
Dünyada seçimlerin baskıcı bir rejimin örtüsü olarak kullanıldığına en çarpıcı örnek Türkiye’dir. Türkiye, çok partili siyasal sisteme II. Dünya Savaşı sonrası geçmiştir. Bu geçiş, içerden gelişen mücadeleyle olmamıştır. Hitler ve faşizme karşı dünyada gelişen tepki, Türkiye gibi tek partili sistemlerin meşruiyetini zayıflatmıştır. Türk egemen sınıfı bu gerçeği görerek üstten bir kararla esasta iki partili olarak ortaya çıkan siyasi sisteme geçiş yapmıştır. CHP içinden Demokrat Parti çıkmıştır. Bu durum iktidar odağı olan partideki bir ayrışma olarak gelişmiştir. Halk topluluğu içindeki kesimlerin siyasete atıldığı bir gelişme olmamıştır. Böylelikle devlet içindeki egemen ve baskıcı zihniyet farklı bir yüzle ortaya çıkmıştır.
DP, 1950 yılında iktidara gelmiştir. Belki çok partili sistem egemen sınıflar arasındaki rekabet nedeniyle halkın da nefes alacağı gelişmeler ortaya çıkarabilirdi. Ancak çok kısa süre sonra Türkiye’nin NATO’ya üye olması böyle bir imkanın ortaya çıkmasını engellemiştir. İki kutuplu dünyada Ortadoğu siyasal dengeleri açısından çok önemliydi. Bu nedenle bölgede bırakalım sınırların değişmesine, mevcut rejimlerin karakterinin değişmesine bile tahammül yoktu. Bu nedenle Türkiye’nin demokratikleşmesine izin verilemezdi. Türkiye sol ve demokratik güçler üzerinde baskı kuran bir ülke olmalıydı. Nitekim 1950’li yıllarda sosyalistler başta olmak üzere tüm radikal demokratlar takibata uğramıştır. Zaten Kürtlere hiç göz açtırılmazdı. Kürtler adına siyaset yapmak en büyük suçtu. Öyle ki, 49 üniversite öğrencisi Kürt sorunuyla ilgilendikleri için ağır suçlamalarla karşılaşmışlardı.
1960 sonrası örgütlenmede kısmi bir serbestlik gelişse de Kürt sorunuyla ilgilenmek ve Kürtlerin haklarını savunmak büyük suç olmaya devam etmiştir. Bu nedenle Kürt sorunuyla ilgilenenler Türkiye İşçi Partisi (TİP) içinde yer almıştır. Ancak Türk devleti bunu da kabul edecek bir zihniyete sahip olmadığından Türkiye İşçi Partisi de Kürt sorununu dile getirdiği için kapatılmıştır. Böylece Türkiye’de seçimler ve demokratik siyasetin özgür olmadığı bir daha görülmüştür.
Siyaset için belki de en özgür dönem 1973-1980 arasıdır. 1968 kuşağı devrimci demokratik gençlik mücadelesinin mirası üzerinde gelişen sol hareket devlete rağmen Türkiye’nin her tarafında örgütlenmeye başlamıştır. Devlet otoritesinin zayıflaması, demokratik siyasetin yaygın örgütlenmesi biçiminde bir sonuç yaratmıştır. Kürt Özgürlük Hareketi dahil tüm sosyalist hareketler kendilerini örgütlemişler ve bir siyasi güç haline gelmişlerdir. Bazı güçler 1970’li yılları olumsuz göstermeye çalışsalar da Türkiye’de devrimci demokratik birikimin en fazla oluştuğu yıllar bu yıllardır. Eğer bugün Türkiye’de güçlü bir demokratikleşme birikimi varsa bunun önemli bir bölümü o yıllara aittir.
Demokratik siyasetin mücadele ile ortaya çıktığını esas olarak 1990’lı yıllarda görüyoruz. 1990’lı yıllarda Kürdistan’da gelişen serhildanlar Kürt demokratik siyasetinin gelişme zeminini ortaya çıkarmıştır. Eğer Türk devleti böyle partilere kısmi tahammül etmişse, bunun nedeni, Kürt halkının geliştirdiği büyük serhildanlardır. Kuşkusuz Kürt demokratik siyasetinin öncülük ettiği tüm partiler bölücülük yaptığı gerekçesiyle kapatılmıştır. Ancak Kürtlerin mücadelesi Kürt demokratik siyasetini var etmekte ve yaşatmaktadır. Yoksa Türk devletinin demokratik siyasete özgürlük tanıdığı gibi bir gerçeklik yoktur.
Kürt demokratik siyasetinin özgür olmadığına en somut örnek, 2009 14 Nisan siyasi soykırım operasyonlarıdır. Dünyada görülmedik biçimde on bin siyasetçi sudan gerekçelerle zindanlara atılmıştır. Bu siyasi soykırım operasyonlarından önce seçimler olmuş ve seçimden Kürt demokratik hareketi başarıyla çıkmıştı. Seçimden sonra bu başarıyı sağlayanlar tutuklanmıştır. Bu gerçeklikte göstermektedir ki, seçimler Kürt siyaseti üzerinde baskı kurmanın meşruiyetini sağlayan bir özel savaş argümanı olarak kullanılmaktadır.
Türkiye’de zaten siyaset yapmanın sınırları bellidir. Son seçimlerde HDP’nin hiçbir yerde çalışmasına izin verilmemesi bu sınırları ortaya koymuştur. Türkiye’nin en temel sorunu olan Kürt sorunu konusunda siyaset yapılmıyorsa orada siyaset yapıldığından söz edilemez. Diktatörlük de zaten siyasetin sınırını çizmek anlamına gelmektedir. Son seçimlerde BDP-HDP üzerinde yürütülen baskılar ve seçim hileleri seçimlerin Türkiye için ne anlama geldiğini gözler önüne sermiştir.
Kuşkusuz demokratik siyaset zemini geliştirilmeli, bu alanda çalışmalar için zorlama yapılmalıdır. Ancak hangi ülkede ve hangi zemin üzerinde siyaset yapıldığı da bilinmelidir. Hiç kimse demokratik siyasetin özgürlüğü varmış ve her şey bu alanda yapılabilirmiş gibi kendini kandırmamalıdır.
Bir kesim siyasetçi beş yıllarını doldurdukları için bırakılmıştır. Herhalde bunlar Türkiye’de demokratik siyasi alan gerçeğini anlamışlardır. Türkiye gerçeğini bilince çıkarmış olanların daha gerçekçi bir mücadele yapmalarını sağlar. Öte yandan geçmişte demokratik siyaset yapmak Türkiye’de siyaset yapmanın olumsuz yansıması olarak Kürdistan’da da doğru şekillendirilememiştir. Doğru demokratik siyaset yapmak, tabana dayalı siyaset yapmaktır. Böyle bir siyasetin ete kemiğe bürünmesi ise demokratik özerkliktir. Bu açıdan Kürt Halk Önderi, BDP’nin tabana dayalı demokratik siyaset yapacak, demokratik özerkliği örgütleyecek bir siyasi zihniyeti geliştiren ve gözeten bir parti olarak şekillendirilmesini öngörmüştür.