha da sıcaklaştı. Diğer arkadaşlarımdan azar bile işitiyordum. ''Sen niye Dexo ile arkadaşlık kuruyorsun o kız, sen erkeksin'' derlerdi. Bu yüzden de bana kızıyorlardı. Erkekliğe halel getiriyordum. Bir erkek bir kızla nasıl arkadaş olabilir, bu erkekliğin kanununa tersti! Böyle öğretilmişti işte. Ama bu sözlerin hiçbiri beni etkilemiyordu. Hatta giderek daha çok yakınlaştırıyordu. Artık neredeyse hep birlikteydik. Okul dönüşü ya bizim ya onların evine gider yemek yerdik. Fakat birlikte yemek yediğimizde hiç bir zaman tok kalkmazdım sofradan. Çünkü hep Dexo'ya bakardım. Yani her şeyi hoşuma gittiği gibi, yemek yiyişi de hoşuma gidiyordu. Karnımı doyurduğum zamanlar da oluyordu elbet. Dexo'nun annesi tandıra giderken hemen sıvışırdık yanına. Bize tandırda nefis peynirli kade yapardı. Dexo ile kim erken bitirir diye yarışa girerdik. Dexo'nun kızması acayip hoşuma giderdi. Onu kızdırmak için hep bu yarışın galibi ben olurdum.
Akşamları babam hep şevbuhêrklere giderdi. Bizim orda şevbuhêrkler adettendir. Nerdeyse bütün köyün erkekleri her akşam bir evde toplanır, geç saatlere kadar dengbêjler sitranlarını söyler, hikayeciler de hikayelerini anlatırdı. Babam bir gece yine her zamanki gibi şevbuhêrke gitmişti. Ben dört numaralı gaz lambasının isli ışığında dersimi çalışıyordum. Birden aklıma Şeytan ve Êzidi geldi. Şeytan'ın ne olduğunu kendimce biliyordum. Ama Êzîdî'nin ne olduğunu bilmiyordum.
''Anne Êzîdî ne demek?''
''Êzîdî, Êzîdî'dir işte.''
''Tamam da nedir?''
''Nerden çıktı şimdi bu?''
''Çocuklar İbrahim'e hep Şeytan'ın oğlu Êzîdî diyorlar. Tamam, biliyorum Şeytan kötüdür. Êzîdî'yi hiç anlamıyorum. Şeytan gibi bir şey mi?''
''Yok oğlum, Êzîdîlik bir dindir.''
''Hıristiyanlık, İslamiyet gibi mi?''
''Haşa haşa! Akşam akşam beni günaha sokacaksın. Ne bileyim dindir işte. Hem ne diye soruyorsun bunları? Çabuk yat geç oldu, lambada da gaz kalmadı zaten.''
Annemin bana niye kızdığını anlamıyordum. Oysa bana hiç kızmazdı. Ama bu akşam sorduğum sorulardan dolayı çok kızmıştı. ''Herhalde o da bilmiyor, yarın erkenden kalkar Dexo'nun annesine sorarım'' diye yarı küskün uyandım. Annem namaz kılıyordu. Bekledim, annem namazdan sonra dışarı çıktı. Hava biraz ayındınlanmıştı. Kalkıp elimi yüzümü yıkamadan ve anneme de görünmeden sıvıştım evden. Dexogillerin bahçesinde Dexo, İbrahim, anne ve babasının bahçenin köşesinde güneşin doğduğu yöne dönerek, üç kere eğilip-kalkıp bir şeyler mırıldandıklarını gördüm. Duyamıyor ve ne dediklerini bilmiyordum. Biraz öyle kalıp, sonra duvarın yüksek bölümünde bir taşı öptüklerini gördüm. Dexo ve İbrahim yetişmedikleri için babaları onları kucaklayıp kaldırmıştı. Hiçbir şey anlamıyordum. Onlara görünmemek için eve koşup, yatağa girdim. Ne yapıyorlardı? Bu düşünceler kafamı kurcalıyordu. Kararımı vermiştim, bugün okula gitmeyecek, Dexo'nun annesiyle konuşup kafamdakileri netleştirecektim. Bana anlatacağından emindim. Çünkü çocuğu kadar seviyordu beni. Hiçbir zaman ismimle beni çağırmıyor, ''Oğlum'' diye hitap ediyordu.
Yatmadığım halde yatıyor numarası yaptım. Birkaç kez annem beni çağırdı. Hiç ses çıkarmadım. En son, ''Oğlum kalk, okula geç kalacaksın'' dedi.
Sesimi biraz değiştirerek, ''Hastayım, bügün okula gitmesem olur mu'' dedim. İnandırıcı olmuştu.
''Tamam gitme'' diyen annemin sesini duyunca çok sevinmiştim. Bir yandan da anneme yalan söylediğim için üzülüyordum. Hasta olduğumu söylemeden de gitmek istemediğimi söylemem yeterliydi.
İnandırıcı olmak için kahvaltı da yapmadım. Vakit epey ilerlemişti. Annem evden ayrılınca, zaman kaybetmeden Dexo'nun evine gittim. Annesi bahçede oturuyordu, beni görünce güler bir yüzle;
 ''Oğlum bugün okula gitmedin mi? Yoksa bir şey mi oldu'' dedi.
''Yok teyze, biraz rahatsızdım, onun için bugün gitmedim'' dedim.
Yanına oturduğumda büyük bir ilgi göstererek, ''Neren ağrıyor, sana nar getireyim mi' dedi. O kadar ilgileniyordu ki utanıyordum. Hepsine de yok diyordum. Oturduğum yerden, soracaklarımı nasıl soracağımı kafamda tasarlıyorum. Ama utandığım için soramıyordum. Bir ara ''Teyze'' dedim. Sözümün devamını getirmeden sustum. Ne yaptıysa konuşmadım. O da fazla ısrar etmedi. Bir saate kadar öyle oturduk. Gerçi onun için oturuyor denilemezdi, çünkü kirmende yün eğiriyordu. Bu kez kesin konuşmaya karar vermiştim. Söyleyeceklerimi içimde birkaç kez tekrarladım;
''Teyze siz Êzîdî misiniz?''
Gülerek, ''Eve oğlum'' dedi.
''Êzîdî ne demek?''
''Din demek, hem de çok eski bir din.''
''Siz de namaz kılıyor musunuz?''
''Evet, namaz kılıyoruz, oruç tutuyoruz, bayramlarımız var.''
Hiçbir şey anlamadım. Kafamı kaşımaya ve yere bakmaya başladım. Sorularım bitmişti. Aklıma da başka sorular gelmiyordu. Üstelik de anlamamıştım. Öylece yere bakıyordum. Anlamadığımı fark etmişti.
Gülerek, ''Bak oğlum, sana anlatacağım. Ama anlattıklarımı kimseye söylemeyeceksin'' dedi.
''Evet'' anlamında başımı salladım ve yüzüme büyük bir ciddiyet takındım. Anlatmaya başladı:
''Êzîdîlerde Tanrı, yani Allah inancı ikilidir. Biri iyi, biri kötü olandır. İyi olana saygı duyduğumuz gibi, kötü olana da belli bir saygı duyarız. Çünkü biz ona saygı duymazsak, bize kötülük edecektir. Melek Tavus Allah'ın elçisi, Şeyh Adiy de Allah'ın valisidir. Biz bunlara inanırız, onlar için namaz kılarız, oruç tutarız. Bizde namaz sabah ve akşam kılınır. Namazdan önce el ve yüzümüzü yıkarız ve dışarı çıkarız sabahleyin. Kızıllığın belirgin olduğu sırada güneşe karşı ayakta durur, üç defa eğilerek ona selam verir ve dua okuruz.''
''Nasıl bir dua?''  
''Şöyle; 'Güneş üstüme yükseldi ey sefil kişi, kalk da ibadetini yap. Allah birdir ve Şeyh Adiy Allah'ın dostudur. Selam Şeyh Adiy! Gök kubbenin altında o bulunmakta ve Êzîdî boyunun Şeyh Adiy'nin kolları arasında çıktığına tanıklık etmektedir.'
Bundan sonra ilk ışınların değdiği yeri öper ve toprağa Şeyh Adiy'nin ziyaretgahını temsil eden bir taş dikeriz.''
 Burada ellerini göğsüne çapraz bastırarak, döndü ve devam etti: ''Onun etrafında üç defa döneriz. Biz bunu yaparken, başka bir dine bağlı biri bizi görmemeli… Bizim için güneş ve ışınları kutsaldır… Biz ateş…''
Benim için bu sabah gördüklerimin sırrı çözülmüştü. Artık gördüklerime takılmıştı kafam. Halen anlatıyordu. ''Oruç, haç, güneş ışınları'' gibi kelimeler duyuyor ama anlamıyordum. Kalkıp eve geldim. Gururluydum, yeni bir şey öğrenmiştim. Üstelik bu bende bir sır olarak kalacak ve kimseye anlatmayacaktım. Kendimi çok önemli biri gibi hissediyorum. Sabah onları gördüğümü de söylememiştim...
Aradan yıllar geçti. İlkokulu bitirip, ortaokula başladım. Dexo ile İbrahim ilkokuldan sonra okumadılar. Arkadaşlığımız daha sıcak devam ediyordu. Zaten benden başka onlarla kimse arkadaşlık da kurmuyordu. Adeta tecridi yaşıyorlardı. Bu durum beni onlara daha da fazla yaklaştırıyordu. Benim için bir kardeş gibiydiler. Êzîdîlik hakkında daha fazla bilgiye sahip olmuştum. Birgün okuldan döndüğümde bir arabanın evlerinin önünde durduğunu ve eşyalar yüklendiğini gördüm. Köylüleri gelip onları eski köylerine götürecekti. Eşyalar yüklendikten sonra vedalaştık. Dexo ve İbrahim karisöre, anne ve babası şoför mahaline bindiler. Araba hareket edip giderken, gözlerimden yaşlar boşandı. Gözyaşlarımı gizlemek için arkamı döndüm. Biraz gittikten sonra arabaya baktım. Dexo da ağlıyordu. Gözyaşlarını silip, tatlı gülümsemesiyle bana el salladı. Ondan geriye o tatlı gülüşü ve el sallayışı kaldı. Uzun süre yokluklarını yüreğimin derinliklerinde hissettim.
Okulu bitirmeden bıraktım, birkaç yıl sonra da evlendim. Ev işlerine karışmıştım. Mutluydum kendimce, yani bir Kürt ne kadar mutluysa ben de o kadar mutluydum...
Bir gece dışarda kurduğumuz yatağa uzanmış, göğün koyu maviliğinde birbirleriyle yarışırcasına parlaklıklarını yansıtan yıldızlara dikmiştim gözlerimi. Her nedense uykum gelmiyordu. Köpekler de öyle havlıyordu ki sanki köyün etrafı yabancılarca sarılmıştı. Bu havlamalar hayra alamet sayılmazdı. Gözümü kapatmış, ne olabilir diye düşünürken, birinin beni dürttüğünü hissettim. Gözlerimi açtığımda, yanı başımda Dexo'yu gördüm. Ay ışığı yüzüne vuruyordu. Hemen tanıdım. Ama rüya gördüğümü sanarak, öylece bakakaldım. O konuşuyor, ben ise hiç ses çıkarmıyordum. Konuşursam rüya biter gibi bir his vardı içimde.
''Heval benim, ben Dexo, tanımadın mı?''
''…''
''Heval hele bir kalk, niye konuşmuyorsun? Dilini mi yuttun?''
Evet, adeta dilimi yutmuştum, şaşkınlıktan konuşamıyordum. Bir süre sonra nihayet toparlanabildim. Kendime gelip etrafa bakınca, Dexo'nun yalnız olmadığını, yanında bir kadın ve iki erkeğin daha olduğunu fark ettim. Dördü de silahlıydı. İçeri geçip, hepsini süzdükten sonra, tokalaşarak, kucaklaştık. Çay, yemek derken epey zaman geçmişti. Ben ''Dexo'' dediğimde, diğer arkadaşları çaktırmadan ona bakıp, gülümsüyordu.
Gece ilerledikçe sohbetimiz koyulaştı. Ben kendi durumumu, ayrıldığımızdan bu yana neler yaptığımı bir bir anlattım. Bu kez sıra Dexo'daydı:
''Heval, artık benim adım Dexo değil, Berivan'dır. Biz burdan gittikten sonra köyümüze yerleştik. Çevre köyleri bilinçsizlikten bize haksızlık yapıyorlardı. Hayvanlarımızı çalıp, ekinlerimizi ateşe veriyorlardı. İnsanlarımız öldürüldü. Yaşam cehennemden farksızdı. Baskılar nedeniyle göç edip, Almanya'ya gittik. İbrahim evlendi, ben de özgürlük saflarına katıldım. İşte gördüğün gibi burdayım.''
Başına gelenler ve söyledikleri içler acısıydı. Ama anlatırken yüzünde hiçbir öfke belirtisi yoktu. Tam tersine yüzünde sevinç ve mutluluk okunuyordu. Konuşmaları arasında sık sık cehalete vurgu yapıyordu.
Sabaha kadar konuştular. Dexo yorulduğunda, diğer arkadaşlarından biri başlıyordu konuşmaya. O kadar güzel konuşuyorlardı ki onlara hayranlık duyuyordum. Hepsi de benim yaşlarımdaydı. Bu kadar çok şeyi nasıl bildiklerine hayret ediyordum.
Ben kaderime razı olmuş sıradan bir insan, Dexo ise ülkesi ve halkı için haksızlıklara karşı mücadele eden bir gerillaydı. Çok değişmişti. Tek değişmeyen güzelliği ve gözleriydi. O artık benim kahramanım ve tanrıçamdı…
*Bolu F Tipi Cezaevi