‘Hoşçakalın Eruh halkı, biz gideceğiz artık.
Hiç çekinmeyin, bundan sonra da gelmeye devam edeceğiz.’*
İnsanlığın hikayesinde bazı tarihler olur, yaşam öykünüze eklenir, kişisel tarihinizin doğum kadar önemli bir parçasına dönüşür. Hatta kaçmak bile mümkün değildir.
Mesela, 1800’lerin ortasında da doğmuş olsa bir Fransız, biraz da 1789’un en sıcak günlerinde, Paris sokaklarında kurulmuş barikatların önünde ya da ardında doğmuş sayılır. Diyelim ki 1960’da doğmuş bir Sovyet yurttaşının doğum tarihine 1917 yılının karlı Ekim ayı, doğum yerine haşmetli Kışlık Saray’ın bahçesi yazılabilir.
Yalnızca kahramanlık destanları ya da ileriye gidişler mi?
Değil tabii...
1950’de doğmuş bir Dêrsimlinin karnı da atalarınınki gibi deşilmiştir, Zini Gediği’nde. Ya da yüzyılın sonlarında doğmuş bir Yahudi, halen toplama kamplarının meşum kokusuyla gezinir kentlerin yabancı sokaklarında. Halepçe’nin tedirginliği okunur hala, katliamdan onlarca yıl sonra doğmuş çocuğun gözlerinde bile.
Kürt’ün tarihi, özellikle böyle dönemeç mahiyetinde vukuatlarla, hatta son yüz yıl açısından “süreklileşmiş vahşetle” maluldur. On yaşındaki çocuğun bile zihninin kıvrımlarında, her bir davranışında, katliamlar, baskılar, kimliksizleştirme çabaları yer bulur. Hiçbir şey yaşamamışsa, askerin kimlik kontrolü sırasında müziğin sesini kısmıştır; illa bir yerden dokunmuştur zulme. Bu tarihsel süreklilik, kişiliği dumura uğratır. Bu süreklilik içinde insan, kimliğinden kaçar ama hiçbir kimliğe de sığışamaz; varacağı mecburi nokta ucubelik, düşkünlüktür.
Tabii tarihinde doğum günü mahiyetinde bir başka gün daha yoksa...
Tarihinde, 15 Ağustos 1984 yoksa...
Kürt halkının doğum günü
Devrimcilerle ilgili sıkça yapılan benzetme, “uyuyan atın çevresinde dolanan at sineği”dir. Kürt halkı örneğinde bu, özellikle doğru. Hem o kadar doğru, o kadar doğru ki, yani o kadar olur!
1982 yılının Nisan ayında, Mazlum Doğan’ın yaşamını yitirmesi ardından A. Dicle adıyla yazılıp dağıtılan (büyük ihtimalle Öcalan tarafından yazılmış) bildirideki şu ifadeler, daha kuruluş dönemindeki “yeni kavrayışın”, 15 Ağustos 1984’ü ortaya çıkaran sürecin, işte o “uyuyan devi uyandıran at sinekliğinin” ipuçlarını veriyor. Biraz uzun bir pasaj; ancak “uyanışın gerekçelerine” dair söyledikleri açısından önemli:
“Kürtler üzerinde uygulanan sömürgecilik, dilinden kültürüne ve hatta fiziksel yaşamına karşı yürütülen yok etme siyasetidir. (...) Çağın, Kürt halkı hakkındaki yargısı ise, destek olmak bir yana “dirilmeleri zordur” biçimindeydi. Böyle uluslararası koşullar, böyle bir tarihsel miras, üzerlerine uygulanan imhacı bir siyaset karşısında, büyük oranda tüketilen bir halkın bağrında, bir bağımsızlık ve özgürlük mücadelesini başlatıp geliştiren bu ilk direnişçiler neye dayanmaktaydılar? Buna olanak var mıydı? Bağımsızlık ve özgürlükten taviz vermemek ve işbirlikçi olmamak koşuluyla, “halkımız var mıdır, yok mudur” tartışması yapmamak koşuluyla, “halkımız, çağımızda şerefli bir yer tutması gereken bir halktır” inancıyla yola çıkan bu insanların devralacakları ne vardı? Hangi mirası devralıp, örgütleyeceklerdi. Bu cesareti nereden alacaklardı? Ellerinde, inanmış oldukları bağımsızlık ve özgürlük biliminden başka ne vardı? (...) Bu ayağa kalkışla birlikte Kürdistan halkı da kendisini yeniden gözden geçirmeye başladı. “Bu kadar unutulan, canlı cesetler haline getirilen bizler, yeni bir döneme mi giriyoruz? İçine itilmek istendiğimiz bu yeni dönem nedir? Bizi nereye götürebilir? Bu takatsiz halimizle buna nasıl girişeceğiz? Gücümüz yetebilir mi?” gibi derin bir tartışma içine girdiklerinde, işte böyle bir durum yaşanıyordu.” **
Bu, bir örgütün doğuşunun değil, en vahşi yöntemlerle adeta hipnoz edilmiş bir halkın uyanışının öyküsüdür. Yolun daha başında “Kürt halkı düşürülmüş bir halktır” diyen fakat sırt dönmek yerine onun bağrındaki, özündeki büyük devrimci potansiyeli de ustalıkla tespit eden ve en büyük bedeli gerektiren yola ikirciksiz çıkan, “duralım, temkinli davranalım, hele önce bir toparlanalım” demek yerine en zorlu anda ileriye doğru adım atan, işte o gün herkes suspusken kurşun sıkma cesaretini gösteren Kürdistanlı devrimciler, hepimizin tarihine bir çentik atmış bulunuyorlar.
Hepimiz... Önce tarih boyunca kimliksiz bırakıldık, katledildik, düşürüldük, kişiliksizleştirildik... Sonra, Fis Köyü’ndeki derme çatma evde bir ülkeyi sarsacak o tartışmaya tutuştuk... Amed Zindanı’nın karanlık hücrelerinde işkenceden geçtik... Ve nihayet, 15 Ağustos 1984’te, o sarsıcı ilk kurşunun sıkıldığı anda cami hoparlöründen çalınan marşa eşlik ettik...
Bu, hepimizin öyküsü... İster 3, ister 30, ister 70 yaşında olalım; hepimizin doğum günü...
* Eruh eyleminin tanıklarından 67 yaşındaki Fevzi Aydın’ın anlatımından, PKK’lilerin cami hoparlöründen yaptıkları konuşmanın son cümlesi. (16 Ağustos 2013/Dicle Haber Ajansı)
** Pasaj, Mazlum Doğan’ın Toplu Yazılar’ının Serxwebûn Yayınları’ndan çıkan ikinci baskısının başında, “Bu yazı PKK MK üyesi Mazlum Doğan ve bir grup PKK savaş esirinin Diyarbakır Zindanlarında 21 Mart 1982 tarihinde katledilmeleri ile ilgili olarak A. Dicle imzasıyla, 5 Nisan 1982’de yayınlanmış ve dağıtılmıştır” notuyla yayımlanmış yazıdan alıntılandı.