Mekanize iletişim metotlarıyla şekillenen ile diğeri, hani şu eski kitap kokulu olan... Birbirlerinden hiç haz etmediler. Hoş, nasılsa kendi dünyasındaydı ikisi de, kimi ne ilgilendirir ki! Birbirlerinin ardından atıp tuttular yalnız; çekimser bir merakla bakıştılar, kuytularından.
Biz ise -hepimiz değil tabii- ortamızdan ikiye bölündük. Şiirler ve şarkılar, özlem duyulası sevdaları ve kavgaları anlattı bize; ama günün hayatı da yanıbaşımızdaydı. Mekanikle duyguyu, "sosyal ağların" aldatıcı ilişkileriyle kitap kokusunu, anlık mesajlaşma ile çaya bulanmış akşamüstlerini barıştırmaya çalıştık. Olmadı ama, hiç olmadı. Sözcükler yan yana geldiğinde bile ele vermiyor mu zaten kendini, umutsuz kıvranışımız?
İşte bu ahval içinde bize hayat, bize direniş oldu, kitaplar. Özellikle de şiir... Bazen öylesine bulandık ki kent temaşasına, tanınmaz hale geldi yüzümüz, gözümüz. İşte tam o anda elini uzattı şiir.
***
Şiirle 14'ümde tanıştım. Evimizin oturma odasında, sobanın arkasına kıvrılıp karıştırıyordum kitapları. Televizyon gürültüsünü duymaz oluyordum, o anda. Sobanın ardı, dergaha dönüşüyor; şiirler, beni hiç görmemiş olsam da özlem duyabildiğim bir dünyaya yolcu ediyordu. Kömür harlanıyor, içim geçiyor, uyuyakalıyordum. Lorca'nın atı beliriyordu öteden, Cordoba'nın türküsü çalınıyordu kulağıma. Karanfil Sokak'ta Ahmed Arif'le volta atıyordum. Serüvenciler, yorgun argın hikayelerini anlatıyordu, Ahmet Telli'nin tekkesinde. Adnan Yücel'in sofrasına ilişiyordum sonra, kulağımda kavalın iniltisi. Yetmiyordu, bu dünya yetmiyordu; Nazım'ın yanına ilişip güneşe uzanıyordum.
Babamın kitapları arasında Gülten Akın'ınki yoktu. Vardıysa da ben hatırlamıyorum. Ama bir antoloji vardı, içi şiir dolu. O günlerde belki de en büyük servetimdi. Gülten Abla'yı (evet, hiç tanışmadım, ama Gülten Abla'yı) ilk orada gördüm. Usulca konuşuyordu; ama o konuştukça, içimden koşmak geliyordu. Diyordu ki,
"Bir hayal kahvesinde oturup ömür çayından içiyoruz.
Her seferinde biraz daha az yanıyor dudaklarımız.
Her seferinde biraz daha soğuk çayımız.
Kahve de yıkılmak üzere zaten.
Gelenler aynı, gidenler aynı.
Çıkalım mı artık bu kahveden?
Bir yudum daha mı?
Neden?
Yanmadı mı dudakların hala?"
***
Sadece Gülten Akın değil elbette; öyle dersem, gerçeğin üzerini ölümün ağırlığı örter. Ben onu, öldü diye anlatmıyorum; hayatımı herkesleşmekten kurtaranlardan olduğu, bu nedenle tarifsiz borçlu olduğum için yazıyorum.
İşte velhasıl, sonra büyüdüm, kalamadım 14'ümde. Üniversiteye filan gittim. Çalıştım, para filan da kazandım. Sosyal ağlarda hesaplar açtım, bir sürü level atladım bazı oyunlarda. Arkadaşlarım, yoldaşlarım oldu, bitti.
Ne zaman dara düşsem elimden tutanlardan oldu Gülten Akın. Ne zaman bu dünyanın tozuna, toprağına bulansa elim, yüzüm... Ne zaman sevsem, özlesem... Ne zaman kavgaya girişsem...
Size Gülten Akın'ı anlatacak değilim. İkinci Yenicilerin tek kadın şairiymiş de, şöyle şiir yazarmış filan. Haddim değil, istemem de bunu. Ben yalnız, kendi Gülten Abla'mı anlattım. O, başka bir dünyayı istemenin değil yalnız, bu dünyanın içinde bütün sızısına, acısına rağmen "o dünyayı" yaşamanın çağrıcısı oldu.
"Edebiyatın direnişi" bahsinde, hem de tam şimdi göçüp gitmişken aramızdan, ondan daha ala mesele mi var anlatılacak?
osmanoguz@gmx.de