
Ova yani düzlük.. İnsanların adımlarını sakınmadan atabildikleri yer. Düşseler bile parçalanmadıkları yer.
Homo sacer’ler yani Türkiye’nin Kürtleri-yani öldürülebilmeleri önünde yasal ve toplumsal itirazın olmadığı kesim- epeyidir içeride tutulan derin bir nefesi ovaya saldı şimdi. Belki bu nefes, öldürülmeleri önündeki toplumsal kabulün (genel bir kabul değil gibi ama yine de işte...) esnemesine neden oldu şimdilik.
Kralın-sultanın-ağanın-başkanın şiddete gönderme yaptığı kararı dağlardan bir çığ gibi ovaya indiğinde, homo sacer iradi bir bentle durdu önünde. Tamamen durduramasa da çığın hızını yavaşlattı ve ovayı kurtardı. Öldü mü yine, elbette...
Kral-sultan-ağa-başkan, sahip olduklarını kaybediyor. O da çok iyi biliyor ki “sahip olmayan var olamaz”. Elindekilerle, en başta homo sacer’ların, ılımlı ılımsız, ayrımsız bir şiddet ortamını körükleyecek. Hapistekiler için en’i en’le çarparak içeride kalmalarını kalıcılaştıracak ki çoğuna yaptı zaten; dışarıdakiler için sözü 140 karakterden tek haneye indirecek. Muslukları kapayacak, aydınlatma lambalarını taşlayacak ve karanlığın içinde sadece sarayına ışık taşıyacak. Sanırım yoksullar karanlıktan korkmuyor. İçeride besledikleri muhteşem bir aydınlık zulaları var, yetinebiliyorlar her zaman. Ama o, o uyuduğunda dahi başucu lambasını açık tutacak, ki eminim tutuyordur da... O aydınlıktan da korkacak. İcra ettiği adaletsizliğin ampülünün zayıfladığını 17 yılda 17 bin merdivenle çıktığı zirveden, bir fiske ile indirilebileceğini biliyor artık. Gözeneklerinden şiddet damlayan iktidarı “püff” kıvamında.
Şu ovadaki havaya geri dönelim.
Ayrımsız herkes şimdi ovada... Homo sacer’ların pat pat öldürülmesine yüksek sesle itirazdan mümkün olduğunca kaçınan ve perde arkasında “ülkenin ilerlemesinin” önünde en büyük tıkaç olarak gördüklerini söylemekten saklamayanlar da... Ara bölge entelektüelleri... Onlar da ovanın büyülü havasında... Sosyal medyada "kanıksanmış ilk replikler"i düşüyor:
“Ah şu Kürtler olmasaydı... Ne iyi ki onlar var... Onlara teşekkür, çok çok çok merci” falan...
Cehennemin kabul odasından araf’a çıkmayı becerdiler yine... Kralın-sultanın-ağanın-başkanın adalet anlayışından aydınlık umdukları günlerin üzerinden bir çocuğun 10 yaşı, bir ergenin 17 yaşı çıktı. Adaletinden sadece güvenlik yumurtlayan bir tavuğa benziyordu ve o yumurtayla zehirlediği binlerce insanın ahından geriye isimli-isimsiz mezar yerleri kaldı.
Bir de devasa korkuları büyütmüş halklar...
İşini kaybetmekten, iş bulamamaktan, açlıktan, soğuktan, cesaretten, doğrudan, kalabalıktan, geceyarısı çalan telefondan, vurulan kapıdan ve sabah kalktığında telefonunda biriken mesajların çokluğundan...
Elmadan, havadan, sudan ve çocuk doğurmaktan, hastanelik olmaktan, karakola çağrılmaktan, cezaevine girmekten, girdiyse eğer orada unutulmaktan... Evlenmekten, sevmekten, aşık olmaktan...
Yaşamaktan korkuyor ve hastalandıysa ölmekten...
Olmaktan korkuyor, var olmaktan! Var olduğunu birinin ona hatırlatmasından ve bundan ötürü sorumluluk almaktan. Haa, evet, en önemlisi, sorumluluk almak ve duymak ve duyurmaktan korkuyor!
Neyse...
Ovada yüklenilmiş sorumluluklar homo sacer’ların omzunda hafifledi bir nebze de olsa.
Azıcık gevşeyip, sonra demokrasi dağına tırmanılacak daha.
Kral-sultan-ağa başkan anladı ki, gerçeklik daha fazlasını yapacak. Yollar çiçekli, mevsim bahar ve her yer aydınlık ne de olsa...