Bir zamanlar, yürekli adamın biri, insanların, salt “yerçekimi fikrine” saplandıkları için suda boğulduklarını sanıyordu. Ona göre insanlar, örneğin, bunun dinsel, boşinanlara dayanan bir düşünce olduğunu söyleyerek bu fikri kafalarından çıkarıp atsalardı, ondan sonra artık her türlü boğulma tehlikesinden korunmuş olurlardı. Ömrü boyunca bütün istatistiklerin sayısız ve boyuna yinelenen tanıtlarla zararlı sonuçlarını kendisine gösterdikleri bu yerçekimi yanılsamasına karşı savaştı durdu. Bu saf yürekli adam, modern devrimci Alman fizolofları tipinin aynısıydı.

Alman İdeolojisi, Karl Marx-Friedrich Engels (1)


Mevzubahis Türk liberal aydınının sefaleti olduğunda en iyi tipleme, Murat Belge’dir. Gerçi ortada ayrı bir “parti” olarak hakkında konuşulacak bir Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) kalmayınca, Belge’nin güncel politik devri de kapandı. Malum, yıllar yılı gelmemesi için “hükümet kanadında yer almayı bile göze alarak mücadele ettiği” o meşum darbe, “siviller” odaklı gerçekleşti.

Geçenlerde Birikim’e bir makale yazdı: Taktik ve Takiye (2) Önce, “AKP’ye destek vermiş liberaller” diye bir konunun varlığından (o da nereden çıkmışsa!), kendisinin de bu kapsamda kast edildiğinden dem vuruyor. Genel olarak sakin olmaya çalıştığı belli; ama bir ara hızını alamıyor: “Tayyip Erdoğan’ın adım adım ilerletmekte olduğu bu ‘yeni’ çizgi, benim o pozisyonu terk etmemi değil, daha da şiddetle savunmamı gerektiriyor.”

O günkü pozisyonunu, AKP’ye verdiği desteği, “Yetmez ama evet”i daha da şiddetle savunacak ama bunu nasıl yapacak? “Var olun, ne güzel bombalıyorsunuz güzelim Sur’u, Nusaybin’i” mi diyecek; “Bak işte, sürüm sürüm sürünüyor Atatürk’ün CHP’si” diyerek tarihsel hafızaya mı göz kırpacak? Ne yapacak?

Çaresiz kalıyor ki, kafasının içinde “Tayyip Erdoğan demokrasiyi yok etti, biz de ona karşı darbeyi destekleyelim” diyen birilerini üretiyor ve sözü onlara vurarak kapatıyor. Onlar gibi ilkesiz olacağına, solun bayrağını dik tutmak için ilkeli olurmuş.

Tutarlılık, ilkelilik, takiye... Murat Belge’nin durmaksızın tekrarladığı sözcüklerden bazıları... Marx ve Engels’in ruhuna el fatiha!

Kürt sorunundaki vaziyeti ise, “Kürtler çok da direnmediği müddetçe” yanlarında görünmek; ama “egemen siyaset sahnesinin” dışına adım attıkları anda sırt dönmek olarak özetlenebilir. (Bu tavrın kabak çiçeği gibi serilmiş halini, hem zât-ı alilerinin Taraf gazetesinde yayınlanan “Kürt sorunu ve özerklik” başlıklı yazısından [3] hem de Heval Taha’nın Yeni Özgür Politika’da ona ilişkin yazdığı köşe yazısından [4] görebilirsiniz. Sırrı Süreyya Önder’in, “Murat Belge’ninki tam bir safari şapkalı sömürge aydını pozisyonu. Bir Kürt mitingine gitsin, öfkelerini anlamaya çalışsın” sözleri de hala akıllarda. [5])


***


Mevzubahis Türk solcu aydınının sefaleti olduğunda en iyi tiplemeler, her zaman “soL” çevresinden, yani Aydemir Güler/Kemal Okuyan güdümlü Komünist Parti’den çıkar. Onlar, Türkiye devrimci hareketinin değil ama “Türk solunun” adeta süper egosudur.

 Aralarında fukara bir Kürt “mühtedi” var: Özkan Öztaş. Sol Haber sitesinde, KP’nin Türk ulusalcılığıyla malul sosyalizm anlayışını, jakoben (aslında “jön” diyelim!) kibrini, Türkçe’sinin yettiğince Kürdistan’a uydurmaya çalışıyor. Ortaya öyle enteresan işler çıkıyor ki, insanın aklı hayali duruyor. Mesela son yazılarından birinin başlığı, “Roboski’de bir Robespierre” (6) Nereden kafasına esmişse, bi’ taksim yapıp yanına Kürtçe’sini de eklemiş. Tabii şöyle: “Li Roboskiyê Robespierreyek” 

Çok acayip bir yazı... Kürdistan’ın “aydınlıktan nasiplenmemesine” sinirlenmiş ve belli ki fonda çalan bir Şostakoviç bestesiyle dökmüş içini:

“Bugünden bakınca pek çok şey hayal gibi duruyor. Roboski’de bir Robespierre heykeli düşünebiliyor musunuz?.. Cizre’den kulağınıza geliyor mu esen rüzgarlarda senfoni sesleri? Van denizinde gün batımında bir Van Gogh sergisi? Diyarbakır surlarında dalgalanan kızıl bayraklar? Qamişlo’da operalar, Hewler’de şiir günleri ya da Süleymaniye’de edebiyat buluşmaları?”

Ardından Kürt Özgürlük Hareketi’nin “Gezi’de susarak Tayyip’i kurtardığını” filan da yazıyor Öztaş ama onları boşverelim... Brayê delal, nivîskarê ezîz, sen o yazdıklarının Kürdistan’a, yurduna hakikaten uğramadığını mı zannediyorsun? Hele gel bi soluklan, soğuk ayran iç, oturup konuşalım. Madem o coğrafyada kızıl bayrakları dalgalandıracaksın, niye gidip şöyle Cegerxwîn Kültür Merkezi’nin, Aram Tigran Kent Konservatuarı’nın ve diğerlerinin içine azıcık başını uzatmıyorsun? Yoksa aslında sen bile inanamıyor musun, Celadet Alî Bedirxan ile Tolstoy’un, Şakiro ile Şostakoviç’in, Yılmaz Güney ile Tarkovsky’nin, Cegerxwîn ile Nazım’ın, Marx ile Öcalan’ın aynı dost meclisinde, aynı çatı altında buluşamayacağına? Sana da mı Kürdistan’ın, Kürtlerin “feodal şakilerden” müteşekkil olduğunu ve öldürülmelerinin memleketi “feodalizmden kapitalizme” götüreceği için “ilerici” olduğunu ezber ettirdiler?

Gerçi ne yapsın fukara Öztaş... Aynı siteden, hemen komşusu İlker Belek, “Sol Kürt hareketinden tamamen ayrışmalı” (7) başlıklı yazı yazıp, daha ilk cümlede, “Zira Kürt hareketi herhangi bir anlamda solcu değil” diye ahkam kesiyor. Eline pili Türklük olan bir “solculuk dedektörü” almış, memleket içinde gezdirip “dıt dıt” ötüyor. Şef böyle olunca ne yapsın mühtedi?


***


Bu iki “tipleme”, birbirleriyle “cepheden” kavga ediyor. Hatta birbirleri hakkında yazdıklarında öyle şevk dolular ki, tariz sanatının en üst örneklerini veriyor olabilirler. Fakat mevzubahis Kürt meselesi olduğunda ikisi de, “ama, lakin” ile başlayan ve “-dır, -dir” ile biten cümlelerde şefaat arar hale gelir. Bu sebepledir ki, ikisi de Kürt direnişi ile Türk sömürgeciliği arasındaki ayrımın keskinleştiği her dönemde, “objektif ajan” pozisyonuna düşer. Çünkü “Türk ideolojisi”nin vaziyeti, komünistinden liberaline kadar, Marx ve Engels’in örneğindeki gibidir: “Yerçekimi yok diye düşünürsek yok olur, biz de boğulmaktan kurtuluruz.”

Bu tezlere inanıp Türkçe’leri yettiğince tekrar eden Kürtler de, ister liberal ister komünist olsunlar, “Türklüğe ihtida”dan başka çıkış bulamadılar. Sorunu çözmeleri bir tarafa, tarif etmeleri bile mümkün değildi; çünkü onların siyaset tahayyüllerini sıkıştırdıkları düzlemde bu sorun, tarihsel ve güncel haliyle, bir yere sığışamıyordu.

AKP’yi, “verili konjonktürü”, halkı anlamak; Rojava’yı, dört parça Kürdistan’ı anlamak; karşıtlığı tarihsel ve güncel gerçeğe göre kurgulamak... Ezcümle tutarlılık ve ilkelilik, onların “dükkanından” hiçbir zaman daha önemli olmadı.

Sözü uzatmak, meramı daha da detaylandırmak, yazının sınırlarını aşıyor. Bitirelim...

Marx ve Engels, Alman İdeolojisi‘ni yerin dibine sokarken, bir de şöyle diyor: “Almanlar (...) tarihi hiçbir zaman dünyevi bir temele oturtamadılar ve bu yüzden de hiçbir zaman tarihçileri olmadı.”

Türklerin de... Ama onların, tıpkı Almanlar gibi, tarihi ve günü dileğine göre eğip büken ve oradan “ekmek çıkarmaya” çalışan, bu sırada Kürtlere de fırıncı yamaklığını salık verip duran bir sürü aydını oldu, oluyor. Ne iyi ki, sırt çevirdikleri tarih ve gün, üstlerinden buldozer gibi geçmeyi sürdürüyor.


(1) Karl Marx-Friedrich Engels, Alman İdeolojisi, Sol Yayınları, Temmuz 1992, Ankara

(2) Murat Belge, Taktik ve Takiyye, Birikim Dergisi, 9 Mayıs 2016, 

(3) Murat Belge, Kürt sorunu ve özerklik, Taraf, 27 Aralık 2015

(4) Heval Taha, Murat Belge, kaynak, referans ve Kürt sorunu, Yeni Özgür Politika, 31 Aralık 2015

(5) ‘Belge safari şapkalı sömürge aydını’, Demokrathaber, 

(6) Özkan Öztaş, Roboski’de Bir Robespierre/Li Roboskiyê Robespierreyek, Sol Portal, 15 Mayıs 2016, 

(7) İlker Belek, Sol Kürt hareketinden tamamen ayrışmalı, Sol Portal, 25 Şubat 2016,