Yusuf Can, Konya'nın Ereğli ilçesinden. 65 yıldır aynı yerde yaşıyor. İnşaat işçisi, İnşaat-İş Sendikası üyesi. Üç otuz paraya çalıştı yıllar yılı. Belli ki tam da Nazım'ın üstüne şiir yazdığı yapıcıydı o. Dünyaya evler, mahalleler, kentler kattı; yine de ömründen eksiltti kızının üniversite yıllarını.

Yusuf Usta'nın kızı Gülhan, babasının can yongasıyla büyüdü, okudu, öğretmen oldu. Suruçlu Yılmaz Elmascan'la evlendi sonra. İkisinin de yüreği, halkıyla birdi. İkisi de, barış diyor da başka şey demiyordu. İkisi de o gün, 10 Ekim günü,  Ankara'da, barış isteyen on binlerin arasındaydı. İkisi de o gün orada, barışı haykırırken katledildi. İkisi de o gün orada, Yusuf Usta'nın gözleri önünde...

Yusuf Usta, kentler kurmuş elleri, katliam görmüş gözleriyle sürdürüyor kavgayı. Yusuf Usta, her yerde kızını, damadını anlatıyor, barışı koyuyor yanlarına:

"Ciğerimi kopardılar. 30 metre mesafemiz vardı. Orada oynayan, gülen, halay çeken insanları niye katlettiler, bunu açıklasınlar."

"Kızımla sadece barış amacıyla gittik. Bu ülkede geçinen insanların kardeşçe, beraber, barış içinde, eşit şekilde yaşaması için gittik. Ama maalesef barış güvercinlerimizi havaya uçurdular."

"1 yıl oldu evleneli. Çocuklarım birbirlerine doyamadı. Ben çocuklarıma doyamadım. Ne diyeyim, yüreğim yanıyor."

***

Serdar Ben de bir inşaat işçisi. Yusuf Usta'yla aynı sendikadan; İnşaat-İş'in örgütlenme uzmanı.

Arkadaşlarının, yoldaşlarının "Maviş"i Serdar Ben'in ömrü, farklı sektörlerde ama en ağır işlerde çalışmakla geçmiş. Konfeksiyonda, tersanelerde, tekstil atölyelerinde, inşaatlarda... Sınıf iktidarını ve işçi sınıfının ahvalini, kendi deneyiminden öğrenmiş fakat yetinmemiş. Her türlü bedeli göze alarak yasadışı Türkiye İhtilalci Komünistler Birliği'nin (TİKB) bir neferi olmuş.

İşçi sınıfının, emekçilerin aş talebi, ekmek talebi, barış ihtiyacından bağımsız olur mu hiç? O da sendika üyesi başka sınıfdaşlarıyla birlikte, 10 Ekim günü Ankara'da, barış isteyen on binlerin arasındaymış. O ki, kısa süre önce İMC TV'deki bir programda günü, "Kendi yasamızı, kendi hükmümüzü yeniden yazmamız gereken bir süreç yaşıyoruz" diye tarif etmişti. Katıldığı her bir eylem, attığı her bir slogan da bu "hükmü yeniden ve kendi elleriyle yazma" uğraşının parçasıydı elbette.

Maviş, ardında büyük bir hatıra bıraktı. Onu tanıyan herkes, mütevazı devrimciliğinden, keskin sınıf bilincinden, mücadele azminden bahsediyor. Ali Haydar Ben ise şöyle anlatıyor kardeşini: "Kardeşim güleç yüzlü bir insandı. Hep ezilenlerin yanında oldu. Ezenlere karşı mücadele ediyordu. Bütün insanların sorunlarıyla elinden geldiği kadar ilgilenmeye, yardımcı olmaya çalışan biriydi. Herkesle samimiydi, herkes de onu sever sayardı."

Bir arkadaşı ise şunları not düşüyor ardından: "Gülsuyu'nda tanışmıştık kaç sene önce. Yükleri ağırdı, yardım ettik. Adı Maviş'ti. İsmini sormadım, adetten değildi. Bilmedim de... Oysa söylemeyecek değildi. Maviş künyesine kazılmıştı sanki. Bir Rus komünisti havası, bir güleç, samimi yüz, mütevazı konuşma kültürü... Devrim omuzlarına binmiş, dolaşmaktaydı... Sonra yine, bir Ankara mitingine gidişte otobüste karşılaştık. En son  Suruç günü Taksim'de karşılaşmıştık. Polis müdahalesinin hengamesi. Baktım bu yine kısık bir gülümsemeyle geliyor. Sarıldık. Maviş'i görmek demek sarılmak demekti... Beni en çok Maviş uyarırdı: 'Sakın ha sakın, ne olursa olsun, ne düşünüyorsan düşün, geride durmak yok' derdi."

***

Meryem Bulut, nam-ı diğer Meryem Ana. 71 yaşında bir barış ve özgürlük emektarı. 8 çocuk anası değil yalnız, bir halkın anası.

Hani gelenek başımızın üstünde kılıç savurur ya: "Bakın büyüklerinize ve onlardan öğrendiklerinizden başkasını ayıplayın!" Oysa devrimciler, hep büyüklerine de öğretenler, yeniyi toplumun kapısına getirenler oldu. Meryem Ana da işte, oğlundan ve sonra torunundan öğrendi yeni fikirleri; oğlunun ve torununun ardında tanıştı kavgayla, özgürlük düşüyle.

Meryem Ana'nın oğlu, bugünlerde başbakanın geri dönüşüyle halkı tehdit ettiği bir "beyaz Toros" marifetiyle kaçırılmış, bir daha da izine rastlanmamıştı. Torunu ise henüz bir yıl önce, beyaz Toros'larla "aynı cevherin damarı" DAİŞ barbarlarıyla girdiği bir çatışmada yaşamını yitirmişti. Meryem Ana, oğlunu yitirdiği günden bugüne Kürdistanlı devrimcilerden hiç kopmadı. Bir şehit anası, barış anasıydı. Alanların bildik yüzüydü. Bununla yetinmiyordu; ayrıca HDP'nin Şişli Yönetim Kurulu üyesiydi.

Meryem Ana, Ankara'da barış isteyen on binler arasında olmayacaktı da ne yapacaktı? O günün sabahı, beyaz tülbentini yine bağladı başına, yola koyuldu. Kızı Hikmet Polat anlatıyor: "Bizim bu bölgelerde beyaz yazma, barış anlamına gelir. Annem, bu beyaz yazmayı başından eksik etmezdi. Annem barış barış diyerek hayatını harcadı. Kimsenin gözyaşı dökmesi annemin hoşuna gitmiyordu. Herkesin derdiyle dertlenen biriydi... Şırnak'ta gözaltına alındı. Hakim anneme sordu: 'Teyze sen yaşlısın, senin ne işin var burada.' Annem de şu cevabı verdi: 'Oğlum asker ölmesin, gerilla ölmesin, o mermi bana gelsin.' Mardin kırsalında yaşanan çatışmada canlı kalkan olarak gözaltına alınan annem, cezaevine bile atıldı. Ama o yine de barış aşkından vazgeçmedi."

Oğlu Şeyhmus Bulut, alıyor sözü: "Annem sürekli dua ederdi. 'Allah'ım bu ateşe su dök' diye yalvarırdı... Televizyonda bir ölüm haberi gelince çok üzülürdü. İçinin parçalandığını hissediyorduk."

Ve Meryem Ana, "Tüm silahları bana doğrultun, yeter ki gençler ölmesin" diyen barış anası, 10 Ekim günü Ankara'da...

***

Çok hikaye var daha, anlamaya, anlatmaya yürek dayanmaz. Hayat sürüyor, sürecek. Bu hikayeler, 10 Ekim günü Ankara'da noktalanmadı, devamı gelecek. Ne o, ne diğeri, ne ötede biri... O hikayeyi sen yazacaksın, ben yazacağım. Bu, hepimizin hikayesi. Gülhan ve Yılmaz'ın, Maviş'in, Meryem Ana'nın, diğerlerinin... Senin ve benim...


osmanoguz@gmx.de